Nihal Bengisu Karaca / nbkaraca@htgazete.com.tr
Gayrimüslimlerle
ilgili hükümler ise genellikle “uygulanmadı”. Hem de bugün Lozan’ı eleştiren
Cumhurbaşkanı’na “O antlaşmayı imzalayanların tırnağı olamazsın” diyerek
mukabele edenlerin, onlarla aynı zihinsel iklimden olanların yapıp etmeleriyle.
Bugün “Lozan’a dil uzatamazsın” diyenlerle aynı siyasi geleneği paylaşanlar
Lozan’ın gayrimüslimlerle ilgili hükümlerini yok saymakta sakınca görmemişti.
Zira Ermeni, Rum ve Yahudilerin hakları Lozan Antlaşması’nın hükümleriyle
himaye edilmişti. Ancak sahada işler hiç de Lozan’a göre yürümedi.
Gayrimüslimler pekâlâ baskı gördü ve kitlesel acılar yaşandı. Hatta 1934, 1955
ve 1964 gibi buhranlar gayrimüslimlerin göç etmeleriyle sonuçlandı. Malları
müsadere edildi. Hakları sistemli olarak ihlal edildi. AK Parti bu hakların
iadesini sağlamak ve özellikle vakıf mallarının sahiplerine iade edilmesini
sağlamak için kolları sıvadığında teklifi sevimsiz bulanların başını CHP çekmişti
hatta. Onur Öymen, düzenlemeye partisi adına karşı çıkmıştı. (Doğru söze ne
denir, bizimki kırk katır mı kırk satır mı hesabı. HYETERT)
***
Pazar günü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Lozan ve “Bağırsanız
sesinizin duyulacağı adaları Yunan aldı. Başarı bu mu?” diyerek başlattığı
tartışmanın “cumhuriyeti tartışmak için değil” coğrafyanın ittifaklarını ve
çatışmalarını belirleyen “enerji” meselesiyle ilgili ve dış muhataplara yönelik
olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Nitekim konuşmasının bir kısmı, dış
müdahalelerin FETÖ olarak andığımız örgüte darbe yapmayı göze aldırabilecek
denli teşvik edici olması üzerineydi ve Lozan konusuna “Sevr” üzerinden
gelindi.
Lozan’ı tartışmaya açmak olarak tanımlanan ve muhatabının
laik, bağımsız, akla-bilime dayalı bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti
olduğunu ileri süren iddialar kesif bir Lozan savunma hattı oluşturdu. Gerekçe
“Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur, tapuyu yırtıp atmaya mı
niyetlisin?” noktasına gelmese ikinci bir Lozan yazısı yazmaya gerek görmezdim
ve “Lozan savunma hattının Lozan’a uygunluğunu” sorgulamaya gerek duymazdım.
Lozan, Kurtuluş Savaşı sonunda ortaya çıkan yeni Türk
devletinin kurucu belgesidir. Dünyayı yöneten büyük güçlere karşı, masada
verilebilecek mücadele o kadardı. Kimse adaları da, Selanik’i de, Musul’u da
keyfinden vermedi. Kabul.
Ancak şöyle de bir gerçek var: Bugün Lozan’ı sorgulamayı
annelerine küfredilmiş olmaya eşdeğer tutanların selefleri, Lozan hükümlerinden
duydukları memnuniyetsizliği ifade etmekte hiç de sakınca görmemişlerdi. Erken
cumhuriyet kadroları, Boğazların statüsünden hoşnut kalmamıştı mesela.
Gayrimüslimlere tanınan haklar “fazla” bulunmuş, Musul’un durumunun tamamen
netleşmesi sonrasında gerginlikler söz konusu olmuştu.
Nitekim Boğazlar konusuyla ilgili sıkıntılar ancak Montrö
Antlaşması’nın imzalandığı 1936 yılında izale edilebildi. Musul’un kaybının
acısı, Hatay’ın ülkeye katılmasıyla “Eh işte” denilebilecek bir düzeye evrildi.
Gayrimüslimlerle ilgili hükümler ise genellikle
“uygulanmadı”.
Hem de bugün Lozan’ı eleştiren Cumhurbaşkanı’na “O
antlaşmayı imzalayanların tırnağı olamazsın” diyerek mukabele edenlerin,
onlarla aynı zihinsel iklimden olanların yapıp etmeleriyle.
Bugün “Lozan’a dil uzatamazsın” diyenlerle aynı siyasi
geleneği paylaşanlar Lozan’ın gayrimüslimlerle ilgili hükümlerini yok saymakta
sakınca görmemişti. Zira Ermeni, Rum ve Yahudilerin hakları Lozan
Antlaşması’nın hükümleriyle himaye edilmişti. Ancak sahada işler hiç de Lozan’a
göre yürümedi. Gayrimüslimler pekâlâ baskı gördü ve kitlesel acılar yaşandı.
Hatta 1934, 1955 ve 1964 gibi buhranlar gayrimüslimlerin göç etmeleriyle
sonuçlandı. Malları müsadere edildi. Hakları sistemli olarak ihlal edildi. AK
Parti bu hakların iadesini sağlamak ve özellikle vakıf mallarının sahiplerine
iade edilmesini sağlamak için kolları sıvadığında teklifi sevimsiz bulanların
başını CHP çekmişti hatta. Onur Öymen, düzenlemeye partisi adına karşı
çıkmıştı.
Lozan’ın ihlal edilen hükümleri sadece gayrimüslimlerle
ilgili olanlar değildi. Öyle bir madde vardı ki, eğer bugün Lozan’a put
muamelesi yapanlar o maddenin iyi kötü takipçisi olabilselerdi Türkiye’de PKK
terörü diye bir mesele olmazdı, olmayabilirdi.
39/4. maddenin içeriği şuydu:
“Bütün Türk vatandaşlarının, gerek özel gerek ticari
ilişkilerinde, din, basın ve her çeşit yayın konusunda ve açık toplantılarda
dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.
Resmi dil mevcut olmakla birlikte, Türkçe’den başka bir
dille konuşan Türk vatandaşlarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak
kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar sağlanacaktır.”
Madde uygulanmadı.
İlk 1928’de baş gösteren, 1933’te tekrar alevlenen ve ilk
planda gayrimüslim azınlıkları hedef alan “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları
ve “motto”su, “gayrimüslim” kapsamında olmayan ama kendi dilini korumak isteyen
Kürtler üzerinden on yıllara yayıldı. Çarşıda pazarda Kürtçe konuştu diye yaka
paça içeri alınan Kürtler, görüş gününde oğluyla konuşamayan anneler, 12
Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde Kürtlere yapılan ayrımcılıklar derken, ne çözüm
süreciyle ne Kürtçe’yi özgürleştirmekle izale edilemeyen bir terör olgusuyla
karşı karşıya kalındı ve bunda bugünün “Lozan savunma hattı” müşterilerinin çok
büyük bir payı var.
O halde kendilerine denilecek olan şudur: Lozan’ı
savunun. Ama uygulamadığınız için Türkiye’nin başına bela olmuş maddelerine
ilişkin esaslı bir özeleştiri verdikten sonra.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.