Etiketler

Lozan Antlaşması'nda insan hakları

Prof. Dr. Hasan Fehim Üçışık Doğuş Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı  
Bizce, Lozan Antlaşması'nın azınlıklara ilişkin hükümleri, 1948 yılında kabul ve ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi öncesinde, yalnızca azınlıklar için değil, Türkiye ve Yunanistan'da uygulanacak ve diğer ülkeler için de örnek teşkil eden genel insan hakları düzenlemesi niteliğindedir. Çünkü bu düzenleme, azınlıklara ne imtiyaz sağlamakta, ne de çoğunluk olan ahalininkine yakın haklar tanımakta; temel haklar konusunda çoğunluk ile azınlık ayrımı olmaksızın tüm vatandaşların aynı haklara sahip olmasını öngörmektedir. Lozan Antlaşması tüm Türkiye ahalisine ve Yunanistan ahalisine hürriyetleri konusunda tam bir koruma öngörmüş, çeyrek asır sonra Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde herkesin tüm hak ve hürriyetlerden istifade edebilmesi kabul edilmiştir… Fikrimizce, Lozan Antlaşması'nın temel insan haklarına ilişkin hükümleri, bu konuda teyit edici ve daha ayrıntılı düzenlemeler yapan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası antlaşmaların öncüsü ve Türkiye ile Yunanistan için ise temeli olarak, anayasa hazırlıklarında da göz önünde tutulmalıdır.
(Ne gariptir ki, azınlıkların bir bölümü Lozan Antlaşmasını istememektedir. HYETERT)



1948 yılında kabul ve ilan edilen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin Önsöz'ünde, insan haklarının tanınması hususunun adaletin ve dünya barışının temeli olduğu, insan haklarının tanınmaması ve hor görülmesinin insanlık vicdanını isyana sevk eden vahşiliklere sebebiyet vermiş olduğu, dehşetten ve yoksulluktan kurtulmuş insanların, içinde söz ve inanma hürriyetlerine sahip olacakları bir dünya kurulmasının en yüksek amaç olarak ilan edilmiş bulunduğu, insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olduğu, Birleşmiş Milletler halklarının, sosyal ilerlemeyi kolaylaştırmaya ve daha geniş bir hürriyet içerisinde daha iyi hayat şartları kurmaya karar verdiklerini beyan etmiş oldukları, üye devletlerin, Birleşmiş Milletler Teşkilatı ile işbirliği yaparak insan haklarına bütün dünyaca gerçekten saygı gösterilmesinin teminini taahhüt ettikleri ve bütün insanların ve örgütlerin, bu haklara saygıyı geliştirmeye, gittikçe artan milli ve milletlerarası tedbirlerle bu hakların dünyaca fiilen tanınmasını ve tatbik edilmesini sağlamaya gayret etmeleri için bu bildirgenin ilan edildiği belirtilmektedir.
Anılan bildirgeye göre, herkes, herhangi bir ayırım olmaksızın bu bildirgede ilan olunan tüm hak ve hürriyetlerden istifade edebilir (m.2/I). Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır (m.3). Bu bildirgede, din ve vicdan özgürlüğü, fikir ve ifade özgürlüğü, eğitim hakkı, kültürel haklar, çalışma hakkı, asgari ücret hakkı, sosyal güvenlik hakkı, kamu yönetimine katılma hakkı ve diğer hak ve özgürlükler düzenlenmektedir. Bildirgeye göre, herkesin bu düzenlemelere aykırı her türlü ayırt edici muameleye karşı ve böyle bir ayırt edici muamele için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır (m.7). Herkes, haklarını kullanmak ve hürriyetlerinden istifade etmek hususunda, ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir toplumda ahlâk, nizam ve genel refahın haklı gereklerini karşılamak için tespit edilmiş olan kayıtlamalara tabidir (m.29). Herkesin, bu bildirgede öngörülen hak ve hürriyetlerin tam tatbikini sağlayacak bir sosyal ve milletlerarası nizama hakkı vardır (m.28).
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi'nin kabul ve ilanından tam çeyrek asır önce, 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması'nın azınlıkların korunması konusundaki faslında (m.37-m.45), azınlıklarla sınırlı olmaksızın Türkiye ve Yunanistan vatandaşlarına ilişkin olarak bu bildirgenin öncüsü niteliğinde bir düzenleme yer almaktadır. Bu fasıldaki ilk maddede Türkiye'nin, bu konudaki antlaşma hükümlerinin temel kanun olarak tanınmasını ve hiçbir kanun, başkaca düzenleme veya resmî işlemin bu hükümlere aykırı veya öncelikli olmamasını taahhüt etmekte bulunduğu belirtilmektedir (m.37). Antlaşmaya göre, Türkiye, bu fasıldaki düzenlemenin, Türkiye'deki gayrimüslim azınlıklara ilişkin olduğu mertebede uluslararası yarara sahip taahhüt niteliğinde olmasını ve 'Cemiyet-i Akvam'ın kefaleti altına konulmasını kabul eyler. Bu düzenleme, Cemiyet-i Akvam Meclisi'nin çoğunluğunun muvafakati olmaksızın değiştirilemez (m.44). Antlaşmaya göre, bu fasılda Türkiye'nin gayrimüslim azınlıkları hakkında tanınan haklar, Yunanistan tarafından da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlıklar hakkında tanınmıştır (m.45).
Antlaşmaya göre, Türkiye hükümeti, doğum, milliyet, dil, ırk veya din ayırımı yapmaksızın Türkiye ahalisinin tümüne hayat ve hürriyetlerinde tam koruma bahşetmeyi taahhüt eder. Türkiye'nin bütün ahalisi, kamu düzeni ve genel adap ile bağdaşmaz nitelikte olmayan her din, mezhep veya itikadın, gerek genel ve gerek özel surette, serbestçe tatbiki hakkına sahip olacaklardır (m.38). Türkiye'nin bütün ahalisi, din ayırımı olmaksızın kanun nazarında eşit olacaklardır. Din, itikat veya mezhep farkı, hiçbir Türk tebaasının, medeni ve siyasi haklardan yararlanmasına ve kamu hizmetlerine kabulüne, memuriyete girmesine veya muhtelif meslek ve sanatları icra etmesine bir engel teşkil etmeyecektir. Herhangi Türkiye tebaasının, gerek özel veya ticarî ilişkilerde, gerek din veya her nevi neşriyat hususunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir lisanı serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıtlama konulmayacaktır (m.39). Gayrimüslim azınlıklara mensup olan Türk tebaası, hukuken ve fiilen, diğer Türk tebaaya tatbik edilen muamele ve teminattan yararlanacak ve özellikle, her türlü hayır kurumunu, dinî veya sosyal kurumu, her türlü eğitim kurumunu kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinî ayinlerini serbestçe icra etmek hususlarında eşit hakka sahip bulunacak (m.40), önemli oranda bulundukları şehir ve ilçelerde, devlet bütçesi ve diğer bütçelerden eğitim, din veya hayır işleri için konan meblağlardan yararlanma ve tahsislerde, anılan azınlıklara, adilane bir surette pay ayrılacaktır (m.41). Türkiye hükümeti, gayrimüslim azınlıkların, aile ve kişiler hukukuna ilişkin sorunlarının kendi örf ve âdetlerine göre çözümlenmesine uygun her türlü hükmün konulmasına muvafakat eder. Türkiye hükümeti, anılan azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve sair dinî kurumlara her türlü korumayı bahşeylemeyi taahhüt eder. Aynı azınlıkların Türkiye'de mevcut olan vakıflar ile dinî ve hayır amaçlı kurumlarına her türlü kolaylık gösterilecek ve yenilerinin kurulmasında, bu gibi diğer özel kuruluşlara temin edilmiş olan kolaylıklardan hiçbiri ayrık tutulmayacaktır (m.42). Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk tebaası, itikatlarına aykırı veya dinî ayinlerini ihlal eden herhangi bir işlemin ifasına mecbur tutulmayacak ve hafta tatilleri gününde mahkemelerde bulunmaktan veya herhangi bir kanunî işlemin icrasından kaçınmaları dolayısıyla hak kayıpları olmayacaktır (m.43).

Bizce, Lozan Antlaşması'nın azınlıklara ilişkin hükümleri, 1948 yılında kabul ve ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi öncesinde, yalnızca azınlıklar için değil, Türkiye ve Yunanistan'da uygulanacak ve diğer ülkeler için de örnek teşkil eden genel insan hakları düzenlemesi niteliğindedir. Çünkü bu düzenleme, azınlıklara ne imtiyaz sağlamakta, ne de çoğunluk olan ahalininkine yakın haklar tanımakta; temel haklar konusunda çoğunluk ile azınlık ayrımı olmaksızın tüm vatandaşların aynı haklara sahip olmasını öngörmektedir. Lozan Antlaşması tüm Türkiye ahalisine ve Yunanistan ahalisine hürriyetleri konusunda tam bir koruma öngörmüş, çeyrek asır sonra Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde herkesin tüm hak ve hürriyetlerden istifade edebilmesi kabul edilmiştir.

Lozan Antlaşması, tüm Türkiye ahalisinin ve Yunanistan ahalisinin özel veya ticarî ilişkilerde, her nevi neşriyat ve genel toplantılarda istediği dili kullanabilmesini, herkesin dinî ve sosyal kurum, eğitim kurumu kurmak, yönetmek ve denetlemekte, dini ayinlerini serbestçe icrada eşit hakka sahip olmasını öngörmektedir.

Lozan Antlaşması'nın insan haklarıyla ilgili bu düzenlemesi, 1982 Anayasası'nın uluslararası antlaşmalar konusundaki maddesinde (m.90) değişiklik yapılarak uluslararası antlaşmalara iç hukuk karşısında öncelik tanınmasından çok önce, ancak Cemiyet-i Akvam Meclisi'nin çoğunluğu tarafından değiştirilebileceği kabul edilen temel hukuki metin niteliğindedir.

Fikrimizce, Lozan Antlaşması'nın temel insan haklarına ilişkin hükümleri, bu konuda teyit edici ve daha ayrıntılı düzenlemeler yapan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası antlaşmaların öncüsü ve Türkiye ile Yunanistan için ise temeli olarak, anayasa hazırlıklarında da göz önünde tutulmalıdır.


2 yorum:

on 1915 dedi ki...

Uluslar arası antlaşmalar aslında birer çetin pazarlıklar manzumesidirler. Onların satır aralarında ve antlaşma metninin üzerine bina edildiği asıl ruhunda, müzakerecilerin burun buruna gelişlerinin izlerini görmek mümkündür. Bu antlaşmalar, talep edenlerle, buna direnip karşı duranların tarihe bıraktıkları sunumlardır. Bu noktada, imzalanan antlaşmalar ile, elde edilen kazanımlarda bir denge gözetilmek isteniyorsa, başvurulan ölçülerden biri de kazan-kazan yöntemidir. Elbette bu yöntemin kolaylıkla uygulanabildiği durumlar olabildiği gibi, iç ve dış bağlantıları ile oldukça karmaşık bir yapıya kavuşmuş olan uyuşmazlıklarda, her ne kadar adil olduğu düşünülse de kazan-kazan yöntemini tatbik aşamasına gelinceye kadar, alınması gereken uzunca mesafeleri içinde barındıran girift durumlar da olabilir. Bir deyim, burada konuyu açıklamada bizlere yardımcı olabilir: “Taraflar arasındaki uyuşmazlık uzun sürüyorsa, iki taraf da haksızdır”. Ancak bu noktada, her iki tarafı da eşit oranda ‘haksız’ ya da başka bir deyişle ‘suçlu, kusurlu’ olarak ilan etmeden önce hesaba katılması gereken bir aşama daha vardır. Öyleki bu ‘aşama’, ilk adım insiyatifini, otomatik olarak, yaşananlardaki kurgusal veya varsa mantıksal dizilimin bir sonucu olarak, taraflardan yalnızca biri üzerine adeta yıkar.

Uyuşmazlıkların çözümünde bir ‘ilk adımı atma insiyatifi’ gerekiyorsa, bu sorumluluğu taşıyacak olan tarafın hangisi olacağına, aslında geçmişte olan bitenler cevap verir. Türk-Ermeni uyuşmazlığında da çözüme doğru ilk adımı atma insiyatifinin hangi tarafta olduğuna dair işaretleri, iki toplumda ayrı ayrı yapılan anketlere ve kamuoyu yoklamalarına verilen cevaplarda bulmak mümkündür. Nasıl? Şöyle ki, Türk toplumu tarafından bakarsak; anket ya da kamuoyu yoklamalarındaki sorulara verilen cevaplarda, bir büyük karışıklığın içinden zaferle çıkmış ve böylelikle hayatta kalmayı başarmış edası hissedilir. Nüfus, toprak ve yıkılan bir imparatorluğun bakiyesi olmak bakımlarından ‘büyük’ olmanın bir ağırlığı vardır. Üst üste atlatılan savaşlarda, bağımsız ve hükümran bir devlet olarak varlığını sürdürebilecek bir coğrafyayı kontrolü altında tutmaya devam ediyor olmanın verdiği bir rahatlık da vardır. Sınırlar artık kalkan haline gelmiştir. Zamanın uluslar arası siyasetinin, çıkar ve ittifak ilişkilerinin verdiği fırsatlar ile bütün kazanımlarını, öncekinin üzerine ‘ikame ederek, ‘yerine’ koyarak’ yaptığı ‘en son’antlaşmalarla, etrafında oluşturduğu güvenlik çemberinin verdiği bir huzur hissi de vardır. Bir yerde okumuştum, yanlış hatırlamıyorsam anket sorularından bazıları şunlardı: Bir Türk/Ermeni doktora muayene olur musunuz? Türk/Ermeni yapımı ürünleri (gıda, eşya, giysi vb.) satın alır mısınız? Türkiye’ye/Ermenistan’a turistik amaçlı gider misiniz? Türkler/Ermeniler sizin hakkınızda kötü mü düşünüyorlar? Türk/Ermeni kızları ile evlenmeyi düşünür müsünüz? Türkiye’de/Ermenistan’da çalışmayı düşünür müsünüz? Türkler/Ermeniler soykırım yapmış mıdır? Bu ve benzeri başka sorular da vardı. Bu sorulara verilen cevaplardaki farklılıklar bile, tarafların birbirinden çok farklı bir ‘algı’ modunda olduklarını gözler önüne seriyor. Ve Türk-Ermeni uyuşmazlığının çözümünde bir ‘ilk adımı atma insiyatifi’ gerekiyorsa, bu adımı kimin atacağını açık ve naif bir şekilde ortaya koyuyor. (devamı var)

on 1915 dedi ki...

(yukarıdaki yorumun devamı). Uluslar arası antlaşmalar, bir yaraya merhem olsun diye yapılır değil mi? Osmanlı imparatorluğunun, zamanın artık değişen dünyasına ayak uyduramayıp önce bozulmaya sonra da yıkılmaya yüz tutmaya başlaması ile, alelacele ardı ardına reform paketleri yazılıp çizilmeye başlandı. Bunlardan bazıları, milletler ailesi arasında, yönetim yetersizlikleri nedeni ile zor durumdaki imparatorluğun genelini ilgilendiriyordu. Askeri, ekonomik önlemler yanı sıra, imparatorluk nüfusunun bir parçası olan millet unsurlarını ilgilendiren düzenlemeler de yapılmaya başlandı. Yukarıdaki makalenin konusu olan Lozan Antlaşmasına gelinceye kadar, özellikle konumuz olan Ermeniler ile ilgili olarak, doğrudan ya da dolaylı, imparatorluk içinde ve dışında çeşitli adlarla antlaşmalar, düzenlemeler, ıslahatlar vb. yapıldı. Örneğin, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1863 Ermeni Milleti Nizamnamesi, 1876 Anayasası ve sonrakiler, 1878 Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları, 1890-1908 arasında Ermeni siyasi partileri ile İttihat ve Terakki arasındaki anlaşmalar, Şubat 1914’te Ermeni asıllı vatandaşların yaşadığı özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde yapılması istenen düzenlemeler, 10.8.1920 Sevr Antlaşması, 24.7.1923 Lozan Antlaşması, 1948 BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile tanınan haklar, 1948 BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme, daha sonra Soykırım Suçlarının Cezalandırılmasında Zaman Aşımının geçerli olmayacağına dair sözleşme, Avrupa Birliğinin Azınlık Haklarının Korunmasına Dair düzenlemeler ve burada belirtilmeyen ve azınlıklık hakları ile ilgili diğer düzenleyici metinler …

Bunca ıslahat, ferman, antlaşma, nizamname, düzenleme, kanun, karar … Peki bunların uygulanması noktasında durumumuz ne? 1914’te Osmanlı resmi nüfus istatistiklerine göre 1.295.000 kadar Ermeni vatandaşı bulunuyordu. Peki bugün hangi noktadayız? Azınlık haklarının korunması, yaşatılması ile ilgili kaç arpa boyu ilerlemişiz? Bir başarısızlık varsa, bunun sorumluluğu kime ait?

Bir anekdot. Yine bir yerde okumuştum. Türk diyanet görevlileri ile azınlıkları temsilen din görevlileri, bir konferans ya da görüşme amaçlı, şehirlerin birinde bir araya gelirler. Sabah oturumu yapılır, tamamlanır. Öğle arası mola verilir. Dönüşte, öğleden sonraki oturumda söz sırası kendisine gelen azınlıkları temsilen orada bulunan din görevlisi şöyle der: ‘Siz arada dinlendiniz, gittiniz ibadetinizi yaptınız. Peki biz ne yapacağız?

Buna cevabı, yukarıda sayılan 150 yıllık düzenlemeler versin.

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.