Selim İleri
"İstanbul sosyetesinin yaşayan efsanesi, dünyaca ünlü büyük ayakkabı ustası Mıhitar Nazaryan..."Nazaryan adıyla ne çok anı, ne çok çağrışım, birden başlayan geçmişe yolculuk!"... Mıhitar Nazaryan, yetmiş yılı aşkın çalışma hayatını noktaladı. Ünlülerin ayakkabıcısı Nazaryan son yıllarda oldukça zor günler yaşıyordu. Ayakta kalma mücadelesini tek başına sürdüren usta, gelişen teknoloji karşısında büyük bir savaş vermekteydi. Son dönemde dükkân kirasını ödeyemediği için mallarının sokağa atılarak kapı dışarı edilmesi onu çok sarstı. Son anda kendisine uzanan yardım ellerine rağmen yeniden başlama imkânlarını değerlendirecek gücü kendinde bulamayarak, tek başına hayata gözlerini yumdu."İçim sızladı.
*******
Her günün tekdüze yaşamasında bazen bir hatırlayış pek çok çağrışımla bizi nerelere alıp götürmez ki.
Güneşli fakat adamakıllı ayazlı kış sabahı yine erkence kalkmıştım. Yine 'her gün'den biri bekliyor beni diye düşünüyordum. Meğer yıllar öncesine uzanacakmışım...
Yorgun daktilom yazı masamda. Yine önce romana çalışacağım. Sabahın ilk işi Mel'un / Bir Us Yarılması'na çalışmak. Daktilonun şeridini değiştirmem lâzım. Epey endişeliyim: Daktilo devri kapandı. Herhalde daktilo şeridi de yapılmayacak. Bendeki son şeritler sevgili arkadaşım Nalan Barbarosoğlu'nun armağanı. Yarın ne olacak? Nasıl yazacağım?
Bu kaygıya kapılınca hep Nazlı Eray geliyor aklıma. "El yazısına dönersin. Ben el yazısıyla yazıyorum" demişti Nazlı. Sonra onu bu yaz, Bağdat Caddesi'nde bir 'kafe'de, defterine eğilmiş, hızlı hızlı yazarken görmüştüm.
Ben de dönebilecek miyim? Fakat el yazım kolay okunmuyor ki, kendim okuyamıyorum... Unut unut, şimdilik unut...
Kuşluk vakti sokağa çıktım. Her günün yaşamasında bu saatler Koç Gıda'ya gidiş, eczaneye gidiş, zorunlu alışveriş. Önce eczaneye gittim. Dönüşte Koç Gıda'ya uğradım. O kadar aydınlık yüzlü, o zarif hanımı orada gördüm. Selâmlaştık. "Kitaplarınızı severek okuyoruz" dedi. Teşekkür ettim.
Sonra çantasından bir dergi çıkardı ve bana verdi. İncelik göstererek, kartvizitini de verdi. Tekrar görüşmek umuduyla diyerek vedalaştık.
Hemen her günkü öğle yemeğim: Haşlanmış patates, haşlanmış havuç, ince kıyılmış lahana -çiğ-, ince kıyılmış kıvırcık salata. Zeytinyağı, limon, tuz ve karabiberden ibaret sosunu da koyup karıştırdıktan sonra, mutfakta, ayaküstü yedim. Günler, günlerim böyle geçiyor.
Şimdi okuma saatim başlar. Gazetelere bu saatte göz atarım. O gün kitap eklerinden birinin günüyse, kitap eklerine dalıp giderim. Sonra sırada okuyacağım kitap. Daha doğrusu kitaplar çünkü üç beş eseri bir arada okumak eski alışkanlığım. Şu sıralar Aziz Nesin'in güncelerini, iki ciltlik Mum Hala'yı, Mişima'nın Yaz Ortasında Ölüm adlı öykü kitabını, İnci Enginün'ün ayrıntılar şöleni Türkçe'de Shakespeare'ini okuyorum.
Ama o gün Paros'la başladım. Paros, Koç Gıda'da, Sayın Elenka Eldek Çadırcıoğlu'nun hediye ettiği dergi. Paros'un bir de alt başlığı var: Çok Kültürlü Yaşam dergisi. Kasım 2011 tarihli ikinci sayısı.
Tabiî önce, değerli Ani İpekkaya'yla söyleşiyi okudum. Ani İpekkaya çok sevdiğim bir sanatçıdır, yıllarca izledim, "Tiyatroyu içime yazmışlar" diyor. Halit Refiğ'in unutulmaz Hanım filmindeki kompozisyonunu düşündüm Ani İpekkaya'nın. Meliza Yavru yapmış söyleşiyi. Ani İpekkaya şimdilerde İstanbul'un Altınları adlı bir dizide oynuyormuş...
Derken Paros'un "Güncel-Kısa Kısa" sayfalarında bir haber, daha doğrusu bir haberin başlığı gözüme çarptı: "Ayakkabı Ustasının Hazin Vedası". Daire içinde küçük bir fotoğraf; bordo hırkalı, koyu zeytunî kravatlı yaşlı bir bey, buruk gülümseyerek, objektife bakmış. Sanki tanıyorum.
Haberi okudum:
"İstanbul sosyetesinin yaşayan efsanesi, dünyaca ünlü büyük ayakkabı ustası Mıhitar Nazaryan..."
Nazaryan adıyla ne çok anı, ne çok çağrışım, birden başlayan geçmişe yolculuk!
"... Mıhitar Nazaryan, yetmiş yılı aşkın çalışma hayatını noktaladı. Ünlülerin ayakkabıcısı Nazaryan son yıllarda oldukça zor günler yaşıyordu. Ayakta kalma mücadelesini tek başına sürdüren usta, gelişen teknoloji karşısında büyük bir savaş vermekteydi.
Son dönemde dükkân kirasını ödeyemediği için mallarının sokağa atılarak kapı dışarı edilmesi onu çok sarstı. Son anda kendisine uzanan yardım ellerine rağmen yeniden başlama imkânlarını değerlendirecek gücü kendinde bulamayarak, tek başına hayata gözlerini yumdu."
İçim sızladı.
Oysa 1950'lerin sonu, 1960'ların başı yanı başımdaydı. Bambaşka bir İstanbul, bambaşka Kadıköyü, bambaşka Cihangir, Sıraserviler. Genç, dinamik, şöhretinin doruğunda Nazaryan, Sıraserviler'deki dükkânında harıl harıl çalışıyor. Birkaç apartman ötede annemin arkadaşı Madam Jüliyet, kış mevsimi için, Büyükada'dan dönmüş.
Nazaryan ve Madam Jüliyet; yazdım onları, romanlarımda, öykülerimde, İstanbul yazılarımda. İşte Fotoğrafı Sana Gönderiyorum'daki "Şahane Bir Tuvalet"te yan yanalar:
"Jüliyet, Nazaryan'daki yılan derilerini beğenmemiş, ayakkabıları yetişemeyecek diye korkuyor."
(...)
"Jüliyet, Nazaryan'a başka iskarpin ısmarladı."
Yeni iskarpinleri de yazmışım: "İncecik yüksek ökçeli, üstten iki bandlı, narçiçeği ayakkabılar, burunları kuş gagası gibi, kuş gagası kadar açık bırakılmış, giymesi zaman alıyor."
Hatıralar artık paldır küldür sökün ediyordu. Annemle birlikte Nazaryan'ın şık dükkânına kim bilir kaç defa gitmiştik. Hayır, annemin Nazaryan imzalı hiç iskarpini olmadı. Biz iyice orta halliydik. Nazaryan'ın müşterileri hep varlıklı kişiler, varlıklı hanımlardı.
Öyleyken teyzem belirdi. Tabiî Kadıköyü, Şifa. Biz Kadıköyü'nden Cihangir'e taşınmışız ama, teyzem henüz evlenmemiş, Şifa'da anne babasıyla oturuyor. Eczacı Sârâ Yalçuk. Cumartesileri bazan bize geliyor ve Sıraserviler'e çıkıyoruz, Nazaryan'a yeni bir ayakkabı ısmarlanacak.
Ancak bir ay sonraya tarih verebiliyor Nazaryan. Ricalar, tartışmalar, nihayet üç hafta sonrasında anlaşılıyor. Üç hafta sonra annemle birlikte gidiyoruz: Teyzemin iskarpinleri hazır.
Birer sanat eseriydi o iskarpinler, kimsenin şüphesi olmasın ki birer sanat eseriydi. Bunca yıl geçti, yarım yüzyıl geçti, her biri hâlâ gözümün önünde. Meselâ şu zeytunî de, kenarından incecik yılan derisi geçmiş iskarpin. Meselâ şu pembemsi kırmızı, garnitürü siyah deriden, bir dernek balosu için yapılmış yüksek ökçeli ayakkabı; elbisenin rengiyle uyum sağlasın diye pembemsi kırmızısıyla o kadar uğraşılmış...
Harikulâde görünüşlerine kapılıp gittiğim için olacak, dayım bana ikide birde takılır, "İstikbalin Nazaryan'ı, ayakkabıcı yapacağız seni!" derdi.
Oysa bir takım kaygı anası sorular söz konusuydu: Annemin ayakkabıları niçin Nazaryan'dan değil? Teyzem, Madam Jüliyet, yine Nazaryan iskarpinli Şifa'lı Nezihe Hanım neden, nasıl, niçin annemden çok daha şık giyinebiliyorlar? Güzel şeyler neden hep çok pahalı?..
Demek adı Mıhitar'mış. Sadece Nazaryan denirdi, sadece Nazaryan diye hitap edilirdi. Muhakkak ki beni yazmaya yöneltenlerden. "Gelişen teknoloji karşısında büyük bir savaş" vererek ölmüş. Daha dört beş yıl önce, kim bilir hangi sebeple, Sıraserviler'den geçerken o eski dükkâna bakakalmıştım. Vitrininde, yükselti üstünde, yine tek bir iskarpin. Elbette el yapımı. İnceliğine, güzelliğine zaman, yıllar, yaşlanış mı yürümüş? Yoo, değil, iftira. Yine çok güzel.
Bir an durup, sonra yürümüştüm.
Şimdi düşünüyorum da, "gelişen teknoloji" değil mi, büyük usta Nazaryan'ın zarif iskarpinlerini, kuğu boynu çizmelerini, arkası açık -terlik esinli- yaz ayakkabılarını "sokağa" attıran?! Belki de, o eski İstanbul'u, kentsoyluluğu sokağa attıran demeliyim.
İstanbul, şehir kültürü, "yetmiş yılı aşkın çalışma hayatı"ndan sonra bir ustasını kaybetmiş; Paros dergisinin vefası olmasa, kimse bilmeyecek. Gerçi kimin umuru...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.