Ali Yurttagül
Başbakan ve Dışişleri Bakanı bilmiyorum istemeyerek de olsa, Talat ve Enver Paşaları savunan bir konumda olduklarını görüyorlar mı? İttihat Terakki bu topraklarda yüz binlerce Ermeni'yi, bu halkın üyesi olmaktan başka bir "suçu" olmayan insanı sürdü, öldürdü, öldürülmesine göz yumdu, birkaç bin Ermeni milliyetçisinin Osmanlı'ya ihanetini gerekçe göstererek. Talat ve Enver Paşaların yüz yıl önce ektiği ruh bugünün Türkiye'sinde "Ergenekon" ile Hrant'ı öldürürken veya onun öldürülmesine göz yumarken de yaşadığını ve etkin olduğunu göstermiyor mu? Türkiye aramızdaki katillerin maskesini düşürmeden, ne kendi tarihi, ne de kendi insanı ile barış içerisinde yaşayabilir… Sarkozy önümüzdeki beş ay içerisinde 'Türkiye politikasını' Ermeni meselesini gıdıklayarak veya Türkiye'nin AB üyeliğine karşı mesajları ile ne kadar seslendirebilirse, seçim kampanyasında o kadar başarılı olacaktır. Hatta sorun Sarkozy değil, Fransa-Türkiye sorununa dönüşür, ülkesini, "değerlerini savunan cumhurbaşkanı" konumuna gelmeyi başarırsa, kazandı demektir. Fransa'nın Türkiye ile ekonomik ilişkilerinde birkaç milyar kaybı veya "geçici" gerginlik, seçim kampanyası için ödenebilir bir faturadır. Bu yüzden Türkiye, Sarkozy'nin 'Türkiye politikası'nda yabancı düşmanı dürtülere hitap ettiğini, sorunun Fransa değil Sarkozy ve kaygı verici Türk ve Türkiye düşmanlığı olduğunu öne çıkarmalı, özellikle Fransa orta kesim seçmene bunu hissettirmelidir. Hırçın ve yüksek sesle, ekonomik olarak Türkiye'ye de zarar vermeyi göze alan Fransa karşıtı bir politika değil, Fransa'yı kucaklayan, fakat Sarkozy'yi izole eden zeki bir politikaya ihtiyacımız var.
- 13.01.2012 Fransa Meclisi'nin, Ermeni soykırımının inkârını ceza yasası kapsamına alan kararından sonra Türkiye-Fransa ilişkileri iyice gerildi.
Karar Senato'dan geçer ve Sarkozy tarafından onaylanırsa Türkiye-Fransa ilişkilerinde uzun sürebilecek bir kriz süreci yaşanacağını öngörmek pek zor değil. Avrupa'da da tüm yorumcular kararın zamanlamasına ve başlamış olan seçim kampanyasına dikkati çekiyor ve 300 bin civarında olduğu sanılan Ermeni kökenli seçmeni hedef alan bir karar olduğunu söylüyor. Bazı Türk yorumcular Sarkozy'nin, Türkiye'yi AB, Akdeniz Bölgesi ve Ortadoğu'da izole etmeyi ve yükselişinin önünü kesmeyi hedeflediğini de savunmuyor değil. Biz Sarkozy'nin "Türkiye politikasının" bölgede çıkar çelişkisi veya rekabetten ziyade, seçim kampanyası ile ilişkili olduğunu, fakat hedefinde birkaç yüz bin Ermeni seçmeni değil, milyonlarca Le Pen seçmeni olduğuna inanıyoruz. İsterseniz önce sorunun neden Fransa-Türkiye sorunu olmadığına değindikten sonra 'seçim malzemesi Türkiye' konusuna eğilelim.
Fransa, Türkiye'nin sadece en önemli ticari ortaklarından biri değil, Türkiye Fransız iş dünyasının en etkin yatırım yaptığı ülkelerden biridir. Politik ve ekonomik olarak çıkarlar 'hayati' terimini kullanacak kadar önemli ve ana hatları ile örtüşüyor. Kuzey Afrika ve Ortadoğu'yu kapsayan politikalarda da bu iki ülkenin çıkarları örtüşüyor, yer yer farklı düşseler bile. Fransa ve Türkiye, Akdeniz Bölgesi'nde barış, demokrasi ve ekonomik kalkınmanın etkin olduğu olası bir süreçten en kârlı çıkacak iki ülke olacaktır. Fransız diplomasisi krizlerin etkin olduğu bu bölgede Türkiye ile yakın işbirliği gerektiğini bilecek ve en az Almanya veya İngiltere diplomasisi kadar zekidir diyebiliriz. Türkiye'nin AB üyeliği son iki genişleme ile kuzeye açılan AB'nin Akdeniz'e yönelebileceği yegâne ülkedir. Fransa AB kaynaklarını Akdeniz projelerine kanalize etmek ve bölgenin ekonomik entegrasyonunu geliştirmek istiyorsa, benzer hedefleri olan Türkiye'nin AB üyeliğini desteklemek zorundadır. Jacques Chirac, bu yüzden partisindeki etkin muhalefete rağmen müzakerelerin açılmasına destek vermiş, Sarkozy öncülüğünde 26 Şubat 2005 tarihinde parti genel kurulundaki Türkiye karşıtı kararı gündemden düşürtmüştü. Fransa'nın yeni dışişleri bakanı Alain Juppe son Türkiye ziyaretinde herhalde bu çizgide bir diyalog arayışı içerisinde olmuştur. Bu yüzden tüm bu ortak çıkarları ayaklar altına alabilecek bir tutumu Sarkozy ne amaçla yapıyor sorusunun cevabını veya Sarkozy'nin 'Türkiye politikasını' şekillendiren gerekçeyi, iç politika ve seçim stratejisinde aramak daha gerçekçi olur. İsterseniz önce Ermeni seçmen kitlesinin neden etken olmadığına işaret ettikten sonra seçimlere ve etkin seçmen kitlelerine biraz yakından bakalım.
Ermeni seçmen kitlesi sayı ve sosyolojik yapısı ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinde belirleyici bir seçmen kitlesi değil. Fransa'da Ermeni seçmenin 300 ila 500 bin olduğu söyleniyor. Abartılı bulduğumuz bu rakamın doğruluğunu varsaysak bile, yüzde 1 gibi bir seçmen kitlesi ile karşı karşıya bulunuyoruz. Fransa toplumu ile iyice kaynaşmış bulunan Ermenilerin seçim tercihlerini sadece 'Türkiye politikasına' endekslemeyeceğini, ekonomik, sosyal ve politik tercihlerinin belirleyici olacağını varsayarsak, kabul edilen yasadan ötürü tercihini Sarkozy'den yana kullanan Ermeni seçmeninin homeopatik [küçük ama etkili] büyüklükte bir kitle olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Meclisin aldığı son karara, parlamentoda temsil edilen bütün gruplardan destek gelmesi de Ermenilerin, tüm politik yelpazede etkin olduğuna işaret etmektedir. Toparlarsak Sarkozy'nin amacı bu seçmen kitlesine değil, "Türkiye politikası" ile yüzde 10 ile yüzde 20 arasında gidip gelen aşırı sağa açık Le Pen seçmen kitlesine ulaşmaktır.
İki turlu Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinin belirleyici özelliği kurumun sadece sistemden kaynaklanan politik öneminden değil, aynı zamanda siyasi akım ve liderlerin görünür kıldığı yapısından da kaynaklanıyor. İlk turda bu yüzden oylar genellikle sağda ve solda bölünüyor. Jacques Chirac'ın ikinci defa cumhurbaşkanı seçildiği 2002 seçimlerinde Jean-Marie Le Pen yüzde 16,86 oy oranı ile Sosyalist aday Lionel Jospin'in (yüzde 16,18) önüne geçmiş ve ikinci turda Chirac ile 'yarışmıştı'. Solun da desteği ile nerede ise yüzde 82,21 oyla seçilen Chirac, aşırı sağa karşı sol ile ortak politika sürdüren son sağ kanat politikacı oldu. Sarkozy, Le Pen'in bu seçim başarısından sonra aşırı sağ oyları ihmal etmemek için sol ile süren "ortak politikaya" son verdi ve seçim stratejisini bu oy tabanına açma kararı aldı. Bu kararda Le Pen'in ikinci tura kalmayı başarması belirleyici olsa da Le Pen, Avrupa Parlamentosu'na girmeyi başardığı 1984 yılından beri Fransa politikasında etken olmayı başarmış ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turlarında, 1988'de yüzde 14,38, 1995'te yüzde 15 ve 2002'de ikinci tura kalarak önemli bir seçmen kitlesine hitap ettiğini ispatlamıştı. Daha bundan birkaç ay önce kızı Marie Le Pen'in anketlerde Sarkozy'nin önünde göründüğünü düşünürsek, bu politik akımın etkinliğini bugün de sürdürdüğünü görürüz. Teorik olarak Jospin gibi Sarkozy de ilk turda elenebilir, sağ oylar tesadüfen birkaç güçlü aday arasında bölünür, ekonomik kriz derinleşirse. Bu yüzden Sarkozy beş yıl önce seçim kampanyasını şekillendirirken Le Pen etkenini seçim stratejisinin merkezine aldı diyebiliriz.
Bugün bile gündemde pek olmayan Türkiye'nin AB üyeliğini beş yıl önce seçim kampanyasının ana konularından biri yapan olgu, yabancı düşmanlığı ve ırkçı bir söylemle ilişkili olsa da, bununla sınırlı değil. Sarkozy 'Türkiye politikası' ile sadece Le Pen'e seçim kampanyasında açık bir cephe bırakmamakla kalmadı, Le Pen'in de seslendirdiği 'Türkiye politikasını' üstlenerek Le Pen seçmenine alternatif olmayı başardı. Sarkozy bir bakıma 'Türkiye politikası' ve 'Avrupa'yı savunma' dürtüsüne hitap ederek Le Pen seçmenine yabancı düşmanı -Fransa'da buna Arap düşmanı veya İslamofob da diyebiliriz- söylem kullanmak zorunda olmadan mesajlar verdi. Sarkozy, Türkiye'nin başka coğrafya, başka 'kültür' olduğunu vurgulayarak ayrımcılığı dine dayandırmadan sürdürerek, muhafazakâr Katolikleri seslendiren ve yüzde 5 civarında seçmeni olan Philippe de Villiers'nin tabanına da ulaşmayı tasarlardı şüphesiz. Le Pen seçmeni ise sadece birinci turda değil, ikinci turda da kazanılmak zorunda olan bir seçmen kitlesidir. İkinci turda sandığa gitmeyebildiği gibi, eskiden komünist partiye oy veren bir kitle olduğu için sol adaya da kayabilen bir yapıya sahiptir. Kısaca, Sarkozy 'Türkiye politikası' ile doğrudan ırkçı bir dil kullanmadan 2007 seçimlerinde Le Pen seçmenine seslenmeyi başarmış, ilk turda yüzde 31,18, (ikinci turda 53,06) oy oranı ile Le Pen'in oylarını yüzde 10,44 gibi bir orana çekmiştir. Bu seçimlerde de denenmiş bu stratejiyi kullanacağını düşünmek, yanlış olmadığı gibi, Arap Baharı ve ekonomik krizle öne çıkan AB politikası ve giderek görünür hale gelen Türkiye'nin yükselişi ile 'Türkiye politikası' daha çekici oldu diyebiliriz.
Üzerinde durmaya değer ikinci olgu, bu politikanın orta tabaka seçmeni ve Kuzey Afrika kökenli seçmen açısından da önemli olmasıdır. Sarkozy içişleri bakanı olduğu dönemde sert söylemi ve aşırı sağa açılımı ile merkezde duran ve göçmen kökenli seçmen ile sorun yaşıyordu. Bu yüzden "değiştim" mesajını kampanyasının merkezine oturtarak bu seçmen kitlesine ulaşmaya çalışmış ve göçmen karşıtı bir dil kullanmamaya özen göstermişti. Sarkozy doğrudan değil, 'Türkiye politikası' üzerinden verdiği bu ayrılıkçı mesaj ile Arap ve Müslümanları doğrudan hedef almadan Le Pen tabanına seslenmekle kalmıyor, aynı zamanda giderek önem kazanan göçmen kökenli seçmene de kapıyı açık bırakabiliyordu. Nitekim seçim başarısından sonra Afrika ve Arap kökenli bakanlar atayarak, bu kesime açılım politikası denemiş, kısmen de başarılı olmuştur. Sarkozy'nin Le Pen endeksli hedefi görünür kılınırsa bu iki seçmen kitlesi ile sorunlar yaşayabilir.
Hrant'ın vesayeti
Hrant Dink, Fransa'da süren bu tartışmanın Ermenilerle değil Türklerle ilgili olduğunu sezdiği, Fransa'nın Ermeni diasporasında etkin Türk düşmanlığını tatmin etmeyi hedeflediği ve aynı zamanda ırkçı dürtülere hitap ettiğini gördüğü için şiddetle karşı çıkıyordu. Son günlerde izleyebildiğimiz gibi Fransa meclisinin kararı Türkiye'de konunun tartışmasını kolaylaştırmayıp zorlaştıracağını görüyordu Hrant. Demokratik, kendi tarihini ve acılarını özgürce tartışan AB üyesi bir Türkiye için mücadele veriyor, Le Pen gibi Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkan Fransa Ermeni diasporası ile sorunlar yaşıyordu.
Hrant'ın verdiği mücadeleden çıkarabileceğimiz vasiyetini ciddiye almak istiyorsa tarihini ve Ermenilerin acılarını tartışmak zorunda. Türkiye bu sorunu ve tarihini Ermenistan'la ikili ilişkiler kapsamında değil, Fransa ile hiç değil, kendi kurum ve kamuoyu ile tartışmak zorunda. Başbakan ve Dışişleri Bakanı bilmiyorum istemeyerek de olsa, Talat ve Enver Paşaları savunan bir konumda olduklarını görüyorlar mı? İttihat Terakki bu topraklarda yüz binlerce Ermeni'yi, bu halkın üyesi olmaktan başka bir "suçu" olmayan insanı sürdü, öldürdü, öldürülmesine göz yumdu, birkaç bin Ermeni milliyetçisinin Osmanlı'ya ihanetini gerekçe göstererek. Talat ve Enver Paşaların yüz yıl önce ektiği ruh bugünün Türkiye'sinde "Ergenekon" ile Hrant'ı öldürürken veya onun öldürülmesine göz yumarken de yaşadığını ve etkin olduğunu göstermiyor mu? Türkiye aramızdaki katillerin maskesini düşürmeden, ne kendi tarihi, ne de kendi insanı ile barış içerisinde yaşayabilir. Başbakan'ın Dersim meselesinde gösterdiği hassasiyet insanları kazanır, acıları sarar ve Türkiye'yi büyük kılar. Bu yüzden Sarkozy'ye ve Fransa'da da etkin İslamofob, Türk düşmanı ve ırkçı gelişmelere karşı cevap, Türkiye'nin kendi tarihini ciddi şekilde tartışmasından geçiyor.
Bu yazıyı Fransa-Türkiye ilişkilerinde çıkaracağımız ikinci bir sonuca dikkati çekerek bitirelim. Sarkozy önümüzdeki beş ay içerisinde 'Türkiye politikasını' Ermeni meselesini gıdıklayarak veya Türkiye'nin AB üyeliğine karşı mesajları ile ne kadar seslendirebilirse, seçim kampanyasında o kadar başarılı olacaktır. Hatta sorun Sarkozy değil, Fransa-Türkiye sorununa dönüşür, ülkesini, "değerlerini savunan cumhurbaşkanı" konumuna gelmeyi başarırsa, kazandı demektir. Fransa'nın Türkiye ile ekonomik ilişkilerinde birkaç milyar kaybı veya "geçici" gerginlik, seçim kampanyası için ödenebilir bir faturadır. Bu yüzden Türkiye, Sarkozy'nin 'Türkiye politikası'nda yabancı düşmanı dürtülere hitap ettiğini, sorunun Fransa değil Sarkozy ve kaygı verici Türk ve Türkiye düşmanlığı olduğunu öne çıkarmalı, özellikle Fransa orta kesim seçmene bunu hissettirmelidir. Hırçın ve yüksek sesle, ekonomik olarak Türkiye'ye de zarar vermeyi göze alan Fransa karşıtı bir politika değil, Fransa'yı kucaklayan, fakat Sarkozy'yi izole eden zeki bir politikaya ihtiyacımız var. Sarkozy eşittir Fransa denklemi Sarkozy'nin değirmenine su taşımak demektir. Göçmen, Kuzey Afrika kökenli seçmenler de olayın yabancı ve Müslüman düşmanlığı olduğunun farkına vararak oy kullanırsa gelecek cumhurbaşkanı Sarkozy olmayabilir. Bu tür bir süreç Fransa-Türkiye ilişkilerinde ve AB sürecinde kazanılan beş yıl demektir. *Avrupa Parlamentosu'nda faaliyet gösteren Yeşiller Partisi'nin siyasi danışma
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.