"Gayrimüslimlerle nasıl müsavi
(denk) olacağız?" sorusuna insan hakları alanında eşitlik ilkesinin esas
olduğuna vurgu yaparak, "Müsavat ise fazilet ve şerefte değildir,
hukuktadır. Hukukta ise şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat karıncaya ayak
basmayınız dese, tazibinden (azap vermekten) men' ederse, nasıl benî-Âdem'in
(insanoğlunun) hukukunu ihmal eder?" diyerek devlet başkanı olduğu
dönemde, Hz. Ali'nin halktan bir Yahudi ile eşit koşullarda yargılanmasını ve
Kürtlerin övüncü olan Salâhaddin-i Eyyubî'nin yine halktan bir Hıristiyan ile
karşılıklı muhakemesini buna delil olarak getirir…"Ermeniler bize
düşmanlık edip hile ve hıyanet ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak
edeceğiz?" sorusuna, "Düşmanlığın sebebi olan istibdat (baskıcılık,
saltanat) öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu kat'iyen
söylüyorum ki, şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost
olmaya vabestedir (bağlıdır). Fakat mütezellilâne (zillet içinde) dost olmak
değil, belki izzet-i milliyeyi (milli onuru) muhafaza ederek, musalâha (barış)
elini uzatmaktır.
**********
- 25.03.2012 Son
yüzyılda, insan hakları yükselen bir değer olmuştur. İnsanın
yaratılıştan/doğuştan getirdiği varsayılan ve bireyden alınması veya bireyin
vazgeçmesi mümkün olmayan, insanı 'insan' yapan temel haklardan birisi ve belki
de en önemlisi, ayrımcılık yasağıdır. Zira temel insan haklarına yönelen tüm
tehdit ve ihlallerin arka planında ayrımcılık düşüncesi ve uygulaması vardır.
Ayrımcılığın uygulama alanlarından din, dil, ırk, cinsiyet vb. gibi farklı
özelliklere yönelik, önyargılar neticesinde ihlaller meydana gelmektedir.
Kur'an'ın bütün genel hitapları ve asıl tavsiyeleri
insanlık ailesi içindir. Allah insanı, kendi ruhundan üflediği varlık olarak
tanımlar. Irkı, dili, rengi, cinsiyeti ne olursa olsun, insan olarak yarattığı
varlığı, Kur'an'da layık görülen bütün değerlere sahip kılar. Kur'an bir
masumun hayatını tüm insanlıkla denk tutan (Maide, 5/32, Nisa, 4/92-93) üstün
bir bakış açısına sahiptir. Bu hitaptaki kıymet verilen varlık, yalın olarak
"insan"dır, vurgu yapılan da, insanın kıymetidir. Hukuk karşısında
inanan, inanmayan herkes eşittir. İnsanın vahye teslim oluşu (Müslümanlığı) ile
kazandığı değer, fazilet ve ahiret noktasında bir üstünlük olup, dünyevi hukuk
açısından bir üstünlük sebebi değildir.
Yine, Kur'anî bakış açısı, ırk temelinde de hiçbir ayrım
yapmaz, çünkü kan, ten ve dillerin farklı oluşu, yaratılışa ait İlahi
ayetlerdendir (Rum, 30/22). Bu bağlamda, farklı kavimde yaratılmış olmak,
insanın iradesi ile etki edemediği özelliklerdendir, övünme veya yerinme
vesilesi yapılmak için yaratılmış vasıflar değildir. Hz. Peygamber'in (sas)
dezavantajlı gruplardan olan gayrimüslimlerin hukukunu korumak noktasındaki
şiddetli tavsiyeleri ve bu konudaki hassasiyeti, çıkış noktası din olan bir
adaletsizlikten mensuplarını korumak, onları adil bir çizgide tutmak içindir.
Eşitliği bozan ve zulmün ahlaki ve felsefi temellerinden
olan bir konu da, kendini büyük ve mükemmel, başkalarını ise küçük ve kusurlu
görme yaklaşımıdır. Hâlbuki insanlar ma'budluktan (kusursuz ve tapılacak
olmaktan) uzak olma noktasında da eşit oldukları gibi, yaratılmış ve kusurlu
olmak noktasında da eşittirler. İslam hukukunda eşitlik esastır. İslam
hukukundaki temel ilkelerden birisi, kimseye (hiçbir şahsa ve hiçbir ırka)
eşitliği bozacak herhangi bir ayrıcalık tanınmamasıdır.
İslam hukukuna göre, anlaşmalı ve devlete vergi ödeyen
zimmîlerin can, mal ve namus güvenliği, uyrukluğuna girdikleri İslâm devleti
tarafından sağlanır. Bu vatandaşlar, hukukunun korunması gereken kişiler olup
korunmadığı takdirde zimmet suçu işlenmiş olur. Hadis-i şeriflerde bu husus
açıkça belirtilmiştir. Hz. Peygamber (sas), "Kim bir zimmiye eziyet ederse
ben onun davacısıyım. Ben kime (bu dünyada) davacı olursam, kıyamet gününde de
davacı olurum." (Acluni, Keşfu'l Hafa II, 218) demiştir.
EŞİTLİK NASIL SAĞLANABİLİR?
Yine, Hz. Peygamber (sas), Hıristiyan olan İbn Harris bin
Ka'b ve dindaşlarına yazdırdığı anlaşma metninde, "Şark'ta ve Garp'ta
yaşayan tüm Hıristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları
Allah'ın, Peygamber'in ve tüm müminlerin himayesindedir. Nasraniyet dini üzere
yaşayanlardan hiç kimse kerhen İslam'a icbar edilmeyecektir. Hıristiyanlardan
birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona
yardım etmek zorundadırlar." maddelerini yazdırdıktan sonra: "Ehl-i
Kitap ile ancak en güzel yöntemlerle mücadele edin..." (Ankebut, 29/46)
ayetini okur. Bu konuda Hz. Ali (ra): "Her kim ki bizim zimmimizdir, onun
kanı bizimki kadar kutsaldır, malları bizim mallarımız kadar tecavüzden
masundur." der. Başka bir kaynakta, Hz. Ali'nin şöyle dediği naklediliyor:
"Zimmi durumunu açıkça kabul edenlerin malları ve hayatları bizimki (yani
Müslümanlarınki) gibi kutsaldır." diyerek, Müslüman'ın zorunlu olduğu bu
husustaki hassasiyeti dile getirmiştir.
Bir hekim gibi halkın nabzını tutarak, Kur'an'dan ilaçlar
yazan ve çözümler üretmeye çalışan Bediüzzaman Said Nursî de, Osmanlı
İmparatorluğu'nun son dönemlerinde bu konuya da değinmiş, birlikte yaşama
iradesine ve hukukta eşitliğe vurgu yapmıştır. Bediüzzaman, II. Meşrutiyetin
başında, Doğu'daki Kürt aşiretlerini gezer ve onlara tavsiye ve ikazlarda
bulunur. Osmanlı'da uzun yıllar "millet-i sadıka" olarak geçen
Ermenilerin ırkçı düşünceler ile tahrik edildiği, provoke edildiği bir dönemde
ortak paydaya ve sosyal hayatın gerekliliklerine işaret eder. Bugün bile
önyargıların kol gezdiği böyle bir alanda, asrın fıkhını okumuş bir İslam
âliminin bu konudaki sorulara verdiği cevaplara bakmakta fayda bulunmaktadır.
İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra, "Hürriyet
iyidir, güzeldir. Fakat şu Ermenilerin hürriyeti çirkin görünüyor, bizi
düşündürür." sorusuna, "Onların hürriyeti onlara zulmetmemek ve rahat
bırakmaktır. Bu ise şer'îdir (İslamîdir). Bundan fazlası sizin fenalığınıza,
divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir
istifadeleridir." der. Ayrıca sosyal hayata dönük faydacı bir yaklaşımla,
"İçimizdeki Ermeniler üç milyon olmadığı gibi, gayrimüslimler dahi on
milyon yoktur. Halbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üç yüz milyondan
ziyade iken, üç müdhiş kayd ile mukayyed (kayıtlı, bağlı) olup, ecnebilerin
istibdad-ı maneviyelerinin taht-ı esaretlerinde (manevi baskılarının esirliği
altında) ezilirler. Elbette acilen üçü veren ve âcilen üçyüzü kazananın
hasarat." etmediğini söyler.
"Gayrimüslimlerle nasıl müsavi
(denk) olacağız?" sorusuna insan hakları alanında eşitlik ilkesinin esas
olduğuna vurgu yaparak, "Müsavat ise fazilet ve şerefte değildir,
hukuktadır. Hukukta ise şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat karıncaya ayak
basmayınız dese, tazibinden (azap vermekten) men' ederse, nasıl benî-Âdem'in
(insanoğlunun) hukukunu ihmal eder?" diyerek devlet başkanı olduğu
dönemde, Hz. Ali'nin halktan bir Yahudi ile eşit koşullarda yargılanmasını ve
Kürtlerin övüncü olan Salâhaddin-i Eyyubî'nin yine halktan bir Hıristiyan ile
karşılıklı muhakemesini buna delil olarak getirir. Ermenilere karşı,
"İslam'ın adaletinin hakkı ile gösterilemediğini, şeriat dairesindeki
haklarının istibdadın kötü alışkanlıkları ve sonuçları sebebiyle
verilemediğini..." belirterek özeleştiri yapar.
"Ermeniler bize düşmanlık edip hile ve hıyanet ediyorlar.
Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?" sorusuna, "Düşmanlığın
sebebi olan istibdat (baskıcılık, saltanat) öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk
hayat bulacak. Size bunu kat'iyen söylüyorum ki, şu memleketin saadeti ve
selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir (bağlıdır). Fakat
mütezellilâne (zillet içinde) dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi (milli
onuru) muhafaza ederek, musalâha (barış) elini uzatmaktır. Bir şey
söyleyeceğim: Eğer mümkündür, Ermeniler birden sahife-i vücuttan (varlık
aleminden) silinsin. Olabilir; yalnız, size husumetin (düşmanlığın) bir faydası
olsun. Yoksa mutlaka husumet zarardır. Halbuki Âdem (as) zamanından, yolda
arkadaşlık eden bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevali (yok olması) değil,
belki küçük bir kavmin mahvı dahi imkânsızdır. Ömerdılan kabilesi bin senedir
yine Ömerdılan'dır.
'KOMŞULUK, DOSTLUĞUN KOMŞUSUDUR'
Hem de onlar uyanmışlar; siz uykudasınız, rüya görüyorsunuz. Hem
de fikr-i milliyetle müttefik (birleşmiş) ve kavîdirler (kuvvetlidirler); siz,
ihtilâfla (sürtüşmelerle) şimdilik boşsunuz. Hem de galebe etmek istiyorsanız;
onların sizi mağlup ettiği silah ile yani akıl ile, fikr-i milliyet (milliyet
fikri) ile, meyl-i terakki (yükselme meyli) ile, temayül-ü adalet ile (adalete
yönelmekle) mağlup edebilirsiniz.
Hem de dostluğun sebebi vardır. Zira komşudurlar. Komşuluk,
dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyat
tohumlarını topladılar, vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur,
terakkiye ikaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyar ediyorlar (uyandırıyorlar).
İşte şu noktalara binaen, onlarla ittifak etmek lazımdır. Hem de bizim
düşmanımız ve bizi mahveden, cehalet ağa ve oğlu zaruret (fakirlik) efendi ve
hafidi (yardımcısı) husumet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin
(bozguncunun) kumandası altında yapmışlar." diye sosyal bağların ve
zamanın gereğinin Ermenilerle ittifak etmek olduğunu belirterek, bunun zıddına
oluşan düşmanlıkların, Kürtlerdeki, cahillik, fakirlik ve düşmanlık
hastalıklarından kaynaklandığını belirtir.
Özelde Kürtlerin, genelde İslam toplumlarının en büyük
düşmanlarının cahillik, fakirlik ve ihtilaflar olduğunu, cahilliğin İslam ile
aydınlanmış bilgi, fakirliğin sanat, tarım ve ticarete verilecek önem ile ve
ihtilafın, sürtüşmelerin ise ittifak, birlik silahlarıyla yenilebileceğini
söyler. "Amma, komşularımız ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevk eden
Ermenilerle kemal-i memnuniyetle dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette
fenalık var. Husumete vaktimiz yoktur." der. Milliyet fikri ile uyanmış bir
Ermeni'nin himmetinin, gayret ettiği şeyin bütün milleti olduğunu, sanki
milletinin küçülerek ona dönüştüğünü ve onun kalbinde yerleştiğini söyler. Bu
şekilde uyanmış, yüksek düşünen bir Ermeni'nin, kolaylıkla hayatını, ruhunu
milleti için feda edebileceğini belirtir. "Ermeni fedaileri o kadar
fenalık ettikleri halde, şimdi en muteber onlar oldular. Zehirlerine tiryak
(ilaç) nazarıyla bakıldı." sorusuna ise, "Yaptıkları kötü işlerin
gizli toplumsal bir yarayı açığa vurduğunu ve İkinci Meşrutiyet'in ilanı gibi
bir iyiliğin oluşmasına katkı yaptığını, ancak bundan sonra onların da eski
yanlışlarından vazgeçmeleri gerektiğini..." söyler.
İkinci Meşrutiyet'ten sonra Ermenilerin kaymakam ve vali
olmalarını yadırgayan bir soruya ise Meşrutiyet'in milletin hâkimiyeti
olduğunu, hükümetin vali ve kaymakamının ise ücretli hizmetkârlar olduğunu
söyleyerek, saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi kaymakam ve vali de
olmalarında bir sakınca olmadığını belirtir. Netice olarak, etik yönüyle ve
inancımızdan gelen bir zorunluluk olarak, tüm gayrimüslimler ve Ermeniler,
Müslümanlar için canı, malı, ırzı bizlerin zimmetinde olan vatandaşlarımızdır.
Değil onlara karşı ırkçı yaklaşımlarla dışlayıcı, ürkütücü bir tavır almak,
aksine onlara yönelik ayrımcı muamelelere karşı yanlarında olmak bizlere
yakışandır.
Osmanlı'nın son dönemlerinde, Batı'dan gelen ırkçılık
virüsünün toplumun içine girmesiyle Türklere "ırkçılık" aşılayanlar,
Araplara giderek "Arapçılık", Ermenilere ise "Ermenicilik"
aşılamışlardır. Toplum olarak aynı menfur odakların oyununa gelmiş, bazı
çetelerin yaptığı zulümler sebebiyle, bu zulme katılmamış, hatta taraftar bile
olmayan insanlara yerlerinden yurtlarından edilerek büyük bedeller
ödetilmiştir. Daha sonra Varlık Vergisi mezalimi ve sonrasında 6-7 Eylül
Olayları ile tüm gayrimüslimler gibi Ermenilere de ciddi acılar yaşatılmıştır.
"Bütün bunları derin devlet yaptı!" bahanelerinin arkasına saklanarak
kendimizi aklayamayız. Hrant Dink'in katli sonrasında muhterem eşi Rakel
Hanım'ın dediği gibi "bir çocuktan katil çıkaran" ortamı, havayı,
anlayışı sorgulamamız gerekir. Medeni bir topluma yakışan, geçmişin hataları
üzerinden kan davası gütmek ve acıları yarıştırmak değil, karşılıklı empati ile
yanlışlarla yüzleşmek, geleceğe dönük barış içinde yaşanacak bir iklimi inşa
etmektir. İmparatorluk bakiyesi çok dinli, çok dilli bir toplumun devamı olmak
yönüyle bu konuda tarihi altyapı vardır. Yeter ki, başkalarını aşağılamayı esas
yapan ırkçı düşünceleri, zihin dünyamızdan ve şuur altımızdan tümüyle çıkartıp
bu virüsten temizlenebilelim...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.