Leyla İpekçi
Bu toprakların gayrimüslim yerlilerini yabancı gibi görme
refleksimiz Cumhuriyet tarihiyle neredeyse yaşıt. Sadece onlara değil, kendini etnik kökeniyle tanımlayan
herkese yöneltilen 'öğrenilmiş' bir bakıştır bu. Hangi kesimden, hangi
topluluktan olursak olalım, bu ülkenin resmî ideolojisi bizi tektipleştirmeyi
zihinaltımızda başarmıştır. Bununla da kalmayıp farklılıklarımızı bir çatışma
aracı olarak bize karşı kan dökme pahasına kullanmaktan hiç kaçınmamıştır.
"Türk oryantalistlerin, Kürtleri Türkleştirme
projeleri, Batılıların yerlileri terbiye etme projelerinden daha fazla bir
zaman sürmüştür." diyordu yazar Orhan Miroğlu: "Fırsat bu fırsat Türk
edebiyatındaki oryantalizmi tartışmak lazım." Araya epey vakit girdi ama
Yakup Kadri'nin Yaban (1932) romanından hareketle, sivil anayasa yapmaya
çalıştığımız bugünlerde (hatta şu an Abant'ta anayasada kimlik ve vatandaşlık
mevzularını tartışmaktayken) bu algımızın temellerinin atıldığı dönemin
edebiyatına bakmakta fayda olduğunu düşündüm.
Bu toprakların evladı olan her halk, her inanç, köken
için az ya da çok verilebilecek bir örnek çünkü. Eğer çoğulcu bir medeniyet
olmanın imkânları bizi yeniden ilgilendiriyorsa, bu medeniyetten nasıl bir
zihin yapısıyla vazgeçirildiğimizi anlamak için de Yaban romanı iyi bir örnek.
Ahmet Celal, savaşta tek kolunu yitirmiş bir askerdir.
İstanbul'dan bir İç Anadolu köyüne gelmiştir. Kendisi bu aksaklığını bir şeref
payesi olarak benimserken, "sağ kolumu ben onlar için kaybettim"
dediği köylülerin buna hiç takılmamasının nedenini çok geçmeden anlar:
"Burada sakatlık hemen herkese mahsus bir hal gibidir." Dahası,
köylünün kendisinden "kolu yok bir adam" şeklinde bahsettiğini
duyunca bozulur. Onların gözünde entelektüel kimliğinin pek bir anlamı
olmadığını kavrayamaz.
Etrafı çevreleyen dağlara bakıp tepeleri birer ura, boz
toprağı çürümüş ve pıhtılaşmış bir şeye, Porsuk Çayı'nı ise ılık bir cerahate
benzeten A. Celal, engin ve kurak ovaların korkunç genişliğini hissetmekten hiç
kurtulamayacağını söyler. Anadolu köylülerini Berna Moran'ın saptadığı gibi
binbir değişik hayvana ve bitkiye benzetir: Kendi yuvasında kunduza dönmüş
köylüler; vücudu bir meşe kütüğünden farksız kadın, merhametsiz bir üvey anaya
benzeyen toprak; sakat bir keçiye, Mısır tavuğuna, bir tarla faresine, dayak yemiş
kediye benzeyen köylüler; hatta yeni doğmuş bebek bile kımıldadıkça bir büyük
solucan kümesini andırır.
Zaten işgalci güçlerini de zalimliklerine göre değil
'milliyet'leriyle topluca yargılamayı ihmal etmemiştir: "Ne terbiye
görmemiş, ne galiz, ne iğrenç, ne çirkin bir goril sürüsü! (...) Kaç defa
bunları önüme katarak kendi ormanlarına doğru sürmek arzusu duymuşumdur."
Genç köylü İsmail'den şöyle yakınır A. Celal bir gün:
"Ona dostluk ve sevgi göstermiyor muyum? Eski çamaşırlarımı hep ona
vermiyor muyum? Avucunda ikide bir paralar sıkıştırmıyor muyum? Yaptığım
iyiliklerin hiçbiri onu bana meylettirmiyor."
Göz koyduğu köylü kızıyla birlikte olma hayallerini ise
şu sözlerle ifade eder: "Ve Emine'yi konuşmaktan men ederdim. Yalnız, sık
sık gülmesine ve hayreti, öfkeyi, inadı, şuhluğu ifade eder nidalar
koyuvermesine izin verirdim. (...) Ben yerken, çalışırken veya kahvemi içerken,
onun ayakta beklemesini hoş görürdüm. (...) Emine'm, o da bir Van kendisinden
daha akıllı değildir. Bunun konuşmasının öbürünün miyavlamasından farkı
ne?"
Köylünün sefaleti ve cehaletinden aydını sorumlu tutmakta
haklı olan A. Celal, kendi bilinçaltından kaynaklanan çarpıklıklarla yüzleşmeyi
deneyecek kadar uzun bir süre köyde yaşadığı halde köylülerle ilişkisinde bir
ilerleme kaydedemez. Bir gün olsun onlarla kahvede oturmadığı, camiye
gitmediği, onlarla gündelik hayatın içinden ilişki kurmadığı için çekinir ondan
köylüler.
Köydeki süreç bir "geriye doğru gelişme"dir
onun nazarında. Köydeki pisliğin herkese sirayet ettiğini gördükçe, çevrenin
kişi üzerindeki etkisine bağlar bu geriye doğru gelişmeyi. (Pislik olarak
tanımladıklarına örnek: Köylü her nevi hububatı aynı çeşmenin yalağında yıkayıp
ayıklıyor. Çocuk beziyle meyveyi bir arada çalkalıyor çeşmede.)
Aydınları köylüleri ihmal ettiği için eleştireceğim diye
yola çıkan bir aydının, kendini yerli addetmesine rağmen memleketine ne kadar
yabancı düştüğünün -ve daha da düşeceğinin ipuçlarını taşıyan bir romanıdır bu.
Onların henüz Osmanlılıktan soyunup kendilerine Türk diye bir milliyet adı
almamaları da hakir görülür kahramanımız tarafından. Romanın bir yerinde,
"Çevre değişmedikçe, insanın değişmesine imkân yoktur." diyerek
sürdürür: "Bu küçük mülahazadan Türkiye'deki yenilik ve garpçılık
hareketlerinin neden başarısızlığa uğradığı sorununa kadar çıkabiliriz."
2010'larda, bu pozitivist bakışın bize ne kadar pahalıya
patladığı artık hepimizce malum. Yaban, bize çoğulcu bir medeniyeti
içselleştirmiş ve yerliliğinin şuurunda olan bir aydının nasıl olmaması
gerektiğini, oryantalist seçkinci dilin tuzaklarına düşme pahasına
göstermiştir.
l.ipekci@zaman.com.tr
http://twitter.com/Leyla_Ipekci
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.