Bundan 103 yıl önce tam bu günlerde, İstanbul’da tarihe
“31 Mart Vak’ası” veya “31 Mart Olayı” olarak geçen ayaklanma patlak vermişti… Kilikya
(Adana havalisi), Ermeni nüfusun yoğun olduğu, ancak 1894-96 çatışmalarında
zarar görmemiş bölgelerden biriydi. Zengin bir liman bölgesi olan Adana’nın 550
binden biraz fazla olan nüfusunun 60 bin kadarı Ermeni, 25 bini “Arap Uşağı”,
10-15 bini Rum, geri kalanı, yani 450 bin kadarı da Müslüman/Türk’tü. Ancak bu
kesimler arasında en zengini Ermenilerdi. Adana’daki pamuk tarımı ve ticaret
Ermenilerin elindeydi. Meşrutiyet’in ilanı bölgede zaten hassas olan dengelerin
bozulmasına neden olmuştu. Müslüman-Türk kesim, artık “millet-i hâkime”
olmadıkları için rahatsızdı. Ermeniler ise verilen haklardan tatmin olmamış,
daha fazlasını elde etmenin yollarını arıyordu.
*************
Bundan 103 yıl önce tam bu günlerde, İstanbul’da tarihe
“31 Mart Vak’ası” veya “31 Mart Olayı” olarak geçen ayaklanma patlak vermişti.
Olay, bugün kullandığımız Milâdî Takvim’e göre 13 Nisan 1909 günü, o tarihte
kullanılan Rumî Takvim’e göre ise 31 Mart 1325 günü başladığı için böyle
adlandırılmıştı. 11 gün süren isyanın lider kadrosu doğru dürüst soruşturma
yapılmaksızın idam edildiği ve İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) arşivleri
günümüze kadar ulaşmadığı için olayın arkaplanını hâlâ tam bilmiyoruz. Ancak ön
yüzde, İTC’yi sevmeyen sabık Sadrazam “Monarşist” Kâmil Paşa, hem İTC’ye, hem
Saray’a karşı olan “ademimerkeziyetçi” Prens Sabahaddin’in Ahrar Fırkası;
iktidara tamamen el koymak isteyen İTC; halkın dinî duygularını tahrik eden
Derviş Vahdetî ve Nakşibendîlerin kontrolündeki İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti;
Meşrutiyet’le birlikte ayrıcalıklarını yitirmekten korkan medreseli softalar;
Arnavut asıllı askerler arasındaki milliyetçi unsurlar, ulema veya asker
kılığına girmiş yerli ve yabancı ajanlar gibi değişik aktörler vardı. Ancak,
planlayıcısı kim olursa olsun, sonuçta kazançlı çıkan ordu ve İTC olmuştu.
İsyan bastırıldıktan sonra, Abdülhamid tahttan indirilerek Selanik’e sürgüne
gönderilmiş, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasından beri siyasetten uzak tutulan
ordu yeniden siyasete ağırlığını koyarken, İTC adım adım iktidarı ele geçirmeye
başlamış, 23 Ocak 1913 tarihindeki Babıâli Baskını ile de otoriter rejimini
kurmuştu.
Resmî tarihe göre “irticai” bir kalkışma olan 31 Mart
Olayı’nı ve gayrı resmî tarihe göre “darbeciliğin miladı” olan Babıâli
Baskını’nı bu sayfalarda (sırasıyla 6 Nisan 2008 ve 24 Ocak 2010’da)
anlatmıştım. Bu haftaki konumuz, 31 Mart Olayı ile eş zamanlı olarak Adana’da
yaşanan olaylar. Osmanlı yöneticilerinin deyimiyle “Adana İğtişaşı”
(karışıklığı), yerel hükümet temsilcilerinin deyimiyle “Adana Vak’ası”, Ermeni
kaynaklarına göre “Adana Faciası”, misyoner kaynaklarına göre “Adana Katliamı”.
Bu yazının, her yıl ocak ve nisan aylarında zoraki biçimde hatırlanan Ermeni
Meselesi ile ilgili belleğimizi tazelemesini umuyorum.
Çukurova’da zorlu mevsim
Kilikya (Adana havalisi), Ermeni nüfusun yoğun olduğu,
ancak 1894-96 çatışmalarında zarar görmemiş bölgelerden biriydi. Zengin bir
liman bölgesi olan Adana’nın 550 binden biraz fazla olan nüfusunun 60 bin
kadarı Ermeni, 25 bini “Arap Uşağı”, 10-15 bini Rum, geri kalanı, yani 450 bin
kadarı da Müslüman/Türk’tü. Ancak bu kesimler arasında en zengini Ermenilerdi.
Adana’daki pamuk tarımı ve ticaret Ermenilerin elindeydi. Meşrutiyet’in ilanı bölgede
zaten hassas olan dengelerin bozulmasına neden olmuştu. Müslüman-Türk kesim,
artık “millet-i hâkime” olmadıkları için rahatsızdı. Ermeniler ise verilen
haklardan tatmin olmamış, daha fazlasını elde etmenin yollarını arıyordu.
Nisan ayının başları Çukurova için önemli günlerdi. Her
yıl olduğu gibi mart ayından itibaren pamuk çapası için çevre illerden gelen
çoğunluğu Kürt asıllı mevsimlik işçiler şehrin çeperlerinde konaklıyorlardı.
Arpa hasadı için ise civardaki Ermeni köylerinden işçiler gelmişti. 12 Nisan
1909 günü Ermeniler için çok önemli olan Paskalya Yortusu idi. 13 nisanda ise
Adana’da pazar kurulmuştu. 14 Nisan 1909 günü Doğu vilayetlerinde çalışan
Amerikalı misyonerler yıllık toplantıları için Adana’ya gelmişlerdi.
İşte böylesi yoğun ve heyecanlı günlerde, şehirde nasıl
olduğu hâlâ tam olarak bilinmeyen bir nedenle iki toplum birbirine girdi.
Ermeniler, 31 Mart Olayı’nı bastırmak üzere Selanik’ten gelen Hareket Ordusu
olaylara müdahale edecek diye ikna edilerek ellerindeki silahları yerel yöneticilere
teslim ettikten sonra katliam şiddetlenmiş, 23 Nisan 1909 günü Hareket
Ordusu’nun bir bölüğü şehre girdiğinde ise ortalık kan gölüne dönmüştü. Şiddet
olayları buna rağmen durmadı. Sadece Adana’da değil Misis, İncirlik, Ceyhan
(Hamidiye), Osmaniye, Tarsus, Sis (Kozan) kazalarında da sürdü. 25 nisanda
Adana’da bazı Ermeni gençlerinin askerî kışlaya silahlı saldırıda bulunması
üzerine Adana’da yeni bir alevlenme yaşandı. Ardından kan gövdeyi götürdü.
Meclis heyeti gönderiliyor
Nisan ayı sonunda Vali Cevad Bey ve Ferik Mustafa Paşa
azledildi. Yeni Vali Babanzade Zihni Paşa’nın yaptığı ilk tahkikat sonunda ölü
sayısı yaklaşık 1.900 Müslüman, 1.500 Hıristiyan olarak verildi. (Ancak daha
sonra gerçek sayının daha çok olduğu anlaşılacaktı.) Zanlıları yargılamak üzere
biri Adana’da diğeri Cebel-i Bereket’te (Osmaniye) olmak üzere iki Divan-ı
Harb-i Örfi kuruldu. İstanbul’dan da iki heyet gönderildi. Heyetlerden biri
Mersin Mutasarrıfı Esad Bey başkanlığında Şûra-yı Devlet üyesi Faik Bey ile
Cinayet Mahkemesi üyesi Artin Mosmorciyan Efendi’den; diğeri ise Meclis-i
Mebusan üyeleri Yusuf Kemal (Tengirşenk) başkanlığında Tekirdağ Mebusu Hagop
(Agop) Babikyan, Arif Bey ve Musdikyan Efendi’den oluşuyordu.
Mahkemeler ve heyetler işe koyuldular. Ermeni çevrelerine
göre Bağdadizade Abdülkadir adlı biri Müslümanları Ermenilere karşı
kışkırtmıştı. İki Ermeni gencin öldürüldüğü 13 nisandan beri Müslümanların
dükkânlarına bir zarar gelmemesi için beyaz tebeşirle işaretlenmesi, hükümet
yetkilileri de dahil bütün Müslümanların fes yerine sarık giymeleri, Payas
Hapishanesi’nden üç bin tutuklunun silahlandırılarak salıverilmesi, Ermeni
tarafınca olayların kasıtlı ve planlı olduğunun karinesi olarak görülüyordu.
Türklere göre ise suçlu 12.-14. yüzyıllar arasında Adana
havalisinde varlığını sürdüren Kilikya Ermeni Krallığı’nı yeniden kurmak için
Ermenileri kışkırtan Hınçak Partisi’ne yakın duran Piskopos Muşeg Seropyan’dı.
14 nisan günü taraflar arasında arabuluculuk yapmaya çalışan İngiliz Konsolos
Yardımcısı Doughty-Wylie ise Müslümanların hepsinin olaylara karışmadığını,
hatta bazı Müslümanların Ermenileri koruduğunu anlatacaktı.
Meclis-i Mebusan heyetinden Yusuf Kemal Bey hatıratında
(sadeleştirilmiş Türkçe ile) şöyle demişti: “Yabancı müdahalesi sayesinde ayrı
bir krallık kurmak amacıyla girişilmiş bir Ermeni ihtilaline kesinlikle
inanmam. Eğer böyle bir amaçları olsaydı, topluca dağa çekilir, oradan
kendilerini savunabilirlerdi (...) Bundan başka revolver ve av tüfeklerinden
başka bir şeyle silahlı olmayan Ermenilerin gelişkin Osmanlı ordusuna karşı
gelebileceklerini varsaymak saçma olur. Yabancı müdahaleye gelince, biraz siyasetten
anlamak, böyle bir fikrin saçmalığını kanıtlamaya yeter. Müslümanlara gelince
onların pek çoğunun, hükümetlerinin, yaşamlarının, dinlerinin tehlikede
bulunduğuna gerçekten inandıkları düşüncesindeyim. Cehaletleri böyle bir
durumun olanaksızlığını anlamayacak kadar çok idi. İçlerinden birçoğu
Ermenilerce verilen küstahça söylevlerle kışkırtılmış (...) bundan başka yağma
hırsı çevrenin çapulcularını çekmişti.”
Cemal Paşa Adana’da
Uzun bir süreçten sonra, tutuklu bulunan 130’u Müslüman,
95’i gayrımüslim (çoğu Ermeni) 225 kişiden, dokuz Müslüman, altı Ermeni suçlu
bulunarak 10 Haziran 1909’da idam edildi. Ancak idamlardan sonra da olaylar
devam etti, ortalık ancak, ağustos ortalarında Adana’ya vali olarak atanan
Cemal Paşa’nın 47 Müslüman ile bir Ermeni’yi daha idam ettirmesinden sonra
duruldu.
Olaylarda kaç kişinin öldüğü hâlâ bilinmiyor. Çünkü Yusuf
Kemal Bey ve Hagop Babikyan görüş ayrılıkları yüzünden raporlarını
hazırlayamamışlar; bir süre sonra da Babikyan evinde şüpheli biçimde ölmüştü.
Adana Piskoposluğu’nun raporuna göre 17.844, Patrikhane’nin Adana’ya gönderdiği
heyete göre 21.236 ölü (Ermeni?) vardı. Ayrıca kiliseler, okullar, tiyatro
binaları, değirmenler, camiler, han ve oteller, evler, dükkânlar hasar
görmüştü. Almanya’da yayımlanan Frankfurter Zeitung gazetesinin 20 Haziran 1909
tarihli nüshasında çıkan bir asker mektubunda ise “Kanları Adana sokaklarında
akan 30 bin gâvur köpeğini öldürdük” deniyordu.
Cemal Paşa da anılarında, Adana’da 17 bin Ermeni ile
1.850 Müslüman’ın öldüğünü yazacaktı. Ölümünden sonra Babikyan’ın evine giden
bir Ermeni ve bir Türk mebus Babikyan’ın raporunu mühürleyerek resmî olarak
yayımlanana kadar eşine teslim etmiş, ancak bir grup Ermeni mührü kırarak
mektubun bir kopyasını almıştı. 1912 yılında Kilikya gazetesinde yayımlanan bu
kopyaya göre Adana İğtişaşı’nda hayatını kaybeden Ermeni sayısı 21 bindi.
Hangi rakam doğru olursa olsun, ortada büyük bir
katliamın olduğu açıktı. Cemal Paşa yaraları sarmak için kolları sıvadı.
Yıkılan binaların onarımı için bir komisyon kurdu, 200 bin lira banka kredisi
buldu. Bu sayede Müslüman ve Ermeni mahalleleri yeniden ayağa kalktı, bir süre
sonra da şehir tekrar eski günlerine döndü. Bu arada ilginç bir durum da şuydu:
1895’te Fransa’nın Ermenilere karşı sorumluluğuna dair ateşli konuşmalar yapan
J. Jaures, A. France ve J. Clémenceau, Adana olaylarının haberleri geldikten
sonra ya açık ya da örtük bir şekilde 1908 Devrimi’ne güvenmek gerektiğini
savunmuşlardı. O günlerde en önemli hedefleri Osmanlı İmparatorluğu’nun yabancı
ülkelerle ticaretinden daha büyük pay olmak olan ABD’nin tavrında da bir
değişiklik olmamıştı.
İttihatçı-Taşnak kopuşu
Ancak Adana olayları, 1908’de II. Abdülhamid’e
Meşrutiyet’i ikinci kez ilan ettiren İTC-Taşnak ittifakında ciddi bir kırılmaya
neden oldu. Taşnaklar içinde bazı kesimler olayların liberaller, dinciler ve
Abdülhamid arasında kurulan bir ittifakı sorumlu tutarken, bir grup doğrudan
İTC’yi suçluyordu. Bunun ilk meyvesi parti içindeki Rusya yanlılarının
(ayrılıkçı radikallerin) güçlenmesi oldu. Taşnaksutyun’u İTC’nin politikalarına
fazla bel bağlamakla suçlayan Hınçakçılar da biraz mevzi kazandılar.
Taşnaksutyun’un 1909 ağustosunda yapılan V. Kongresi’nde
bu durum uzun uzun tartışıldı ve birlikçiler galip geldi. Sonuç bildirgesinin
ilk maddesinde İTC ile dayanışmayı devam ettirmek kararı alındı. İttihatçılar
ve Taşnakçılar yeni bir ittifak antlaşması imzalamak için Selanik’te biraraya
geldiler. İlk görüşme başarısız olduysa da İttihatçılar adına Mithad Şükrü
(Bleda), Dr. Nâzım; Taşnaksutyun adına Karekin Pastırmacıyan (nam-ı diğer Armen
Garo) ve Vahan Papazyan’ın yaptığı ikinci görüşmede “Vatanın hürriyeti, ülkenin
birliği ve toprak bütünlüğü için, anlaşmazlıkların ortadan kaldırılması ve
Osmanlı halkları arasında en iyi ilişkilerin kurulması için” İTC ve
Taşnaksutyun arasında tam anlaşma sağlandı. Bundan böyle partideki çatışmalar
Rusya Ermenileri ile Osmanlı Ermenileri arasında ya da genç kuşaklarla yaşlılar
arasında değil, sosyolojik kökenlere göre gelişecekti.
***
Abdülhamid’in
halli
İstanbul’da ve Adana’da olaylar bastırıldıktan hemen
sonra İttihatçılar Abdülhamid’i hal etmeye karar vermişlerdi. Hal fetvasının
ilk müsveddesini sarıklı mebuslardan Elmalı Hamdi Efendi (Yazır) hazırlamıştı.
Fetva Emini Hacı Nuri Efendi, fetva metnini imzalamak istememişti, çünkü
Padişah’a isnat edilen “31 Mart Olayı’na sebep olmak”, “dinî kitapları
yaktırmak” ve “devlet malını israf etmek” suçlarına katılmıyordu. Ama sonunda
imzalamak zorunda kaldı. Şeyhülislam’ın hal fetvasını padişaha okumak için Draç
Mebusu Jandarma Mirlivası Esat Toptani Paşa, Selanik Mebusu Emanuel Karasu,
Ermeni Katolik Cemaati temsilcisi Aram Efendi ve Ȃyan Meclisi’nden Gürcü Arif
Hikmet Paşa görevlendirilmişti.
Emanuel Karasu anlatıyor
Emanuel Karasu’nun Alman gazetesi Frankfurter Zeitung’un
30 Nisan 1909 günkü nüshasında çıkan mülakatına bakılırsa, 27 Nisan 1909 günü
Saray’ın girişinde kendilerini üç subay karşılamış, subaylar asker selamı
verdikten ve kendilerini kucakladıktan sonra heyeti içeri yollamışlardı.
Saray’da büyük bir sessizlik vardı. Tek ses heyetin adım sesleriydi. Nöbetçi
subaylardan Selanikli Salih Bey heyeti sarayın bahçesindeki ufak nöbetçi
kulübesine götürerek şapkalarını ve paltolarını burada bırakmalarını istemişti.
Emanuel Karasu “Burası benim için garip buluşma yeriydi. Aylar önce tutuklu
olarak buraya getirilmiş ve tam burada sorgulanmıştım. Kanun-i Esasi’nin ilan
edilmesinden kısa süre önce Abdülhamid’in askerleri tarafından yakalanıp buraya
getirilmiştim” diye devam ediyordu mülakatına.
Padişahı öldürecektik
Sultan’ın kaldığı köşkte Mabeyn Başkâtibi Cevad Bey
tarafından karşılanan heyetteki bir diğer üye Esad Paşa, “Bir ilanı bildirmek
için Sultan’ı görmek istiyoruz” demişti Cevad Bey’e. Devamını yine Emanuel Karasu’dan
dinleyelim: “[Esad Paşa’nın] Kardeşini Galata Köprüsü’nde kiralık katile
öldürtmesi nedeniyle, Abdülhamid’den öldüresiye nefret ettiğini biliyorum.
Bundan dolayı Sultan’ın karşısında heyecanını kontrol edemeyip patlamasından
korkuyordum. Fakat sakin görünüyordu. Abdülhamid sürekli olarak silah taşırdı
ve bir suikasttan korktuğu anda bunu kullanmaktan çekinmeyecekti. Ani bir kol
hareketiyle pek çok masum insanı öldürttüğünü biliyoruz. İyi bir nişancı olarak
tanındığından, kendimizi korumak için tabancamızın kınını açtık; böylelikle
tabancamızı kolaylıkla çıkarabilirdik. Bu bize güven verdi. Sultan eğer bize
bir silah çekerse, kendisini birkaç saniye içinde öldürecektik.”
Padişaha “sen” mi dediler?
Abdülhamid’in heyeti gördüğünde “bir Türk padişahına, bir
İslam halifesine hal kararını bildirmek için bir Arnavut, bir Yahudi, bir
Ermeni’den ve bir nankörden başkasını bulamamışlar mı?” dediği rivayet olunur,
ancak olayın tanıkları bu ifadeleri doğrulamazlar. Emanuel Karasu’ya göre küçük
oğlu Abdürrahim ile salona gelen Abdülhamid korkulu gözlerle ve çaresizlik
içinde heyete bakmıştı. Esad Paşa kaba bir Arnavut lehçesiyle “Milletimizin
Şeyhülislam’ın verdiği fetvayla seni tahttan indirdiğini sana bildirmek için
geldik” deyince Abdülhamid ürkmüş, yüzünde ve vücudunda bir ürperme görülmüştü.
Padişaha “sen” diye hitap edildiği, Abdülhamid’in son Mabeyn Başkâtibi Ali
Cevad Bey’in fezlekesinde de belirtiliyordu. Abdülhamid tebligatı duyduktan
sonra derin bir yeis ifadesiyle sekiz on saniye suskun kaldıktan sonra
“Milletin arzu ve amalinden zerre kadar inhiraf etmem,” diyecekti. Böylece
“milletin arzu ve amali” ilk kez padişahın yetkilerinin kısıtlanmasının
gerekçesi olmuştu. Abdülhamid önce Çırağan Sarayı’nda ikamet etmek istediğini
söylemiş, İttihatçılar bunu kabul etmeyerek kendisini Avrupa’ya göndermek
istemişler, Avrupa’yı da Abdülhamid kabul etmeyince, ailesi ve hizmetlileri ile
birlikte Selanik’te Alatini adlı bir İtalyan un tüccarının köşkünde (Alatini
Köşkü, sonradan Ordu Köşkü diye anılacaktı) mecburi ikamete tabi tutulmuştu.
Abdülhamid’in yerine Veliaht Mehmed Reşad Efendi’nin
padişah ilan edilmesinden sonra İTC iktidara yerleşmeye başladı. 5 Mayıs
1909’da kurulan Hüseyin Hilmi Paşa kabinesinde cemiyetten bakan yoktu ama
Hüseyin Hilmi Paşa’nın temmuz ayında kurduğu kabinede Talât Bey Dâhiliye
Nazırı’ydı. Bu tarihten itibaren hükümet işleri İTC Merkez Komitesi’nin eline
geçmeye başladı.
Abdülhamid’e gelince; İddialara göre, her tarafı sıkı
sıkıya kapatılmış olan Alatini Köşkü’nde halı veya kilim parçası dahi
bulunmadığı gibi, başlangıçta Abdülhamid ve ailesi yerde yatmak zorunda
kalmıştı. Daha sonra ikamet şartları nispeten düzelecek, hükümet kendisine bazı
şirket hisselerini ve Osmanlı Bankası’ndaki parasını teslim edecek, ancak
gazete bile okumasına izin verilmeden, toplumdan tecrit edilmiş şekilde
yaşayacaktı. Bu durum, I. Balkan Savaşı sırasında Selanik’in elden çıkması
üzerine Abdülhamid’in İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’na nakline kadar böyle
sürdü. Abdülhamid 10 Şubat 1918 günü bu sarayda son nefesini verdi.
Özet Kaynakça: Meltem Toksöz, “Adana Ermenileri ve 1909
‘İğtişaşı’”, İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri, Bilimsel
Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları, İstanbul Üniversitesi Bilgi Yayınları, 2011,
s. 153-162; Yusuf Kemal Tengirşenk, Vatan Hizmetinde, Bahar Matbaası,
1967;Hatıralar, Cemal Paşa, Hazırlayan: Alpay Kabacalı, Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları, 2001; Necmettin Alkan, “II. Abdülhamid’in Tahttan
İndirilmesi”, Toplumsal Tarih, Nisan 2008, S. 172, s. 22-28; Ziya Şakir, Sultan
Abdülhamid’in Son Günleri, Çatı Kitapları, 2006; Atıf Hüseyin Bey,Abdülhamid’in
Sürgün Günleri, Yayına Hazırlayan: M. Metin Hülagü, Timaş Yayınları, 2010.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.