Daha önce bir bölümü yayınlanmış olan makalenin bu son bölümünde
ağırlıkla Öcalan ve önderliğindeki Kürt hareketinin bakışı irdeleme konusu
olacak. Ama öncelikle yine 1915-1938 bağıntısı ile Türk siyasetinin açmazlarına
dair değerlendirmeyi tamamlamaya çalışacağım.
DERSİM 38'İN 1915'LE KOPMAZ BAĞLARI
1915'in Dersim 38'e göre daha fazla çekince yaratma durumunu irdelerken
ikisi arasındaki farklılıklardan hareket ettik. Burada ise daha çok benzerlik,
ortaklık ve bağıntılarından yola çıkarak iki soykırım arasındaki devamlılığa
dikkat çekmek istiyorum.
1937-38 imhası, 1915'in oldukça sınırlı bir alanda, fakat çapına göre
muazzam yoğunlukta ve yine düşmanca bakılan dinsel, etnik, kültürel çeşitliliğe
sahip halk grupları üzerindeki tekrarıdır. Ermenilerin tehcir ve kırımı için
uydurulan “ihanet, isyan, düşmanla işbirliği” suçlamalarına benzer şekilde,
Dersim Kızılbaş Zaza-Kürt ve Ermenilerinin imhasında da asılsız bir “isyan” imajı
çizilmiş, halkın bölük-pörçük meşru savunma niteliğindeki direnişi buna kanıt
gösterilmeye çalışılmıştır. Ermeni sorununda özerklik taleplerinden ve reform
dayatmalarından kurtulma arayışının topyekün imha seçeneğini teşvik eden bir
faktör olması gibi, Dersim sorununda da Osmanlı'dan beri gelen bölge halkının
fiili özerkliğine son verme arzusu önemli rol oynamıştır. 1915'de aydınlar ve
ileri gelen şahsiyetlerin ilk elden tutuklanması gibi Dersim'de de seyidler ve
aşiret liderlerinin tutuklanmasına önem verilmiş, yine her ikisinde öncelikle
silah toplama ihmal edilmemiş, böylece büyük imha sırasında halkın başsız ve
direniş gücünden yoksun olması hedeflenmiştir.
Bu benzerlikler bir yana, Dersim uygulamasındaki pek çok şey doğrudan
1915'in tecrübeleriyle hayata geçirilmiştir. İnsanları toplayıp ölüme
götürmenin tuzak yöntemlerinden tutalım, işlenen cinayetlerin biçimlerine ve
kurbanların trajik öykülerine kadar yığınla benzerlik görülür. Dersim'in kayıp
kızları ve kaderleri de 1915'te Ermeni kızlarının başına getirilenlerin küçük
çaplı bir tekrarıdır. Benzerlik birbiriyle bağıntısız olgular arasında da
görülebilir. Burada ise sıkı sıkıya bir bağıntı var. Anlamak için biraz
yakından bakalım:
Fırat'ın iki büyük kolları arasında yer alan Dersim, 1915 Ermeni kırımlarının
yoğun yaşandığı kazalar ve kanlı sürgün yollarıyla çevrilidir. Hemen kuzey
sınırında Kemah Boğazı büyük sürgün kafilelerinin boğazlandığı bir yer olarak
ünlenmiştir. Erzurum, Bayburt, Erzincan taraflarından getirilen Ermenilerin 25
bini burada kırılır. Fırat nehri Egin, Arapgir, Çemişgezek, Keban-Maden
kırımlarını da yüklenerek aylar boyu aşağılara ceset taşır. Dersim'in doğu
hatlarında Kiğı'dan Palu'ya, güney hatlarında Çarsancak ve Çemişgezek'ten
Harput'a uzanan sürgün yolları aynı şekilde kanlıdır. Murat nehri üzerinde
Palu'nun sekiz gözlü tarihi taş köprüsü devasa bir mezbaha gibi işletilir. Kiğı
ve Oxu'dan getirilen sürgünlerle birlikte 10 bin kişi de burada kesilmiştir.
Harput'ta Dzovk (Gölcük) gölü ve bir çok yer benzer katliamlara sahne olur ve
burası da “mezbaha vilayet” olarak ünlenir. Devletin elinin erişebildiği ölçüde
Dersim içlerinden de tehcire çıkarılan ve kırılanlar olur. Gelen felaketin
büyüklüğü önceden kestirilemediği için Ermeni halkı gafil avlandığı gibi,
Dersimli Kızılbaş dostları da tehcir sırasında onlara sahip çıkmada çekimser
kalırlar. Hatırlatmakta yarar var ki, Taşnak ve Hınçak partilerinin örgütlü
olduğu ve özsavunma hazırlıklarının azçok görüldüğü yerlerdeki Ermeni halkının
direniş potansiyeli de genellikle harekete geçirilememiştir. Örneğin Dersim'e
yakın Palu'nun Havav (Habab) köyü devletin direniş beklediği yerlerden biri
iken şaşılacak şekilde pasifize olur. Bunda tehcir planının çok sinsi
uygulanmasının rolü büyüktür. Dersim'e yakın diğer yörelerde bir tek Kıği'nin
Xups (Hupus) köyü ve kısmen de Kemah'ın Aşağı-Yukarı Pakariç (Pekeriç) köyleri
silahlı direniş gösterebilmiştir. Yedi gün boyunca köy etrafında mevzilenerek
çatışan Xupsluların önemli bir bölümünün Dersim'den göçle gelmiş Miraklı
aileler olması dikkat çekicidir. Pakariç ise daha sonra Berlin'de Talat Paşa'yı
cezalandıran Soğomon Teyleryan'ın köyüdür. Ama Dersim-Çarsancak köylerinde tek
tek dağa çıkma örnekleri dışında tehcire karşı direniş olmamıştır. Buna
karşılık tehciri takip eden aylarda Dersim kaçakların sığınağı haline gelir.
Dersimlilerin büyük çoğunluğu Birinci Dünya savaşında Osmanlı ordusuna
asker vermeyip Türk-Rus çatışmasında tarafsız davranmayı ve ancak kendi
sınırlarını korumaya yönelik tedbirler almayı benimser. Bunun istisnası olarak,
bölgenin daha çok kuzey-doğu hatlarında devlete milis vermekten Ermeni kırımına
katılmaya kadar olumsuz rol oynayan aşiretler de vardır. Gül Ağa komutasında
Osmanlı ordusuna yedeklenen Balaban aşireti, keza Çarekan, Şavalan, Kureşan,
Hormek, Lolan gibi bazıları kısmen de olsa bu kapsamda anılabilir.
Erzincan-Tercan arasındaki Balaban yöresi ile Pülümür ve Kiğı'nın büyük Ermeni
köylerine yönelik katliamlarda devletin resmi güçleri yanında bunlardan
yararlanıldığı anlatılır. Ama, o taraflardan kaçma imkanı bulan Ermeniler dahi
Dersim'in iç bölümlerine güvenli bir liman gözüyle bakarlar.
Özellikle geçişi kolay olan güney bölümlerinden Dersim'e firar olayı,
para karşılığında kılavuzluk yapanların da olmasıyla kitlesel bir hal alır.
Batı Dersim'de Ermenilere sahip çıkmasıyla tanınan etkili kişilerin başında
Koçan aşireti lideri İdare İbrahim gelir. Harput, Arapkir, Egin ve Çemişgezek
üzerinden bölgeye giriş yapan göçmenler Hozat ve Ovacık köylerine dağılır.
Koçan, Şemkan, Karabalan, Ferhadan, Abbasan, Maksudan, Beytan, Kerikan ve daha
başka onlarca aşiretin önde gelenleri ve halk yardımcı olur. Duruma göre ikili
davranmış olan Diyab Ağa'nın bile önemli sayıda Ermenileri kendi köyünde
sakladığı bilinen bir gerçektir. Güney-doğu Dersim sınırlarında Peri suyunun
iki yakasına yayılmış Hizol (İzol) aşiretine bağlı onlarca köy Palu ve Oxu
taraflarından perişan halde kaçan Ermenilere kucak açar. Bu mıntıkada sadece
Gollanlı Aziz Ağa'nın himayesinde 250 Ermeni bulunduğuna tanıklık edenler var.
Çarsancak ve Mazgirt üzerinden bir kısmı iç bölgelere geçerek Xıran, Alan,
Yusufan, Haydaran, Demenan, Kureşan aşiretlerine ait köylerde barınma imkanı
bulurlar.
Bahsedilen
dönem Dersim'de büyük bir devrimci kabarış yaşanır. Ermenilerin başına
getirileni gören Dersimli Kızılbaşlar kendi gelecekleri için de endişelidir.
Savaşın başından beri bekle gör pozisyonunda kalan Dersimlilerin önemli bir
bölümü yaklaşan Rus ordusuyla ittifak ihtimalini de gözeterek kendi
bölgelerinde kontrolü ele geçirmek üzere silahlı bir kalkışma içine girer. Dersimli
Miraklar ve sığınmacı Ermenilerden de katılanlar olur. Mart 1916'dan başlayarak
Doğu kesimindeki bir dizi aşiret Mazgirt, Kızılkilise, Pah, Pertek, Peri
merkezlerine saldırıp hükümet binalarını ve cephanelikleri ele geçirir. Batıda
ise bir kısım aşiret güçleri Hozat'ı kuşatır. Yatıştırma yöntemleriyle sonuç
alamayan İttihatçılar Miralay Deli Şevket kumandasında Harput'tan Dersim'e
büyük bir askeri taarruz başlatırlar. Onlarca aşiretin direniş güçleri
çarpışarak Xuti Dere ve benzeri dağlık alanlara çekilir. Dersimlilerin
güçlerini toparlayıp ayaklanmayı sürdürmelerinden çekinen İttihatçı liderler
gaddarlığıyla nam salan Deli Şevket Paşa'yı geri çeker ve tekrar sahte
vaatlerle avutma taktiklerini devreye sokarlar. 1916 yazında Ruslar Erzincan'ı
alınca Ermeni sığınmacıların Mercan dağlarından oraya aktarılma yolu açılır.
Aynı zamanda Rus ve Ermeni komutanları ile Dersim ve Koçgiri Kızılbaş Kürt
liderleri arasında görüşmeler olur. Bütün bunlar Türk yetkililerin istihbarat
raporlarına girmekte gecikmez.
Tehcir mağduru Ermenilere bireysel planda sahip çıkma örnekleri ülkenin
dört bir yanından gösterilebilir. Ender bazı yerlerde aşiret veya sülale
halinde, bir ağanın yada beyin ağırlığını koymasıyla koruyucu davrananlar da
olmuştur. Ama bölge olarak kapsamlı korumanın yegâne örneğini verebilen
Dersim’dir. İç Dersim’in yarı-bağımsız konumu bunun için elverişli bir zemin
oluştururken, Kızılbaş-Zaza-Kürt aşiretlerin Ermenilerle görece iyi olan
ilişkileri ve mazlumu kayırmaya yatkın hümanist özellikleri çekim merkezi
olmasını sağlar. Sığınan Ermeniler bir yıl kadar güvendikleri aşiretler
arasında korunur, sonra çokları halkın yardımıyla Rus denetimindeki Erzincan’a
geçer ve Rusların savaştan çekilmesini takiben Ermeni gönüllü birlikleri
eşliğinde Kafkas bölgesine ulaşırlar. Bu şekilde kırımdan kurtulan Ermenilerin
sayısı hakkında değişik tahminler yapılıyor. 30-40 bine varan tahminlerin
abartılı olduğunu düşünebiliriz, çünkü yakın çevrelerden o kadar Ermeni nüfusun
tehcirden kaçabilmiş olması pek mümkün değil. Ama bir kısım Dersimli
Ermenilerle beraber 10 bin civarında sığınmacının Kürt aşiretleri arasında
korunma bulduğunu söyleyen tanıklara inanmak gerekir. Bunu devletin Dersim
raporları da doğruluyor.
1918 yılında 2. Kolordu Komutanı olarak Kâzım Karabekir'in hazırladığı
Doğu Bölgesi Raporu'nda
Dersim'in bütün önemli aşiret reisleri hakkında fişleme notları yer alır. Çok
büyük bölümü devlet için güvenilmez sayılırken en fazla suçlama konusu yapılan
fiil 1915'deki “Ermeni kaçakçılığı” olmuştur. Ermenilerin korunması ve
Erzincan'a aşırılmasındaki rolünden uzunca söz edilen İdare İbrahim Ağa için
sonunda şöyle fetva verilmiş: “Acımaksızın katli farz olan batı Dersim'in en hain,
en şerir ve en şahsiyetsiz bir şakisidir” (Bkz: Faik Bulut, Dersim Raporları, s. 217).
Raporda onlarca aşiretin bir dizi liderleri tehcirden kaçan Ermenilere yardımcı
olmalarından dolayı suçlanmış ve fişlenmiştir. Raporun saydığı aşiret ve şahıs
isimleri 1915'e tanıklık eden Ermenice kaynaklardaki isimlerle önemli ölçüde
çakışıyor. Bu durum devletin sığınmacı Ermenileri Dersim içinden teslim
alamadığı 1915-16 yıllarında yoğun bir istihbarat yaptığını gösteriyor. Hozat
Mutasarrıfı Dersim aşiretlerinden “içlerindeki 10 bin Ermeniyi teslim
etmelerini” iki defa yazılı olarak talep eder, Kormışka köyünde toplanan Batı
Dersimli liderler bu çağrıları diplomatik dille olumsuz yanıtlayıp Ermenileri
saklamakta kararlı davranırlar. Sonraki gelişmelerden anlıyoruz ki, devlet bunu
ilerde hesaplaşmak üzere bir kenara yazmıştır.
1932'deki bir
çalışmasında Hasan Reşit Tankut, “Bugün bile Dersim’de bir Dersimli kadar
serbest ve mutlu yaşayan Ermeniler vardır,”diye yazmakta ve eklemekteydi: “Bunların
akıllıları, hele ağzı söz yapanları Dersim’de Türk düşmanlığını
güçlendirmektedir.” (H. R. Tankut, 2000, s. 79). 1938'de Dersim
soykırımının hemen ertesi Kıği'de bir konuşma yapan General Abdullah Alpdoğan
ise şöyle diyordu: “ Daha önce Tunceli'ye yerleşen gizli Hristiyan Ermeniler
vardı, bunlar adlarını değiştirmişler ve sanki Türkmüş gibi yaşamışlardı.
Dersim isyanında bunların parmağı vardı. Bunlar her türlü anarşinin,
kargaşanın, pisliğin içindeydi.” (aktaran Hüseyin Aygün, 2009, s. 79). Esasen
incelenirse, 1937'de Seyit Rıza'ları yargılayan mahkemenin iddianamesi ve
dönemin başka belgeleri de yoğun olarak Dersimlilerin içlerindeki Ermeniler
tarafından devlete karşı kışkırtıldıkları yolunda söylemlerle doludur.
1937'de Seyit Rıza'nın çadırında ele geçirildiği söylenen Ermenice
inciller, haçlar ve başka eşyalar Ankara Emniyet müdürlüğünde “suç unsurları”
gibi teşhir edildikten sonra gazetelerde “İşte din hokkabazı” manşetleriyle
hakaretler yağdırılır. Dökümü yapılan şeyler Seyit Rıza'nın son zamana kadar
korumaya devam ettiği Halvori Surp Garabet Manastırı'nın tarihsel değere sahip
kültürel varlıklarıdır. Manastırın keşişi ve yakın köylerde yaşayan Mirakyanlı
Ermeniler Seyid'in samimi dostlarıdır. Ordu Dersim harekatı sırasında bu tarihi
manastırı topa tutar, keşişin oğlunu yakalayıp işkence eder, Seyid'in
saklattığı eşyaları ele geçirir, manastırda bulunanları da onun hanesine
yazarak teşhir ederler. Seyit Rıza ve arkadaşlarını yargılarken bölgedeki
Ermenilerle her tür yakınlık ve ilişkilerini onların “hain Ermenilere alet
oldukları” yönünde suçlama konusu yaparlar.
Bu söylemler
devletin tehcirden geride kalan Ermenileri bir ölçüde potansiyel tehlike olarak
gördüğünü, fakat aynı zamanda bunu abartarak Dersim'i imha eylemine psikolojik
dayanak yaptığını düşündürüyor. Yani sadece Dersimlileri “isyana kalkışmış”
göstermek yetmiyor, 1915 ve sonrası yapılanları gerekçelendirmek için revaçta
olmuş “hain Ermeni” imajını da yeniden ısıtıp öne sürmek gerekiyor, ki hem
harekât sırasında askere ayrı bir gaddarlık motivasyonu olsun, hem de Türk
kamuoyunun bu ikinci vahşi imhaya alkış tutması daha bir kolaylaşsın...
1915'de Dersim'e
sığınan Ermenilerin bir kısmı burada yerli Ermenilere karışarak yaşamını
sürdürür. Devlet denetiminin olduğu kasaba merkezlerinde açık kimliğiyle
bilinen Ermeniler her yolla rahatsız edilerek göç ettirilir. Denetimin zayıf
olduğu köylerde yaşayabilen Ermeniler de göze çarpmamak için Alevi kimliğine
adapte olurlar. Ama o trajik süreçlere dair toplum hafızasını silmeye çalışan
devlet kendi hafızasını oldukça diri tutmuş, herşeyi kaydetmiştir. Türk Tarih
Kurumu eski başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun ifşa ettiği üzere devlet tam da
Dersim'i imha etmeye hazırlandığı 1935-37 arasında özellikle bu bölgenin
Alevi-Kürtleri içine karışan “Ermeni dönmeleri”ni ev ev tespit etmiş!.. Bu
bilgiyi 1938'in tanıklarından Kırganlı bir yaşlının şu ifadesiyle birleştirin:
“Esasta asker Dersim'den silah, vergi, askerlik ve Ermenileri istiyordu”!.. (M.
Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri, 1995, s. 232). Düşünebiliyor
musunuz? Aradan 20 yıl geçmiş, devlet halen daha tehcirden geriye kalan
Ermenilerin peşinde. Ve bu dinmek bilmeyen yok etme histerisi Dersim'in
topyekün mahvedildiği süreçte Ermeni nüfusun belirgin olduğu Halvori, Zımek
gibi yerleri çok özel hedeflemeyi ihmal etmiyor.
23 yıl arayla
iki soykırım travmasını üst üste yaşayan Dersimli Ermeniler iki sürecin iç içe
geçen halkasını oluşturur ve o bağı somutlaştırır. Ama aslında o bağ
Ermenilerin kendilerinden ibaret değildir. Onların Dersim'de tutunmalarını
sağlamış olan Kızılbaş Kürt halkı da iki süreç arasında köprü olmuştur. Ve hiç
mübalağasız diyebiliriz ki, Dersim'in öyle muazzam yıkıma uğratılmasında başka
şeylerin yanı sıra 1915'te Ermenilerin korunmasına duyulan hınç ve onun
hesabını da görme dürtüsü önemli bir rol oynamıştır. Bunu söylemek Dersim'in
kendi başına bir hedef olduğunu yadsımak anlamına gelmiyor. Dersim sorunu Osmanlı'dan beri vardı. Temelini
de devletin İslami karakterine uymayan kendine has Kızılbaş kültürü ile özerk
yaşama arzusu belirliyordu. Cumhuriyetin “laiklik” özenmesi Dersim'e düşmanca
bakışın özünde bir şey değiştirmemişti. Kemalist yönetim bir türlü hizaya
getiremediği ve “çıban başı” olarak nitelediği Dersim'i toptan imha yoluyla
bitirmek için fırsat kolluyordu. Ermeni faktörü olmasa da kendi etnik-kültürel
yapısı ve itaat etmeyen muhalif karakteriyle Dersimliler hedeflenecekti. Ama belki
o taktirde imha eylemleri bu kadar şiddetli olmayabilirdi. Bu anlamda faturayı
ağırlaştıran bir rol oynadığını söylemek mümkün.
Dersim “özür”ünü
dile getirdiği konuşmasının bir yerinde Başbakan Erdoğan da sözü 1915'e
getirmiş, fakat bunu tam tersi anlamda fikirler vermek için yapmıştır: Dikkatle
okuyalım: “Dersim'e yapılan operasyonlar bir isyanın bastırılması olarak
zihinlerde ve vicdanlarda meşrulaştırılmaya çalışılıyor. (...) Ama, ilk
mecliste Dersim mebusu olarak bizzat Atatürk tarafından davet edilen Diyap
Ağa'dan kimse bahsetmiyor. Dersim operasyonları sonucunda tutuklanan ve asılan Seyid
Rıza'nın 1915 olayları sırasında işgalci ordulara karşı savaştığından, dönemin
valisi tarafından da 'din ve namusuyla bize hizmet etti' denerek
şereflendirildiğinden kimse bahsetmiyor.” (R. Tayyip Erdoğan, 23 Kasım 2011)
Burada “1915
olayları”ndan bahisle verilen bilgi yanlış olduğu kadar gayet de haksız bir ima
içermiştir. Birinci
olarak Seyid Rıza “1915 olayları sırasında” Erdoğan'ın ima ettiği gibi Osmanlı
devletinin yanında değil, onun soykırıma uğrattığı ve kaçanların Dersim'e
sığındığı Ermeni halkının yanında olmuştur. İkinci olarak bütün savaş boyunca
Dersimlilerin büyük bölümü gibi tarafsızlığını korumuş ve ortaya çıkan
durumları esasen kendi halkının bağımsızlığı lehine değerlendirmek istemiştir.
Üçüncü ve son olarak, 1915'de değil, ancak 1918 başlarında devlet tarafından
kazanılarak kendi kuvvetleriyle Erzincan ve Erzurum üzerine yürütülmüş, fakat
bu da “işgalci ordulara karşı” değil; Rus ordusunun çekildiği aşamada zayıf bir
güçle kalan Ermenilerin temizlenmesine yönelik olmuştur. Yalnızca bu son
durumda, önceki pozisyonunun aksine Osmanlı ordusuna yedeklenmiş olduğu
doğrudur. Bu harekatın ayrıntılarını bilemiyoruz. N. Dersimi bazı Ovacık
aşiretlerini yanına alan Seyit Rıza'nın 13 Şubat 1918'de Erzincan merkezini ele
geçirdiğini, oradan da Deli Halit Paşa kuvvetleri ile birleşerek Erzurum'a
yöneldiklerini ve şehri işgal ettikten sonra Bayburt tarafından gelen Kara
Kazım Paşa'ya bırakarak Dersim'e döndüğünü belirtiyor.
Dersimi'nin
yazdıklarına bakılırsa Seyit Rıza Erzincan tarafında Kürtlerin can güvenliğinin
tehlikede olduğuna dair abartılı söylentiler yoluyla kandırılarak bu harekâta
yöneltilmiş. Ancak orada bir çok faktör var. Yakın zamanda Ekim Devrimi olmuş,
Sovyet hükümeti savaştan çekilme kararı almış, Osmanlı hükümetiyle Erzincan
Mütarekesini imzalamış, taraflarca ihlal edilmesi yasak bir güvenlik hattı
oluşturulmuştur. O bölgeyi Türk Ermenistanı olarak tanıyan ve göçmen
Ermenilerin yurtlarına dönüp savaş sonrası bir referandumla kendi kaderini
tayin etmesini öngören Lenin-Stalin imzalı bir dekret sözkonusudur. Erzincan
merkezli ve Kuzey Dersim'i kapsayan, Ermeni, Kürt, Türk temsilcilerden oluşan
bir de Şûra Hükümeti kurulmuştur. Aynı süre içinde Ermeni komutanı Murad Paşa
ile Dersim-Koçgiri liderlerinden Alişer arasında gelecek için ittifak arayışı
da olur. Ancak bu çok hayati öneme sahip sürecin değerlendirilmesi karşılıklı
güven ve anlayış eksikliği nedeniyle sürüncemede kalır. Nihayet Rus ordusunun
çekilmesi gündeme gelince, Dersimliler artık çok zayıf olacak Ermeniler yerine
kendi kaderlerini Osmanlı merkezi otoritesine bağlamayı tercih ederler. Bu
arada Osmanlı paşalarının yaptığı bir çok manipülasyon ve özendirici vaadler de
olmuş, sonuçta ikircikli olan Dersimlilerin bir kısmı kazanılmıştır. Aşiretlerin,
liderlerin zaman zaman merkezi otoriteye karşı gelip, zaman zaman işbirliğini
tercih etmeleri Dersim ve Koçgiri'de sıkça yaşanmış olgulardır.
Çok bilinen bir anektoda göre, Seyit Rıza'nın kirvesi de olan Ermeni
komutanı Bogos Paşa ağır yaralı olarak esir düştükten sonra son bir kez
kendisini görmek istediğini söyler ve ona şu serzenişte bulunur; “Kirvem,
Ben öleceğim ama yaralarımı göresin diye çağırmadım seni. Yüzüne karşı söylemek
istediğim bir sözüm var; yanlış yaptın! Bize yapılanlar yarın siz Kürtlerin
başına da gelecektir. Sözümü unutma, siz de sıranızı bekleyeceksiniz!”
(Aktaran Recep Maraşlı, yazışma notları).
Seyid
Rıza'nın hayatındaki en büyük yanılgı ve sonradan büyük pişmanlık teşkil
ettiğini tahmin edebileceğimiz bu durumun, tarihleri, olguları, hareket
saiklerini karıştırma yoluyla bugünden geçmişe bakışta Seyid Rıza ve
Dersimlileri Ermenilerin karşısına konumlandırmak için manipüle edilmesi de
ayrı bir uyanıklık oluyor. Daha da vahimi Dersim'de yapılanlar için “bir
isyanın bastırılması olarak zihinlerde ve vicdanlarda meşrulaştırılmaya
çalışılıyor” eleştirisini çok doğru şekilde yapabilen Başbakan'ın, iş 1915'e
gelince aynı vicdansız meşrulaştırmayı başkalarına da bırakmadan cansiperane
üstlenmesidir.
Burada çok
kısa bir özeti verilen o süreç, devletin gözünde Dersim'i düşmanlaştıran olguların 1915'de
Ermenileri barındırmaktan ibaret olmağını, bir ölçüde somut sonuçlara da
ulaşmış bir siyasi işbirliğini kapsadığını gösterir. Devlet savaşın son
aşamasında Seyid Rıza'yı yanına çekmeyi başarmış olsa da, onun sicilini daha
babasının günlerinden dost ve kirve olduğu, 1915'de koruyup kolladığı, 1937
öncesi yine içiçe bulunduğu Ermenilerle karalamış, Kızılbaş kimliği ve genel
siyasi duruşuyla da hiç bir zaman hoş görmediği için hakaretler ederek idama
götürmüştür.
Sonuç olarak
her ikisi aynı zihniyetin, aynı geleneğin, yalnızca bir kuşak farkla aynı
kadroların eseri olan, aralarında sadece öncü-artçı ilişkisi değil, kesişen fay
hatları ve kurbanları itibariyle içiçelik de bulunan 1915 ile 1938, neresinden
bakılırsa bakılsın, ya birlikte inkar, ya da birlikte mahkum edilmesi gereken
ana-evlat olgulardır. 1938'in kısmi ikrarından sonra 1915'in şiddetle inkarı
artık sürdürülebilir olmayan ahmakça bir direnmeden başka hiç bir şey ifade
edemez.
KÜRT SİYASETİNİN
1915 KARŞISINDAKİ ÇEKİNCELİ VE HAKKANİYETSİZ TUTUMU
Osmanlı'nın son
döneminde reform beklentisi bulunan altı vilayet kapsamındaki Ermenilerin
genel çoğunluk oluşturmadıkları
doğrudur. Fakat bu durum son yüzyıllarda artan baskılarla göç etme, din
değiştirme, katliama maruz kalma gibi etkenlerin ürünü olduğu gibi, çok yerde
çoğunluk sayılan Müslüman nüfusun etnik kategorilere ayırılmadan toplu ele
alınmış olması nedeniyle gerçekte hiç bir ulusal topluluğun salt çoğunluk
oluşturmadığı koşullarda sözkonusu edilen bir şeydir. Gerçek şu ki eskiden
Ermenilerin nispeten daha yoğun bulunduğu doğu vilayetleri 16. yüzyıldan
itibaren Osmanlı devletiyle sağlanan otonomi anlaşmaları sayesinde Kürtlerin
güç kazanması ve güneyden kuzeye doğru yayılmaları sonucu giderek Batı
Ermenistan ile Kuzey Kürdistan'ın tam anlamıyla iç içe geçtiği, belli
sınırlarla ayrıştırılmalarının imkansız olduğu daha karmaşık bir bileşim
arzetmiştir. Nüfus yoğunluğunda yer yer yine Ermenilerin, belki biraz
fazlasıyla yer yer de Kürtlerin, Zazaların birinci sırada geldiği, yanısıra
Türk, Arap, Süryani, Keldani, Nasturi, Yezidi, Rum, Gürcü, Azeri, Çerkez, Laz
grupların yaşadığı bir coğrafya olmuştur. Abdülhamit ve İttihatçılar Ermenilere
karşı politikalarında Kürtleri “bakın buralar Ermenistan yapılacak” diyerek
yanlarına çekmiş, sonra Kemalistler de aynı taktiği izlerken sanki Kürdistan
gerçeğini tanıyormuş gibi davranmış, ama bir kere ulus-devlet projesini hayata
geçirdikten sonra onun varlığını da inkardan gelmişlerdir. Böylece uydurdukları
“Türkiye Türklerindir” ırkçı yalanı, tabii ki bu topraklarda Kürtlerin hakkını
da yok sayma durumundadır. Ama Ermeni soykırımından yüz yıl sonra numunelik
Ermeni bulmanın mucizeye dönüştüğü günümüzde bu bölge daha fazlasıyla Kürt
olduğu için, Kürdistan gerçeği ister istemez kendini hissettiriyor. Buna
karşılık tarihsel Batı Ermenistan'ın yok sayılması yalnız Türk
milliyetçilerinin değil, Kürt milliyetçilerinin de işine gelen ve çoklarınca paylaşılan
bir inkarcılık oluyor. Abdullah Öcalan önderliğindeki Kürt hareketinin 1915 ve
bağlantılı konulara yaklaşımı da sorunlu olup inkarcılığın değirmenine su
taşıma özellikleri arzediyor. Ki bir iki istisna haricinde bunun Kürt ulusal
hareketinde baskın bir eğilim olduğunu söylemek mümkün.
1915 konusunda Türk devletine ait çekincelerin bir bölümü, yani onları
yaratan sebeplerde beraber olunan kısmı, halen geçmişteki suç ortaklığını
sorgulamaktan kaçınan ve bugün yürüttükleri ulusal mücadelenin barışçı bir
çözüme ulaşmasını “Cumhuriyetin kuruluş felsefesi”ne uygun adımlar atılmasında
gören Kürtlerin de sessizce paylaştıkları bir şeydir. “Bu vatanı birlikte
kurtardık, biz de bu ülkenin asli kurucu unsuruyuz” söylemiyle Lozan sonrası
aldatılmaya sitem eden bu anlayış, bir yere kadar o tarih üzerine uyuşmakta
sorun görmüyor ve öz olarak “birlikte başkalarına yapmış olduğumuz adaletsizlik
neyse ne, ama siz bize bunu yapmayacaktınız” demeye getirmiş oluyor. Oysa çok
bilinen bir anektodun son sözündeki gibi Kürtlerin asıl kendilerine dönüp “Biz
papazı dövdürtmeyecektik” diyebilmeleri gerekiyor. Ermeni ve Süryani
kırımlarına yol verildikten, suça iştirak edildikten sonra, devlet yönetme
avantajına sahip Türk egemenlerinin “kurtarılan” bütün topraklara tek başına hükmetme
hırsı karşısında zayıf ve güvencesiz kalınması doğal sayılır. Daha sonra Kürt
ulusunun statüsüz biçimde yaşadığı siyasi kölelik koşulları, binlerce yıllık
kadim komşularının imhasına cevaz veren malum din kardeşliği temelinde güçlü
bir yer edinme arayışının hazin sonucudur. O geçmişin günahları sonraki
nesillerin ayaklarına pıranga olmuştur. O tarihin lanetini üzerinden atmayan
bir hareketin ulusal özgürlük söyleminde tutarlı olması ve demokratik bir
gelecek umudu yaratması beklenemez.
26-27 Nisan 2009 tarihli “Kürt-Ermeni-Türk İlişkileri Bağlamında Özür
Dilemenin Erdemleri” başlıklı yazısında Garbis Altınoğlu bu konuyu genişçe
değerlendirmiş ve Kürt siyasi öncülerine dostane eleştirileri yanında somut
önerilerini de sıralamıştı. Burada yazacaklarım belli yönleriyle çakışmakla
beraber o makalenin de internette bulunup okunmasını tavsiye ederim. G.
Altınoğlu daha sonraki bir yazısında da öz olarak şöyle diyordu: “Kürt
feodallerinin ve halkının önemli bir bölümünün II. Abdülhamid döneminde
başlanan ve İttihat ve Terakki döneminde tamamlanan, Anadolu’nun zor ve terör
yoluyla Ermeni halkından “arındırılması” ve Türkleştirilmesi politikasına aktif
olarak destek vermiş olduğu yadsınamaz bir olgudur. Kürt ulusal hareketi, Kürt
halkının suçortağı edildiği bu kanlı uygulamanın dürüst ve içtenlikli bir
muhasebesini yapmadığı ve böylelikle kendisini Türk gericiliğine bağlamaya
devam eden o lanetli göbek bağını kesip atmadığı sürece asla
gerçek ve tutarlı bir ulusal kurtuluş hareketi olamayacaktır”.
(Türkiye'de Ermeni
Devrimci Olmak, 20 Eylül 2009, koxuz.org)
Bu nedenle 1915'le yüzleşme Kürtlerin de önemli bir sorunudur. Malesef
bu yüzleşmeyi hakkıyla yapmaya çalışan Kürt aydınları çok azınlıkta kalıyor.
Kürt ulusal hareketi üzerindeki manevi otoritesini sürdüren Abdullah Öcalan,
1915'te Ermenilerin soykırıma uğradığını söylemekle birlikte, bunu adeta ağır
tahrik karşısında elde olmadan işlenmiş bir suç veya meşru müdafaa pozisyonunda
gerçekleştirilmiş bir cinayet gibi tanımlıyor ve ortaya çıkan sonucun vebalini neredeyse
katilden çok maktüle yüklüyor:
“Ermeniler ve Pontuslar o zamanki emperyalistlere güvenerek onların
oyununa gelmişlerdir ve kaybetmişlerdir. Soykırıma uğramışlardır. Çünkü egemen
güç olan Osmanlı ‘sen beni öldüreceğine ben seni öldüreceğim’ mantığıyla
hareket etmiş ve bu acı tablo ortaya çıkmıştır…” (A. Öcalan, 23 Haziran 2006 tarihli
görüşme notlarından).
Daha yakın bir tarihte de bu görüşünü teyid eden şu kısa eklemeyi
yapmıştır: “Ermeniler katliam ve kırıma uğradılar. Ermenilerin
bugünkü durumda olmalarının nedeni dar Ermeni milliyetçiliğidir... Dar Ermeni
milliyetçiliğinin bu durumundan da İngiltere sorumludur. Ermenilerin bugünkü
sorunlarını aşabilmeleri için dar milliyetçilikten, dini milliyetçilikten,
Hrıstiyanlığa dayalı dini milliyetçilikten de vazgeçmeleri gerekir. Bu onlara
kaybettirdi.” (A. Öcalan, Biz Cumhuriyetten Dışlanan Her Kesimin, Herkesin Partisiyiz,
13 Mart 2011, koxuz.org)
Her konuda uzun uzun açıklamaları bulunan Öcalan'ın böylesine önemli bir
meselede bu kadarcık soyut ve izaha muhtaç değinmelerle yetinmesi, gerisini
okuyanın izanına bırakması manidar bir durum. Burada hangi milliyetçiliğin daha
dar veya geniş olduğunu tartışmak anlamsız olur. Türk egemenlerinin de
kendilerine yönelttiği “PKK etnik milliyetçilik yapıyor” suçlamasını
hatırlatmak yeterlidir sanırım. Her ezilen ulus milliyetçiliğinin doğasından
gelen darlıkları, körlükleri ve risk getiren zaafları olmuştur. Osmanlı
imparatorluğunun boyunduruğu altındaki Balkan uluslarının milliyetçi
hareketleri de benzer ideolojik formlara sahip oldukları halde koşulların
elvermesiyle onlar bağımsızlıklarını kazanmış, en sona kalan ve bağımsızlık
talebi de olmayıp özerklik temelinde bir çözümü amaçlayan Ermeni ulusu ise
emperyalist savaş koşullarının tufanına getirilip vahşice yok edilmiştir.
İttihatçılar Balkan sendromunun bütün hıncını son durumda günah keçisi
yaptıkları bu savunmasız halkın başına boca etmişlerdir.
Emperyalizm tarafından kullanılma ithamları çok önceden Ermeni sorununun
çözümü için gerekli reformların dış baskılarla gündeme gelmesine karşı
geliştirilmiş bir argümandır. Savaşın başından itibaren Ermeni ulusal önderleri
tahrik edici olmaktan ne kadar kaçınmış ve kendi cemaatlerinin Osmanlı ordusu
hizmetinde seferberliğe uymalarını sağlamış olsalar da, Rus ordusunun öncü
birliklerinde Kafkas Ermenilerinin varlığı, başka ülkelerdeki göçmen
Ermenilerden oraya gönüllü katılımların olması ve beri yanda çok istisnai
örneği gösterilebilecek yerli Ermenilerin onlarla ilişkisi büyük abartılarla
hep Osmanlı Ermeni örgütlerine mal edilip bütün bir halkın toptan tehcir ve
imhasına bahane yapılmıştır. İttihatçıların savaş arifesi Erzurum'da kongre
toplayan Taşnak partisine ileride özerklik sözüyle Kafkas Ermenilerini
örgütleme ve Rusya'ya karşı isyan çıkartma teklifinde bulundukları,
Taşnaklıların Osmanlı Ermenilerini devlete bağlı tutma dışında bir şeye
yanaşmayıp o teklifi reddettikleri de bilinen bir gerçektir. Bu durum daha
sonra yöneltilen düşmanla işbirliği suçlamalarının ahlaki zeminden ne kadar
yoksun olduğunu gösterir. İki ateş arasında kalmış Ermeni halkının öyle kritik
bir süreçte bir yada iki taraftan “hainlik” ithamına uğrama riski zaten yüksek
olup, bunun önlenmesi bakımından Osmanlı Ermenileri arasında büyük çoğunlukla
gösterilen duyarlılık ise bahaneler yaratmaya yeminli İttihatçı liderler için
bir şey ifade etmemiştir.
Sonuçta kaçınılmaz kader gibi başına çökmekte olan felaket karşısında
Ermeni ulusal öncülerinin farkettikleri ölçüde yapabilecekleri tek şey,
meşrutiyetten beri kullanılmamış ve ancak ölüm-kalım durumunda özsavunma için
tedarik edilmeye devam edilmiş silahlarla halkı direnişe geçirmek, yani tam da
tehcirin bahanelerinden biri yapılan Van örneğini izleyerek her tarafta tehcir
girişimlerine karşı aktif savunma örgütlemekti. İşte ancak o zaman gelişmeler
daha farklı yaşanabilir, tarih bir milyondan fazla Ermeninin koyun gibi
boğazlandığını yazmaz, büyük ihtimalle bunun yarısı kadar katliam
yapılamayacağı gibi, komple bir ulusun binlerce yıllık vatanından bir yıl
içinde sökülüp atılması da herhalde mümkün olmazdı. Ne yazık ki direniş
örnekleri yerel insiyatifin harekete geçebildiği 5-6 yöreyle sınırlı kalmış,
savaş öncesi politik etkinliklerde göz korkutabilen Ermeni ulusal öncüleri
tehlike anında uyanıklık göstermeyi ve sıkı durmayı çoklukla becerememişlerdir.
İmha planının heryerde gafil avlamayı gözeten sinsi yöntemlerle hayata
geçirilmesi de bu zaafiyeti ağırlaştıran önemli bir faktör olmuştur. Olayı bu
boyutları ile incelemeden, çok hayati direnişlerin bile yapılamadığını dikkate
almadan, devletin “düşmanla işbirliği” yalanlarına onay verircesine
“Emperyalistlerin oyununa gelen Ermenilerin dar milliyetçiliği”ne sorumluluk
yüklemek iş değil.
Öcalan'ın bu konudaki kısacık değinmelerinin öz olarak resmî Türk
görüşünden farklı olmadığı, böyle olunca adına soykırımı demesinin de tuhaflık
arzettiği ortadadır. Soykırım kavramını anlamsızlaştıran bu görüşünü savaş
sonrasına ilişkin şu değerlendirmeleri ile beraber okumak daha açık bir fikir
verir:
“Kurtuluş Savaşı dönemi iyi incelenirse, o sürece büyük emperyalist
devletlerin tam hakim olduğu görülür. Ortadoğu'nun şekillenmesiyle ilgili plan
söz konusu büyük devletler tarafından hazırlanmıştı. Bu söyleyeceklerim
Ermeniler tarafından yanlış anlaşılmasın. Ben hiçbir halka ve haklarına karşı
değilim. Mustafa Kemal'in öncülüğünde Kürtler ve Türkler arasındaki ittifak
sağlanmamış olsaydı, Kürtlerin yaşadığı Kürdistan coğrafyası bugün daha çok
parçaya bölünmüş olurdu. Bugün doğudaki toprakların çoğu, Erzurum, Van,
Diyarbakır gibi iller, Ermenistan sınırlarında kalacaktı… Kürtlere de Şırnak,
Hakkari, belki Siirt illeri verilecekti. Türklere de Konya, Niğde, Nevşehir
gibi İç Anadolu'ya sıkışmış küçük bir alan kalacaktı. Bu şekilde oluşacak küçük
devletler bağımsız olamayacak, Fransız ve İngiliz emperyalizminin egemenliği
altında olacaklardı…” (A. Öcalan, 23 Haziran 2006 tarihli görüşme notları)
Bu sözlerde yanlış anlaşılacak bir şey yok. Yalnız eksik bırakılmış ve
gerçekten yanlış olan şeyler var: M. Kemal öncülüğünde sağlanan ittifakın
öncesinde Ermenilerin büyük çapta yok edildikleri, bunu örgütleyen İttihatçı
liderlerin de Abdülhamit politikasını izleyip Kürt feodal beyleri ile ittifak
yaparak başarılı oldukları gerçeği atlanmış. Bunlar sözkonusu edilmeyince 1919
ittifakı temelsiz kalır. Sonra “Kürtlerin
yaşadığı Kürdistan coğrafyası” söylemi aynı coğrafyada kanı kurumamış
Ermenilerin hakkını inkar anlamına geliyor. Hakkaniyetli olunacaksa o coğrafya
olanca genişliğiyle yalnız Kürdistan değildi, aynı zamanda Ermenistan'dı.
Binyıllardır komşu olan, son yüzyıllarda daha çok karışık yaşayan iki ulusun ve
yanı sıra başka halkların ortak yurduydu. Yakın geçmişte araları daha iyi olsa
ve politik ittifaka izin verseydi bağımsızlık seçeneğini birlikte hayata
geçirip genişçe bir federasyon kurmaları dahi mümkün olabilirdi. Aynı
coğrafyada iki kadim komşu olarak neden yakınlaşamadıklarına gelince, bunda
dört yüz yıldır Osmanlı'nın müttefiki olarak yerel otorite konumunu sürdüren
Kürt feodal beylerinin Ermeni köylüsüne çektirdiği acılar, İslami bağnazlığın
yarattığı antipati ve daha eski birikimler üzerine eklenen 1895 talan-kırım
furyasının yaratmış olduğu düşmanlık en önemli faktördü. Ermenilerin altı
vilayet kapsamındaki reform taleplerinde bu yerel despotizm ve tecavüzlere
engel olacak daha adil bir temsiliyet arzusu başat bir yer tutuyordu. Kürt önde
gelenleri ise bölgedeki görece imtiyazlı konumlarını yitirmek istemedikleri ve
Osmanlı tarafından dindaşlık temelinde dolduruşa getirildikleri ölçüde o
reformlara karşı olmanın yanısıra, savaş durumunda Ermenileri tasfiye etmeye yönelen
devletle aktif işbirliğini de çıkarlarına uygun göreceklerdi. İlişkilerin
karakteri böyle şekillendiği için, savaş arifesinde Ermenilerle Kürtlerin
kaderlerini her iki halkın Osmanlı boyunduruğundan kurtulması yönünde
birleştirmeye dönük bir girişimin pek şansı yoktu ve zaten Ermeni partileri
savaş bozgunculuğu anlamına gelecek hareketlerden kaçınmaya dikkat ettikleri
için o yönde çağrılar yapmaları mümkün de olmazdı.
Yalnız tehcir ve kırım tehlikesi başgösterdiğinde yakın çevrelerin
Ermenileri savaşta tarafsız duruş gösteren Dersim Kızılbaş Kürtleri ile ittifak
yoluyla güçlü direnişler geliştirmeyi deneyebilirdi, ki bunun da
politik-örgütsel ön zemini çok yetersizdi. Geçen onyıllar zarfında Ermeni
ulusal öncüleri Dersim'le sıkı bağlar kurmanın müstesna önemini kavramaktan
uzak kalmışlardı. Ancak tehcirden kaçanların bölgeye sığınmaları ve bir yıl
sonra Rusların hakim olduğu Erzincan'a aktarılmaları sürecinde somut
ilişkilerle önemli bir ittifak imkanı doğmuştu. Ekim devrimini takiben Rus
ordusunun çekilmesi gündeme gelince doğacak boşluğu doldurmak ve
Erzincan-Erzurum hattındaki Ermenilerle Dersim-Koçgiri Kızılbaş Kürtlerinin
birliğine dayalı bağımsız bir federasyona hayat vermek mümkündü. Ermeni
önderlerin ikna gücüne sahip hakkaniyetli bir ortak gelecek projesi
geliştiremedikleri, Kızılbaş Kürt önderlerin de güvensizlik ortamında devreye
giren Osmanlı paşalarına aldanarak Rusların çekildiği aşamada devlete
yanaştıkları durumda bu tarihi fırsat kaçırılmış oldu. Başarılacak olsa öyle
bir oluşum Doğu Ermenistan'la ve daha sonra Sovyetler'le birleşebilir, kimbilir
belki diğer Kürt bölgelerinin de bağımsızlığına vesile olabilirdi. Savaş
sonrası Paris konferansında Kürtlerin temsilcisi olarak bulunan Şerif Paşa'nın
Ermeni temsilcileriyle ortak taleplere imza attığı ve fakat Kemalistlerin Kürt
aşiret ve ulemalarını kendi yanlarına çekerek onu desteksiz bırakmayı
başardıkları biliniyor. Yaşatılmış soykırımın aralarını daha da bozmuş olmasına
rağmen vicdanları rahatlatacak bir yaklaşımla iki halk arasında dostluk ve
dayanışmanın geliştirilmesi hepten imkansız değildi. İşte eğer Dersim-Koçgiri
üzerinden daha önce bir yol açılsa ve Müslüman Kürtler içinde feodal
tutuculuğun etkisini zayıflatan ulusal-demokratik güçler ortaya çıkmış olsaydı
farklı seçenekler gündeme gelebilirdi. Bu da hem Ermeniler, hem Kürtler için
iyi olurdu. Kaldı ki, daha sonra Sevr antlaşmasının öngördüğü Ermenistan ve
Kürdistan hayat hakkı bulacak olsa, bu neden Lozan'a göre daha kötü birşey
olacaktı? Onu da anlamak mümkün değil.
İsterse emperyalist devletlerin kendi çıkarlarına elverişli görüp
destekleyecekleri biçimde olsun, ezilen ulusların da kendi kaderlerini tayin
etmeye hakları vardır. Emperyalistler böl-yönet taktiği izliyor diye bir büyük
devletin boyunduruğu altındaki halkların ilelebet ona bağımlı kalmasını, hatta
isterse köle olmasını savunmak mümkün mü? İşte Kürtlerin son 90 yıl zarfındaki
durumu tam da bu sorunun cevabını verir. Sonuçta “küçük devletlerin bağımsız
olamayacağı” teziyle gözardı edilen bir şey de, herkesin hakkını gaspederek
tekrar büyükçe bir devlet olan Türkiye'nin ne kadar bağımsız olabildiği
meselesidir.
ESKİ TÜRK-KÜRT İTTİFAKLARINI YENİLEME ARAYIŞI HAYRA ALAMET MİDİR?
Öcalan'ın tarihteki Türk-Kürt ittifaklarına bakışı ve günümüz
yöneticilerine 'Demokratik Konfederalizm” adına Ortadoğu'nun yeniden fethi
yönünde akıl verişi daha da vahim sayılır.
Onun 1999'dan beri ısrarla yapmış olduğu önermeler bugün ABD güdümünde
Suriye'den İran'a komşu ülkeler başta olmak üzere Ortadoğu'ya müdahale için
aktifleşen AKP Hükümeti'ne hiç de ters gelmeyecektir. Hatta bugünleri öngörmüş
gibi erken uyarıcılık yaptığından dolayı kendisine bir teşekkür ve karşılığını
bulmadığından dolayı da özür borcu doğuracak kadar dışa dönük söyledikleri
Erdoğan'ın perspektifine uygundur.
1999’da kendisini yargılayan mahkemeye sunduğu savunmasında Kürt
sorununun çözümünün neden çok önemli olduğunu açıklarken Öcalan şöyle diyordu:“Cumhuriyet
tarihinin bu en zor sorunu çözümlendiğinde Türkiye'nin iç barışından aldığı
güçle bölgede lider bir ülke olarak hamle gücüne kavuşacağı kesindir.
Ortadoğu'da liderlik dönemi Orta Asya'dan Balkanlar ve Kafkaslara kadar etkili
olma anlamına gelecektir. Demokratik sistemin çözüm gücü, başta barış olmak
üzere, birçok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı bir müdahale ve desteğin
verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır.” (A. Öcalan, 1999 savunmasından)
O savunmasında Abdülhamit dönemini de içine katarak övgüyle sözettiği
geçmişin Türk-Kürt ittifaklarını 23 Haziran 2006 tarihli görüşme notlarında bir
kez daha savunarak şunları söylüyordu: Tarihte üç kez Türklerle Kürtler
stratejik ittifak yapmışlardır. Kurtuluş Savaşı’ndaki ittifakın sonucunda Kürt
ve Türk halkının elde ettiği ortak başarısının yanı sıra, Yavuz döneminde ve
Alpaslan döneminde de stratejik ittifak yapılmıştır. 1071'de Alpaslan Roma
İmparatoru Romen Diyojen'e karşı Kürtlerle ittifak yaparak Anadolu'ya
girmiştir… Benzer şekilde Yavuz, Kürt ittifakını sağladıktan sonra Ortadoğu'ya
girebilmiştir... Yavuz ittifakı sağladıktan sonra Çaldıran, Mercidabık,
Ridaniye savaşlarını kazanarak Suriye, Arabistan, Mısır, yani Ortadoğu'ya
egemen olabilmiştir...”(A. Öcalan, 23 Haziran 2006 tarihli görüşme
notları)
Ve ardından son zamanlara gelerek çözümsüz kalan Kürt sorununa dikkat
çektikten sonra şu önermeyi yapıyordu: “Bu durumdan ancak Kürt-Türk
kardeşliği temelinde bütün Ortadoğu'da ‘Demokratik Fetih’ yapılarak
kurtulunabilir. Bu anlamda Erdoğan'ın İspanya Başbakanı ile yürütmek istediği
Medeniyetler İttifakı devam ettirebilir ve bununla da sınırlı kalınmamalıdır.
Israrla vurguladığım gibi Türk-Kürt ittifakı da sağlanıp Ortadoğu'ya Demokrasi
kültürü yerleştirilmelidir. Yavuz döneminde yapılan ittifak ile Ortadoğu feodal
bir şekilde fethedilmişti. Yapılacak yeni ve demokratik bir ittifak ile Türkiye
demokratikleşebilir ve bu demokrasi kültürü bütün Ortadoğu'ya taşınabilir.” (A.
Öcalan, agy)
Henüz kendisi demokratikleşmemiş bir ülkenin, geçmişiyle yüzleşmeden,
sistemini köklü şekilde değiştirmeden, zihinleri bile değişmemiş devlet
adamlarıyla adına “demokratik” denilecek bir ittifak sonucu o düzeye yükselip
Ortadoğu'ya nasıl demokrasi kültürü taşıyacağı merak konusudur. Bugün Suriye
üzerine konuşan Türk Dışişleri Bakanı Davutoğlu da kopya çekmiş gibi oralara
“demokrasi kültürü yerleştirmek”ten sözediyor. O kültürün mevcut olduğu
ülkelerin bile emperyalist tahakküm politikalarıyla demokrasi ve barış
götürmedikleri bilinen bir gerçektir. Öcalan gerçi tahakküm veya hegemonya
demiyor, ama demokrasi ile yanyana getirilmesi bir o kadar tuhaf olan fetih
kavramını Türk devlet adamlarının pek iyi takdir edecekleri anlamıyla
önermesine yediriyor. “Ortadoğu'da liderlik”, “bu bölgelere haklı müdahale” vb.
tam da son dönem “insancıl” söylemlerle Batı merkezli olarak yürütülen ve
Türkiye'nin içinde yer alarak bölgesel etkinlik gücünü artırmaya çalıştığı
politikalara çağrışım yapıyor. Tek eksiği Türk devletinin bu arada kendi
Kürtlerini yanına almayı ihmal etmiş olmasıdır.
Özetle Öcalan'ın bu anlayışı, geçmişin kanlı mirasını reddetmeksizin
Türk devletinin kuruluş aşamasındaki dışlama tutumundan vazgeçip Kürtleri bir
şekilde kendi sistemine dahil etmesi halinde, eski gerici ittifakın bırakıldığı
yerden tazeleyerek “demokratik” ambalaj içinde sürdürülmesi ve tekrar bölge
halklarının başına musallat edilmesi şeklinde tercüme edilebilecek bir muhteva
arzediyor. Başbakan Erdoğan'ın bir Osmanlı hükümdarı gibi Ortadoğu'ya yeniden
hakim olma hülyasını okşayacak niteliğine rağmen, kimbilir belki de devletin
diğer kanadının çomak sokmasi nedeniyle, hiç değilse şimdilik bu önermenin
karşılığını bulmamış olması bir bakıma hayırlı sayılır. Fakat Kürt hareketi bu
çizgiyi sorgulamadığı sürece yeni aldatılma ve felaketlere açık olacaktır.
Gerçek anlamda Kürt ulusuna özgürlük de getirmeden Kürt sorununu çözüyormuş
gibi yaparak sağlanacak bir mutabakatın komşu halklara karşı yeni suç
ortaklıklarına vesile olması ve sonra o projelerden Kürtlerin bir kere daha
zararlı çıkıp kandırıldıklarına yanmaları işten değildir.
Son Ortadoğu çalkantısı ve Suriye krizine girerken Türkiye'nin halen
kendi Kürtlerine bir umut vermemesi ve sınır ötelerindeki Kürt siyasal
statülerinin gelişmesine (Irak bölümünde bağımsızlık, Suriye bölümünde otonomi
ihtimaline) karşı aktif müdahaleci bir siyaset izlemesi bugün için bir
Türk-Kürt ittifakını imkansız kılıyor. BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş son günlerde
Neşe Düzel'e verdiği mülakatta Öcalan'ın Ortadoğu’daki gelişmeleri hükümetten ve devletten çok daha iyi
okuduğunu; “Bu sorun Türkiye sınırlarının birliği içinde benimle çözülür, ama
Ortadoğu’da işler bölge savaşlarına kadar giderse, o zaman bu iş seni de aşar,
beni de aşar” diye sürekli uyardığını, fakat acil çözüm arayışının cevapsız
kaldığını, şimdi de savaş seçeneğinde ısrarlı olan hükümetin Suriye durulmadan
PKK'yle bir uzlaşma, çözüm yaratmak istemediğini belirtiyor. Buna rağmen
diyalog çağrılarını tekrar ederek, Öcalan'ın savunduğu “Ademi-merkeziyetçi
yönetim sistemi” çerçevesinde Ankara merkezli özerk bölgeler kurulmasını, her
bölgede seçimlerden kim çıkıyorsa o bölgeyi onun yönetmesini öneriyor. Bunun
etnik kimliğe dayalı bir model olmadığını, Kürdistan özerk bölgesi istemekten
daha farklı ve kabulü daha kolay bir önerme olduğunu söylüyor.
Kürt sorununun
barışçıl çözümü için değişik formüller geliştirilebilir, ancak yönetsel
kısmından daha önemlisi bunların siyasal muhtevasıdır. Ne tür anayasal haklar
ve nasıl bir demokrasi ortamı sağlanacağını somutlamak gerekir. Bu ise nasıl
bir tarih muhasebesi yapıldığıyla sıkı sıkıya ilişkilidir. Buna baktığımız
zaman yine çok çürük temellere basıldığını görüyoruz. Öcalan'ın M. Kemal'i ve
“Cumhuriyetin kuruluş felsefesi”ni kutsayan tarih görüşü PKK-KCK temsilcileri
gibi BDP saflarındaki politikacıların da söylemlerine zaman zaman yansıyor.
Özgürlük ve demokrasi arayışının tutarlılığı açısından bu tarih perspektifi çok
büyük bir handikap oluşturuyor.
CUMHURİYETİN KURULUŞ FELSEFESİNE DAYALI DEMOKRATİK ÇÖZÜM OLUR MU?
Öcalan İmralı sürecinden de önce devletle uzlaşı arayışlarına girdikçe
M. Kemal'in kurucu rolüne ve ilk dönemdeki çizgisine övgüler yapmaya
başlamıştı. Hatta Kemalistlerin Kürt sorununda reformcu bir çizgiye
çekilmelerini mümkün görerek 28 Şubat sürecindeki MGK'nın yönelimine bile
hayırhah bakıyor ve şöyle diyordu:
“İşte bugün MGK tıpkı Sivas, Erzurum kongre
süreçlerinde olduğu gibi, yeni kurucu bir meclis gibi işlev görüyor. Türkiye çok ciddi bir durumla karşı karşıya. Şimdi bu krizi aşabilir mi? Mustafa Kemal tarzını uygulayabilir
mi?..
HADEP'lilere
söyleyebileceğim şudur: Gidin, MGK Sekretaryasına söyleyin; siz
bize yasal çerçevede politika yapma şansı tanıyor musunuz, tanımıyor musunuz?..
HADEP bir Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti gibi çalışabilir. Batı Çalışma Grubu nedir? Batı Anadolu Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetidir..” (Serxwebun, Kasım 1997, Sayı: 191)
Bugünden geriye
bakıldığında bu söylemin çarpıklığı daha rahat anlaşılır, ama o gün için de
kurulan paralellik normal değildi. Batı Çalışma Grubu'nun İttihatçı-Kemalist
geleneğin izinde olduğu doğru iken HADEP'in ona yedeklenmesini salık vermek
tuhaftı. O dönem Öcalan'ın Kemalist kesimden beklentisi karşılık görmedi. 28
Şubatçılar M. Kemal'in başlangıç çizgisini onun arzu ettiği gibi okumadılar,
Kürt sorununun çözümü için bir iyi niyet gelişmedi. Öcalan 1925'den itibaren
Kürtlere yapılan gaddarlıklar hakkında CHP'nin özeleştirel bir tutum içine
girmesini, ciddi bir özür dilemesini bekliyordu, bugüne kadar da olmadı. Aksine
o dönemle kısmi hesaplaşmayı gündeme getiren son zaman AKP iktidarı oldu. Fakat
o da kendi asıl hedefi için basamak yaptığı Dersim dışında ne genel olarak Kürt
katliamlarını, ne de üniter devlet anlayışını karşısına aldı. Kürt kimliğinin
inkarını aşmış olmakla övünmesine rağmen AKP de halen onun ulus olarak
varlığını ve doğal haklarını kabule yanaşmıyor. Yine de kilitlenmiş olan durumu
açmak için cumhuriyetin kuruluşu sırasında var olduğu farzedilen “farklı
kimlikleri kapsayıcı” çizgiye dönüş çağrısı yapılıyor. Onun sadece Müslümanlık
temelinde kapsayıcı, ama ulusal planda Türklüğe köle edici bir yönelim olduğu
halen anlamazlıktan geliniyor.
Daha geçen yıl 23 Nisan tarihli Yeni Özgür Politika'da “1920'nin Meclisi
Güncellenmeli” başlıklı uzun söyleşisinde KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa
Karasu da Öcalan'ın perspektifi doğrultusunda şunları söylüyordu:
“1920 Meclisi çok geniş toplumsal kesimlere dayanmıştır. Kürtleri,
Lazları, Çerkezleri, İslamcı kesimleri, hatta emekten yana olan insanları ve
her yörenin şimdi 'kanaat önderleri' denen, toplum içinde belli düzeyde etkisi
olan kişilikleri içine alması bu Meclis'i güçlü kılmıştır. Bu Meclis'e
dayanarak Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve yeni Türkiye kurulmuştur” (M. Karasu, Y. Özgür
Politika, 23.04.2011)
Dikkat edilirse o “çok geniş kesimler” içinde Ermenilerin, Rumların,
Süryanilerin neden mevcut olmadıkları sorgulanmıyor, böylece “Kurtuluş Savaşı”
denilen şeyin zaten onlardan kurtulma davası oluşu da örtülü şekilde onaylanmış
oluyor. Devam edelim okumaya:
“1919-1924 yılları arasındaki toplumsal zihniyet bizim açımızdan
önemlidir. Bugün Türkiye'de şovenizm ve Kürtlere karşı düşmanlık
geliştirilmiştir. İşte 'herkes Türktür' anlayışı Türk toplumuna da verilmiştir.
Ancak 1920'lerde Türk toplumunun aklında 'Kürtleri yok edelim' biçiminde bir
yaklaşım sözkonusu değildir. Şovenizm 1924'ten sonra Türkiye toplumu içine
sokulmuş bir zehirdir. (...) Türkiye'yi bütün etnik topluluklarla birlikte
yapma anlayışının bir süre sonra bırakılması, Türkiye'yi halklar mezarlığına
döndüren ulus-devletçi anlayışın hakim kılınmasıyla sonuçlanmıştır.”(M. Karasu, agy)
Demek ki sıra kendine gelinceye kadar başkalarına yapılanların bir önemi
yok. 1920'lerden önce Kürtleri değil ama, Ermenileri, Süryanileri, Rumları yok
etme anlayışının bal gibi var olduğunu, hem de bu halkları bitirinceye kadar
acımasızca hayata geçirildiğini sözkonusu etmek sıkıcıdır. Çünkü orada Kürt
toplumunun da önemli ölçüde katılımı var. O zaman sadece Türk şovenizmi değil,
ama Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların ve başka Müslüman grupların da içine
çekildiği Türk-İslam şovenizmidir güdülen. Kürtler İslami fanatizmle
yönlendirilmiş ve Hristiyan komşularının malına mülküne konma dürtüsüyle suça
ortak edilmişlerdir. Günümüzün “ulusal kurtuluşçu” Kürt önderlerinin bunu
kendilerine dert etmeyip 1924'e kadar İttihatçı ve Kemalistleri şovenizmden
muaf tutmaları akıl almaz bir pragmatizm örneğidir. Geçmişin günahlarıyla
yüzleşmekten kaçınma duygusu bir noktaya kadar Türk egemenlerini de aklamayı
getiriyor, hem de çok bariz şekilde. Gerçekte ulus-devletçi anlayışın hakim
kılınması da Lozan'dan önce olmuştur, sonra değil. Sonra olan sadece bu işin
rengini iyice göstermesi ve Kürtlerin kafasına dank etmesidir. Fakat Öcalan bir
yerde M. Kemal'e sahip çıkmayı ve bugünkü Türk yöneticilerini onun “başlangıç
yolu”na sokmayı temel politika olarak benimseyince, sanki Kürtlerin dışlanması
1924'den itibaren ve M. Kemal'in iradesi kırılarak gerçekleşen bir şey gibi
yorumlanmaya başlanmıştır. İyi de, bu tarihten önceleri Türkiye'nin halklar
mezarlığına döndürülmüş olmadığını varsaymak nasıl mümkün oluyor? Burada artık
yorum hatası değil, düpedüz 1914-23 soykırım ve etnik temizlik süreçlerinin
inkarına ortaklık sözkonusu. Karasu tarih değerlendirmesinde Türk devletinin
büyük kötülüklerini Kürtlere karşı tutumuyla başlattığı için arınmasını da yine
orada görüyor:
“Ne zaman Kürt inkarı ortadan kalkar ve Kürtlerin siyasi iradesi-
özyönetimi kabul edilirse, o zaman Türkiye demokratikleşme yoluna girmiş olur” (M. Karasu, agy)
Bu anlayışa göre 1915 soykırımının inkarı o kadar önemli değil, mihenk
taşı gibi görülemez, o yüzleşme yapılmadan da demokratikleşme olabilir sanki!..
Karasu'nun Kürt sorununa odaklanan bu konuşmasında Ermeni soykırımını gözden
kaçırdığı, bunun o meseleyi hepten önemsiz görmek anlamına gelmediği
düşünülebilir. Ama eğer konuşmanın bütünlüğü ve tarih perspektifi dikkate
alınırsa, bunun masum bir unutkanlıktan ziyade genel bir hesaba katmama ve
tercihli unutma olduğu anlaşılır. Unutmayı tercih edişin nedeni ise Türkiye
gibi müstakbel Kürdistan'ın da o sayede genişlemiş olmasıdır. Herşeye rağmen
nadir bazı değinmelerde Ermeni-Süryani soykırımının sözü edilebiliyor belki,
ama parti programları veya kongre kararları bu konuda hiç bir şey demiyorsa o
değinmeler de ciddiyetten uzak kalır. Karasu'nun geçen 23 Nisan konuşması şu
önermeyle sonuçlanıyor:
“Kürtler 92 yıl sonra bugün Türkiye'nin genel meclisi ve siyasal rejimi
açısından 1920 yılındaki kuruluş felsefesine uygun bir meclis olmasını ve o
yıllarda kurulan cumhuriyetin yeni koşullarda güncelleştirilerek
demokratikleştirilmesini istemektedirler. Eğer 1920'lerde bu birlik
sağlanmasaydı Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan hiç kimse söz edemezdi.
Gerçek bu ise o zaman bu tarihsel diyalektiğe, Kürt ve Türk ilişkilerine
dayanarak yada onları bugün güncelleştirerek Türkiye'yi yeniden yapılandırmak
gerekir”(M. Karasu, agy)
Döne döne söylenen aynı. “Kuruluş felsefesi” diye baz alınması istenen
şey, yok edilen halklar mezarının üstüne ulus-devletin ve Türk kimliğinin
inşası değil midir? 1920 Meclisinde Kürt, Çerkez, Laz mebuslara da yer verilmiş
olması onların bu planda figüran gibi kullanılıp askeri güçlerinden
yararlanılması dışında ne anlam ifade etmiştir? Sonuçta aldanılmış bir
görüntüyü gerçek yerine koyup halen bugün de aldatılmaya yatkın şekilde ittifak
güncelleme çağrıları neye hizmet edecektir? Bütün bunlar geleceği karartmamak
için Kürt aydınları ve halkının kendilerine sormaları gereken sorulardır.
1915'e tutulacak ışık geleceği de aydınlatır, ondan kaçındıkça tarihten ders
çıkartılmış olunamayacağı çok iyi görülmelidir.
Kürt aydınları içinde Mete Kalman, Recep Maraşlı, Orhan Miroğlu gibi
sayılı isimler bu konuda örnek teşkil eden çok değerli çalışmalar yapmış, kitap
ve makalelerinde Kürt ulusal hareketinin 1915'le ilgili yapması gereken tarih
muhasebesine dikkat çekmişlerdir. Bir Türk aydını olarak Kürt sorununa
gösterdiği duyarlılıkla tanınan İsmail Beşikçi'nin Ermeni ve Süryani
soykırımında Kürtlerin rolünü tetikçilikten ibaret görmesine karşılık, Orhan
Miroğlu geçen 24 Nisan vesilesiyle yazdığı makalede bunun pek de öyle basit bir
kullanılma olmadığını belirterek, dönemin Kürt feodal beylerinin kendi
çıkarlarını da o imhacı yönelimde gördükleri için istekli bir suçortaklığı
yaptıklarını, hatta İttihatçıların Süryanilere yönelik somut bir planları
yokken fırsattan istifade onları da tırpanladıklarını ortaya koymuştur. Bu açık
yürekli yaklaşım sahiplerinin -ki şüphesiz burada anılan isimlerden ibaret
değildir- diğer Kürt aydınlarına da örnek oluşturmasını dileyelim.
Esas sorumluluk devlete ait olmakla beraber, işbirliği yapan Kürt
beylerinin siyasi iradesi olmadığını ileri sürmek akla uygun değildir. Yerel
planda otonom yetkilerle son derece etkili olan, aşiret alaylarına kumanda eden
beylerin ve şeyhlerin elbet kendi iradeleri de olmuştur. Bunun rol oynadığı yer
merkezi planlama değildir ama, bölgelerdeki uygulamada bazen öngörülenden de
öte insiyatif kullanmış olmaları ikinci derecede irade ve sorumluluk demektir.
Türkler için olduğu gibi, Kürtler için de toptan damgalayıcı ifadeler kullanmak
yanlıştır. Sıradan ahali içinden suça bulaşanların az olmaması dahi halkların
veya ulusal kimliklerin suçlanmasına haklılık sağlamaz. Çünkü her yerde her
katmandan vicdani duruş gösterenler de eksik olmamıştır. Bunu da kurbanlar
cephesinden daima gözetilmesi gereken bir duyarlılık olarak belirtmekte yarar
var.
ATATÜRK NE ERMENİ NE DE KÜRT SORUNUNDA REFERANS OLABİLİR
Son olarak Ermeni soykırımı konusunda akademik çalışmalarıyla Türkiye
kamuoyunun gerçekliği farketmesine önemli katkılar yapan Prof. Taner Akçam'ın,
gerek bu konu gerekse Kürt sorunu üzerine Neşe Düzel'le röportajında dile
getirdiği bazı görüşler hayal kırıklığı yaratmıştır. Buna ilişkin Recep
Maraşlı'nın “Ermeni Olayı'nda Atatürk Referans Olabilir mi?” başlıklı
eleştirisini çok doğru ve yerinde buluyorum. Maraşlı özellikle Sevr-Lozan
karşılaştırması, “Misak-ı Milli” ve benzeri irdelemeleriyle Türk ve Kürt sol
gelenekleri içindeki yanlış tarih algılarının tutarlı bir eleştirisini yapıyor.
Akçam'ın da, Öcalan'ın da o algılarla şekillenmiş bakış açıları Kemalizmin
hegemonya alanı içinde, Rumluk ve Ermeniliğin tasfiyesini tamamlamaya yönelik
“milli kurtuluş savaşı”nı savunur temeldedir. Akçam İttihat ve Terakki'nin 1915
uygulamalarını soykırım niteliğiyle mahkum etmesine rağmen, 1919-23 sürecinde
aynı kadrolarla savunulan ve mühürlenmeye çalışılan şeyin bizatihi o soykırımın
kazançları olduğunu gözardı ederek, buna ve diğer etnik temizliklere dayalı
“Misak-ı Milli”yi meşrulaştırmış oluyor. Böylece İttihatçı-Kemalist hareketin
“bölünmez bütünlük” halindeki “Türk yurdu” tahayyülünü onayladığı gibi,
İngilizlerin bu şartı en baştan kabul etmeyip Rumlara, Ermenilere, Kürtlere pay
ayırmasını olumsuzluyor, 1915 suçlularının muhakemesini bu şartla göze aldığını
belirttiği M. Kemal'in Sevr planı karşısında onları da kurtaracak şekilde
davranmasını bir yerde mazur göstermiş oluyor: “Ankara’daki milliyetçi hareket,
İttihatçıların, Ermeni soykırımı katillerinin ve suçlularının yargılanmasını,
Misak-ı Milli için ödenmesi gereken bir fiyat olarak gördü ve yargılamayı
destekledi. Ama 1920 nisanında Sevr Antlaşması ortaya çıktı. Yani Misak-ı Milli
kabul edilmedi, Sevr, Anadolu’yu parçalara böldü. Sonuçta bugünkü
sınırlarımız ancak savaşarak elde edildi. İşte Sevr’le birlikte, Ankara, 1915’in
yargılanmasından vazgeçti." (T. Akçam-N. Düzel söyleşisi, aktaran ve altını çizen R. Maraşlı).
Akçam'ın bu
sözlerinin 1915'e ilişkin bilimsel değerlendirmeleriyle bağdaştırılması
gerçekten çok güç. M. Kemal'in kâr-zarar hesabıyla bir kısım İttihatçı'nın
yargılanmasına yol vermeyi düşündüğü doğru olabilir, fakat Akçam'ın bu yorumu
yaparken sözkonusu pazarlığı eleştirmemesi ve sonuçta belkemiğini soykırım
suçlularının oluşturduğu Kemalist hareketin kazancını sahiplenir gibi konuşması
kendisine yakışmamıştır. Onun bugünkü Kürt sorununda da otonomi veya özerklik
temelinde bir çözüme olumsuz bakması, “kan gövdeyi götürür” şeklinde ürkütücü
bir uyarıyla caydırıcı olmaya çalışması, Kürtlerin ulusal farklılıkları
temelinde kollektif haklara sahip olmaları gerekmezmiş gibi bireysel haklarla
yetinmelerini salık vermesi, Türk egemenlerinin “vatanı ve milletiyle bölünmez
bütünlük” söylemine neredeyse dolaysız destek çıkması da hayal kırıcı bir
yaklaşımdır. İlginç şekilde bu konudaki önermeleri de son dönem Öcalan'ın
yetinmekten yana olduğu en sınırlı ve bireysel haklarla uyuşuyor.
Ama daha önemlisi
tarihsel bakıştaki uyuşmalardır. 1920'de “Anadolu'nun parçalara bölünmesi”ne
karşıtlık tıpatıp aynı. Ne de olsa İngilizler emperyalist, onlarla yapılmış bir
anlaşmanın kötülenmesi de kolay!.. Ama daha sonra Lozan da onlarla yapılıyor ve
hiç de onlara karşı savaşılarak değil! Öyleyse bu neden “iyi” oluyor? Buna ne
Öcalan'ın verebileceği bir yanıt vardır, ne de Akçam'ın. Çünkü “emperyalistler
daha ufak lokmaları tercih eder, halkların yararına olan büyük olmaktır” gibi
bir itiraz soyut kalır. Burada somut olan bir şey varsa, o da Maraşlı'nın çok
güzel açıkladığı gibi savaştan önce Hristiyan halkların da hakkı bulunan
toprakları onlardan arındırmaya devam ederek homojen bir “Türk-Müslüman
yurdu”na dönüştürme olayıdır. Ki bunun başarıldığı durumda Ermeni, Rum, Asuri
delegasyonlarının dışlandığı bir konferans toplanır. Yalnız o değil, Paris'te
kabul görmüş olan Kürt delegasyonu da Lozan'da yoktur. Onun yerine “Biz buraya
Türklerin ve Kürtlerin temsilcisi olarak geldik” dedikten sonra anlaşma
metninde Kürtlerin adını hiç andırmayıp azınlık haklarından bile yoksun
kalmalarının temelini atan Türk milliyetçileri vardır. Gerçeklik böyleyken
Öcalan'ın bu sürece ilişkin yorumu da tıpkı Akçam'ın 1915 muhakemesi hakkındaki
yorumu gibi, M. Kemal'i diğer İttihatçılardan ayırıp aklama ve “aslında onun
niyeti farklı olmasına rağmen, İngilizlerin işi bozduğu” şeklinde bir yanılsama
oluyor:
“Mustafa Kemal
başta Kürtlere özerklik-muhtariyet öneriyordu. İngilizlerin isyanları
desteklemesi nedeniyle bunu askıya aldı. Mustafa Kemal o dönemde ulus-devlet
değil, cumhuriyet ve Kürtlere muhtariyet diyordu. İngiliz oyunlarıyla
Cumhuriyet, ulus-devlete evirilmiş ve bugüne kadar da bu anlayış nedeniyle
savaş devam etmektedir.” (Öcalan, görüşme notlari/Özgür politika/ 8 Nisan 2009)
Maraşlı haklı olarak 1915 anlaşmazlığının çözümü için "Atatürk'ün izinden gitmeyi" tavsiye
eden Akçam'ı eleştiriyor. “Doğrusu bu bana, Türkiye'nin yaşadığı bütün
sorunları 'Atatürk'ün yolundan sapmış olmakla' açıklayan tipik Kemalist görüşü
anımsattı. Ya da bürokrasiyi bir şeyler yapmaya cesaretlendirmek için
Atatürk'ün hemen her konuda söylediği bir-iki sözü öne çıkararak referans
haline getiren Kemalist-sol ilerlemecileri... Bu tavrın 'Cumhuriyetçi'ler
dışında artık rağbet görmediğini sanıyordum: Akçam'ın "fazahat"la ortaya çıkması oldukça düşündürücü.
Acaba 'resmî Atatürkçülük' ve 'sol-Kemalizm' versiyonlarından sonra şimdi de liberal
bir Neo-Kemalizm yorumuyla mı karşı karşıyayız?” diyor. (R. Maraşlı, Ermeni Olayı'nda Atatürk
Referans Olabilir mi? 03.04.2012-Gelawej)
Yukarda okunan
Öcalan'ın ve Karasu'nun sözleri, ki aynı şekilde günümüzün Türk
politikacılarına “M. Kemal'in başlangıç yolu”nu gösterme durumundadır, bunu da
o eğilimlerin Kürt versiyonu sayabiliriz herhalde. Ama bunların hiçbiri hiç bir
sorunun çözümüne gerçekten referans olamaz.
İTTİHATÇI ZİHNİYETLE 1915'SİZ HESAPLAŞMA OLAMAZ
Son ayların tartışmaları içinde Başbakan Erdoğan bir yerde sözü “İttihat
ve Terakki zihniyeti”ne de getirerek daha önceleri “CHP zihniyeti”ne yaptığı
eleştirileri onun eski köklerine uzatmayı denedi. Ama ilginç bir şekilde yine
M. Kemal'i eleştiri kapsamı dışında tuttuğu gibi asıl İttihat ve Terakki
iktidarına ve onun eseri olan 1915'e hiç değinmedi. Bunu neye yormak gerekir?
Öncelikle ipuçlarını görmek üzere Erdoğan'ın o konuşmasındaki vurgularına
bakalım:
“İttihat ve
Terakki zihniyeti, Gazi Mustafa Kemal’in de şiddetle karşı çıktığı bir zihniyettir.
Bu zihniyet, Osmanlı Devletinin çok hızlı ve acı bir şekilde dağılmasını
sağlamıştır. Atatürk’ün müsamaha göstermediği İttihat ve Terakki zihniyeti, ne
yazık ki vefatının ardından yeniden iktidar fırsatı bulmuş ve Türkiye’ye ağır
faturalar ödetmeye devam etmiştir. İşte Dersim, 27 Mayıs darbesi, 12 Mart, 12
Eylül, 28 Şubat, bu zihniyetin eseridir. Kürt meselesinden tutunuz, faili
meçhullere; edilgen dış politikadan tutunuz, kötü ekonomiye; derin yapılardan,
çetelerden tutunuz, bürokratik oligarşiye kadar bu ülkenin birçok meselesinin
altında, işte bu köhne, bu çarpık zihniyet yatmaktadır...” (R. Tayyip Erdoğan, Şubat 2012)
Gerçekte İttihat ve Terakki'nin mazisi 150 yıl geriye gitmez, 1908'den
önce Jön-Türklerin örgütlenme sürecini de hesaba katsak çok çok 120 yıl eder.
Ama Jön-Türklerin düşünceleri farklı kanatlarla bir evrim yaşamış ve onlardan
biri olan İttihatçıların daha sonra bir geleneğe dönüşüp kendi isimleriyle
anılan zihniyeti özellikle iktidara geldikten sonra kendini göstermeye başlamıştır.
Bu anlamda ancak 100 yıllık bir maziden sözedebiliriz. Irkçı, yayılmacı, etnik
tasfiyeci, gaspçı, despotik ve darbeci yönleriyle belirginleşen bu zihniyet en
yıkıcı rolünü de 1915'de oynamış, yüzyılın ilk soykırımını hayata geçirip
Nazilere de ilham kaynağı olmuştur. İttihat ve Terakki'nin kendi iktidar
sürecinde işlediği bu en büyük suçu görmezden gelip Cumhuriyet tarihinde o
gelenekten beslenenlerin darbe ve kıyımlarını sözkonusu etmek nasıl bir tarih
muhakemesidir? Sonra M. Kemal bu zihniyetin nesine müsamaha göstermemiştir
acaba? Bu aklamaya bakılırsa, Erdoğan'ın birçok defa yerdiği CHP'nin tek parti
diktatörlüğü ve kanlı icraatleri kimin işidir?..
AKP'nin tek parti dönemine dair esas
rahatsızlığı İslami kesimin siyasal alandaki baskılanmasıdır. Bu açıdan
bakılınca Erdoğan'ın M. Kemal'e sahip çıkıp onun karşısına aldığı bir kısım
İttihatçıyı olumsuzlaması kendisiyle çelişir. 1926'da “İzmir suikasti”
davasıyla kimisi asılıp kimisi Kemal'in ölümüne kadar siyasi yasaklı kalan
şahsiyetler görece dinsel muhafazakarlığa sahip muhaliflerdi. Bir makalesinde
bu çelişkiye işaret eden Yetvart Danzikyan'ın dediği gibi “Burada Erdoğan’ın resmi görüşten vazgeçmeme ve
'merkezi otorite'yi sahiplenme adına fikirdaşlarını harcadığını görüyoruz.” (Y. Danzikyan, 06.02.2012,
Radikal).
AKP geleneğinin CHP ile ideolojik uyumsuzluk noktasını dikkate alırsak,
onun Kemalizmi eleştirmesi, İttihatçılığı eleştirmesinden daha anlamlı olurdu.
Fakat Kemalizm yada Atatürkçülük doğrudan M. Kemal'in adını taşıdığı ve onun
dokunulmazlığına riayet gerektiği için, ideolojik karşıtlığın ifadesinde güçlük
çekilmektedir. Erdoğan bu güçlüğü bir yere kadar “CHP zihniyeti” diyerek aşmaya
çalışmışsa da, yeterli olmadığı açıktır. Bu noktadan bakıldığında işi
“İttihatçılık” eleştirisine dönüştürmenin, yine Kemalizm diyememekten dolayı
onun yanından ve arkasından dolanma tercihiyle ilgili olduğunu düşünmek yanlış
olmaz. Zira Kemalizm İttihatçılığın bir sonraki aşamada üstlendiği misyona
uyarlanmış versiyonundan başka bir şey değildir.
İttihatçıların Adriatik'ten Çin Seddi'ne Turan İmparatorluğu hayalleri
parçalanınca, son kale olarak gördükleri Küçük Asya'da homojen bir ulus ve
üniter devlet oluşturma hedefi öne çıkmış, buna da esasen Sarıkamış
yenilgisinin hemen ardından Ermenileri imha planıyla girişilmiştir. Bu
koşulların ürünü olan Kemalizm, M. Kemal önderliğinde TC'ni kuran ve yeni kimlik
inşasına girişen kadroların, Avrupa'daki faşist akımlarla da etkileşmeleri
sonucu ırkçı-monolitik-otoriter esaslar üzerinde şekillendirmiş oldukları bir
ideolojidir. Bu topraklarda kökleri kazınan Hristiyanların zenginliklerini
yağmalama yoluyla palazlanmış kır ve kent yeni üst sınıfları ile savaş sonrası
kuruculuk içinde büyük imtiyazlar edinmiş asker-sivil bürokrasinin ortak
çıkarlarını gözeten bir düşünce sistematiği diyebiliriz. Bu sosyal temelleri ve
tarihsel geleneğine uygun olarak, politik-kültürel yaşamda her türlü çok
renklilik ve çok sesliliği yadsıyan, devleti uç boyutta kutsayan, iliklerine
kadar militarist, darbeci ve entrikacı bir karaktere sahip olmuştur. En rafine
haliyle 1930'ların CHP çizgisinde görülür. Günümüze kadar o gelenekten türeyen,
bir kısmı Atatürk'ün tasfiye ettiği silah arkadaşlarının dinsel muhafazakarlık
yönleriyle harmanlanarak görece farklı şekillenen ve zamanla kendilerince sağ-sol
liberal çehreler de kazanan çizgiler, halen çok esaslı ortak paydalara
sahipler. Mazisi en yeni olan AKP'nin karma yapısı da bu çerçeve içindedir.
Adına yeşil sermaye denilen son kuşak Anadolu zenginlerinin etkinliği nedeniyle
bir parça İslami yönü ağır bastığı için eski geleneksel Kemalist elitlerin
“irtica” yaygaralarına maruz kalıyor. Ne olduğu belirsiz “laiklik” eksenli suni
tartışmalar bu iki kanat ararasında abartılı bir gerginliğe yol açıyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devletçi gelenek bu temelde bir
ayrışma yaşadığı ve günümüze kadar iktidar kavgalarında manipülasyon işlevi
gören abartılarla bir “laik-İslamcı” karşıtlığı süregeldiği için hesaplaşma
boyutunu anlamak mümkün. Ama “milli meseleler” sözkonusu olunca bugüne kadar
AKP dahil hangi partinin geçmişteki CHP ve onun mirasçısı olduğu İttihat ve
Terakki'den farklı bir çizgi izlediği sorulsa verilecek cevap koca bir hiçtir.
AKP'nin bir damarının da İttihat ve Terakki döneminde muhalif olan Hürriyet ve
İtilaf Fırkası'na dayandığını düşünecek olsak bile, onun 1915 cürümleri
nedeniyle sonradan İttihatçıları eleştiren ve yargılayan kesiminin değil, Küçük
Asya'yı Hristiyanlardan arındırma yönüyle İttihatçıları destekleyen kesiminin
takipçisi olduğunu söylememiz gerekir. Türk ulus-devleti sonuçta ezici çoğunluk
haline getirilen çeşitli etnik gruplardan Müslümanların Türk sayılması üzerine
kurulduğu için Türk milliyetçiliğinin dine en mesafeli kesimleri bile inanç
alanında Sunni İslamın ayrıcalıklı konumunu gözetmiş, 12 Eylül döneminde olduğu
gibi “laikliğin yılmaz savunucusu” ordu eliyle Kürt hareketine ve sola karşı
İslami akımların yayılmasının açıktan teşvik edildiği durumlar bile
görülmüştür. Türkiye'de Müslümanlara Hristiyanlık telkin ettikleri iddiasıyla
2000'li yıllarda “misyoner”lere karşı yürütülen kampanyaların başını Kemalist
ulusalcıların çekiyor olması da ilginçtir. CHP ve ordu kurmaylarının 28 Şubat
süreci ve sonrasında “irticayla mücadele” kisvesi altında yürüttükleri bütün
çaba, güçlenen “Anadolu sermayesi” karşısında Kemalizm zırhına bürünmüş
geleneksel büyük sermaye ve imtiyazlı bürokratik kast olarak kendi
üstünlüklerini korumak veya yeniden tesis etmek olmuştur. AKP'nin de buna karşı
mücadelesi kendi alanını genişletmeye dönük olmakla beraber, yaptığı kısmi
reformlar topluma bir parça nefes aldırmış, fakat Kürt sorunu başta olmak üzere
ciddi ve kanayan konulara derman olmadan tıkanmaya başlamıştır.
Son üç yıl zarfında Ergenekon, Balyoz vb davalarla kendi iktidarını
güvenceye almaya çalışan Erdoğan'ın, konumunu sağlamlaştırdığı ölçüde belli
yönleriyle Kemalizmin ideolojik tahakkümünü de kırmak üzere tarihsel eleştiriye
girmesi, 28 Şubat'tan beri kendi geleneğini hedefleyen darbelerle hesaplaşma
yönünde adımlar atması, bir nebze tutarlı görünme ihtiyacıyla yüzeysel şekilde
12 Eylül'ü de içine katmasına rağmen demokrasi adına pek de umut verici
olamayan tutarsız bir hat izlemektedir. Türk-İslam hakimiyetine dayalı devletin
üniter, ırkçı ve inkarcı yapısını kıskançlıkla koruyan, askeri vesayet yerine
MİT-Emniyet takviyeli cemaatin vesayetini geçiren, KCK davalarıyla 12 Eylül'ün
ruhunu yaşatan, milliyetçi yönü yine eksik kalmayacak şekilde daha dindar
gençlik yetiştirmeyi hedefleyen ve ekonomik gücü arttıkça Orta-doğu'da
yayılmacı hegemonik siyaset izleyen bir çizgidir. Böyle bir yönelimin tarihle
ciddi bir yüzleşmeye girmesi tabii ki beklenemez. Dolayısıyla “İttihatçı
zihniyet”e eleştiri yağdırması tutarlı değildir.
Yine de bunu bir tür kendi tarih yazımını gündeme sokma ve yavaş yavaş
resmi tarihi bu temelde revize etme çabası olarak görmek gerekir. Siyasal
literatürde yaygın olarak ismi 1915 soykırımıyla özdeşleşmiş bulunan İttihatçı
zihniyeti şimdiye kadar hiç zikretmemişken şu kritik aşamada vurgulamaya
ihtiyaç duyması, bu konuda artık sürdürülemez olan katı inkarcılığın değişime
zorlanmasıyla da bir şekilde ilgili olmalıdır. Çaresiz kalınan bir noktada
samimiyetten uzak ve içerikten yoksun bir özürle kurtulmaya çalışma seçeneği,
ne kadar hafifletmek istese bile İttihat ve Terakki'nin siyasi sorumluluğunu
bir ölçüde belirtmeye kendini mecbur bırakacağı için, şimdiden o isimle arasına
bir mesafe koyması akıllıca sayılır. Öyle ki yarın o noktaya gelindiğinde
Başbakan'ın ağzından kamuoyunun duyacağı ilk İttihatçı eleştirisi olmasın ve
aşırı şok etkisi yapmasın! Aynı konuşmasında, herhalde “şu 1915'e sıra neden
gelmiyor?”diyecek olanları peşinen yanıtlama ihtiyacıyla olsa gerek, şöyle bir
vurguyu da ihmal etmemiştir:
“Bazıları
meselelerinin çözümü konusunda son derece sabırsız. Bu kişiler, ‘karanlık her
olay anında aydınlansın, her reform anında yapılsın, Türkiye bir gecede
değişsin’ istiyor. Beyler… Biz burada, 150 yıllık köhne bir zihniyetle mücadele
ediyoruz. İliklerimize kadar işlemiş, devletin bütün kılcal damarlarına kadar
ilişmiş bir zihniyetle mücadele ediyoruz. Biz, İttihat ve Terakki
zihniyetindeki CHP’ye, İttihat ve Terakki’nin izindeki MHP’ye, Doğu ve
Güneydoğu’nun CHP’si olmaya özenen bir BDP’ye rağmen bu mücadeleyi
yürütüyoruz...”
Hem nalına hem
mıhına vurmak iyi de, sonuç ne gösterecek bakalım? Durum hiç de kolay aşılacak
gibi görünmüyor. 1915'in gündeme geldiği en son zamanlarda bile keskin inkarcı
karşılıklar vermekle bu alandaki işini zorlaştırmış olan Erdoğan'ın büyük bir
handikap yaşadığı ortadadır. Bu nedenle öyle içeriksiz bir İttihatçı zihniyet
eleştirisi yapmakla kalıyor ve belki tam olarak ne adım atacağını da bilemeden
bu yöntemlerle nabız yokluyor. En son bu 24 Nisan vesilesiyle AKP'li İstanbul
milletvekili İsmet Uçma kendi şahsı adına Ermenilerden özür dilediğini
belirttikten sonra eklemiş: “Ben Ermeni vatandaşlarımıza, Ermeni dostlarımıza reva görülen şeyin,
‘soykırım’ değil, ‘soy sürgün’ olduğunu düşünüyorum. Soykırım yapılmak
istenseydi, İspanyolların ve Portekizlilerin Güney Amerika yerlilerine,
Amerikalıların Kızılderililere, Almanların Yahudilere karşı kullandığı imha
metotları uygulanırdı.” (25.04.2012-Demokrathaber)
Acaba bu vekil
birşey araştırmış da mı böyle mukayese yapıyor? Ermenilere yapılanların o
saydıklarından eksiği neymiş? Yoksa vekil beyefendi “Türkler soykırım yapmak
istese bir tane Ermeni kalmamış olması gerekirdi!” mantığını mı işletiyor? Öyle
değilse bile, biz böyle lakayt özürü ne yapalım? Sanki bu çıkış şahsi özür
dilemek için değil de, hükümetin yakınlarda geliştireceği bir tavır için
şimdiden soykırım yerine geçirilecek tanımı pişirmek için yapılmış gibi. Fakat
sonunda açıkça ve dürüstçe 1915'te yapılanın soykırım olduğu kabul edilmedikçe
Ermeni halkının ve demokratik çevrelerin bu bayatlamış yemeklere karnının tok
olacağı iyi bilinmelidir.
Son sözü 1915'in
canlı tanıklarından, o tarihte 15 yaşlarında olan ve binlerce Ermeninin Palu
köprüsü üzerinde nasıl kesildiğini anlatan Mesrop Grayyan'a bırakıyorum.
Soykırımının 50. yılında yayınlanmış kitabında, henüz o zamanlar dünyada çıt
çıkmazken, bu konu unutulup gidecekmiş karamsarlığı çökerken, adeta 100. yıla
doğru dünya aleme “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!” dedirteceğini
hissederek şöyle yazmıştır:
“Son olarak
izledim o kanlı köprüyü, Surp Krikor Lusavoriç kilisesini, hafsalamda iyi kötü
izler bırakmış bütün o mevkileri... Heyhat! Rüya değildi gördüklerim, safi acı
gerçeklik, yüreğimin çok taze yaralarını tekrar kanatmaya gelen...
“Ben burada
tekrar ediyorum ve çok eminim; O gün gecikmeyecek, Türkiye günü gelip oturacak
sanık sandalyesine! Adil bir mahkeme yargılayacak onu; adaletsizlik sütununa
çivileyecek ve işlediği büyük cürümlerin karşılığını mutlaka ödetecektir
ona!..” (M. Grayyan, Palu
Yaşamından Alınmış Tasvirler, Anılar, Nazım ve Serbest Sayfalar, 1965,
Antilias-Lübnan, s.531-533)
28 Nisan 2012
Hovsep Hayreni
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.