1930'lu yıllar, Cumhuriyet Halk Fırkası tek parti iktidarının
ulus-devlet inşasını bir etnisite üzerinden, yani Türklük üzerinden
temellendirmeye çalıştığı yıllardır.1932 yılında toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi, bu
çabanın Türk Tarih Tezi olarak resmîleştirildiğini gösterir. Bu
resmîleştirmenin Türkiye'de entelektüel faaliyetlerin belirli bir kanona
bağlandığını; sadece edebiyatın değil, mimarînin ve müziğin de Türkleştirilmesine
ilişkin Kemalist kanonun inşa edilmeye başlandığını biliyoruz.
Yüksek edebiyat bir yana, popüler edebiyat, özellikle de,
o yıllarda yazılan popüler tarih romanları bu kanonun, ideolojik ve resmî
işleyişini ortaya koymak bakımından anlamlıdır. Dr. Murat Kacıroğlu'nun,
1927-1940 yılları arasında yazılan 'Tarihî Macera Romanlarında Kanonik Söylem
yahut Angaje Eğilim' başlıklı makalesinde [Turkish Studies, Spring 2010],
Abdullah Ziya [Kozanoğlu], Nizameddin Nazif [Tepedelenlioğlu], M.Turhan Tan
gibi popüler tarihî roman yazarlarının eserlerinde bu Kanonik söylemin
analizinin başarıyla yapıldığını görüyoruz. Kacıroğlu, Abdullah Ziya'nın Kızıl
Tuğ romanında Cengiz Han'ın Moğol kimliğinin reddedilerek Türk kimliğinin öne
çıkarıldığına dikkati çekiyor ve 'Birinci Türk Tarih Kongesi'nde tartışılan
meselelerden biri olan Moğolların Türk olup olmadıkları konusunda ileri sürülen
görüşlerden birinin ['Kızıl Tuğ' romanında, H.Y.] Abdullah Ziya tarafından
benimsendiği[ni]' bildiriyor: 'Bu görüş sadece Cengiz Han'ın Türk olduğu
şeklinde Afet İnan tarafından geliştirilen çözümdür.'
Abdullah Ziya'nın, sadece bir romancı olarak değil, bir
mimar olarak da, Kemalist Türk Tarih Tezi'ni destekleyen yazılar yazdığı da
görülüyor. Abdullah Ziya'nın Birinci Türk Tarih Kongresi'nin toplandığı 1932
yılında, tek parti iktidarı Maarif Vekâleti'nde Başmimar olarak çalışmaya
başlamış olması fevkalade dikkati çekicidir.
Abdullah Ziya'nın, o yıl, Mimar Dergisi'ne [ Mimar 2,
No.4, 1932] yazdığı 'Yeni Sanat' başlıklı makalede 'Türk'ün camisinden,
çeşmesinden motif alarak bu asırda [XX. Yüzyıl, H.Y.] sanat eseri
yapılama[yacağını] öne sürmektedir ki, bu önesürüş, A.Kıvanç Esen'in 'Tek Parti
Dönemi Cami Kapatma/Satma Uygulamaları' başlıklı makalesinde [Tarih Toplum, Güz
2011] ifade ettiği gibi, 'Caminin Türklükle özdeşleştirilmesi, onun
"eski"ye ait olduğu gerçeğini değiştirme[mektedir]. 1930'lar
Türkiye'si için modern olan ulusaldır, ulusal olan da modern. Yani iktidar için
camiler "Türk"tür, ama ulusal değildir.'
Açıkça görülmüyor mu: Kemalist Tarih Tezi, ulus devleti
hem Türklük üzerinden inşa etmek istemekte, hem de geçmişte Türkler'e ait olan
ne varsa, onu ulusal saymamaktadır. Tipik bir kafa karışıklığı!
Nizameddin Nazif de, Osmanlı'yı aşağılayıp
değersizleştirerek Türklüğü öne çıkarmayı tecrübe eder. "Kara
Davut'"ta Fatih Sultan Mehmed, "acımasız ve zalim bir hükümdar"
olarak tasvir edilir.[...] Romanda İstanbul'un [Osmanlı] Fatih Sultan Mehmed'in
değil, [Türk] Kara Davut'un kahramanlıkları sayesinde fethedildiği gösterilmek
istenir. Romanda Kara Davut'un Fatih'e tokat attığı [!] bir bölüm de vardır.
Nizameddin Nazif'in 'Deli Deryalı' romanında da bu defa Kanunî Sultan Süleyman
aşağılanır: Kanunî'nin 'her Osmanlı prensi gibi, mütereddî [soysuzlaşmış] ve
şehvetperest' olduğu söylenir.
Görülüyor: Kemalist kanonik söylem, o kadar iyi
işlemiştir ki, Osmanlı'yı bugün bile, bu söylemin 1930'lu yıllara ait
kriterleriyle değersizleştirenlerin mevcudiyeti, bu işleyişin en somut
kanıtıdır.
Kafa karışıklığı, evet, Osmanlı kötü Türk iyidir; geçmiş
ve eski kötü, modern ve ulusal iyidir: Peki de meselâ geçmişte Türk mimarîsiyle
inşa edilmiş 'cami', nasıl oluyor da, sadece 'eski' olduğu için ulusal
sayılmıyordur? Burada da Afet İnan çözümü yürürlüktedir: Nasıl ki Moğollar
değil de Cengiz Han Türkse, camiler de Türk, fakat ulusal değildir! Buyurun
size Tarih Tezi!
h.yavuz@zaman.com.tr
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.