Hep
azdık bu ülkede, sanki az olmaktan cezalıydık! Küfürle eşdeğerdi adımız; hor
görülmekti, hakaretti. Azala azala tükendik, tükene tükene azaldık… Kanunlarda
‘gayrimüslim’ diye, ‘dönme’ diye fişliydi adımız. Bu topraklarda doğan, bu
topraklarda büyüyen, bu topraklar için birlikte ölen; kimi doktor, bankacı,
eşraf; kimi barutçu, sarraf ve zanaatkârdık... Ne zaman ki kimliğimize dair;
farklılığımıza ve mazlumluğumuza dair o malum ‘tek sözcük’ döküldü
dudaklarımızdan, hor görüldük, ötelendik, dışlandık; çatal bıçaklar savruldu
üzerimize. (Neyse, bizim malum zihniyetin temsilcileri Ermeni kimliği ile
görünmek istemiyor, farklılık istemiyor. HYETERT)
**********
Yusuf
Nazım
Hep
azdık bu ülkede, sanki az olmaktan cezalıydık! Küfürle eşdeğerdi adımız; hor
görülmekti, hakaretti. Azala azala tükendik, tükene tükene azaldık.
YUSUF
NAZIMArşivi
‘Emet’te
Kürt işçiler gitti, gerginlik bitti!’
Geçenlerde
bir gazetenin başlığı böyle yazıyordu...
Kütahya’nın
Emet İlçesi Kaymakamı Sefa Güler, okul inşaatında çalışan işçilerle bir grup
vatandaş arasında yaşanan gerginlikle ilgili olarak, “Bu işçileri güvenli bir
şekilde Kütahya’ya sevk ettik” dedi.
Van
ve Erciş’teki depremden sonra çalışmak için Kütahya’nın Emet ilçesine gelen
Kürt işçilerle milliyetçi bir grubun kışkırttığı vatandaşlar arasında ‘omuz
atma’ gerekçesiyle olaylar çıkar. Bir söylenti yayılır. Kürtler PKK bayrağı
asmıştır. Ahali toplanır ve Kürt işçilere saldırırlar. Onları kovalar ve bir
binada kıstırırlar. Güvenlik güçleri tedbir alır. İşçiler geceyi karakolda
geçirir. Depremin vurduğu Kürt yoksulları, sabah olduğunda memleketleri Van’a
geri gönderilirler.
Durum
böyle; yabancısı olduğumuz bir şehirde ‘omuz atıldığında’, bilinmeyen bir dilde
‘türkü söylendiğinde’ kışkırtılmış milliyetçiliğin körüklediği kalabalıkların
oluşturduğu ‘taşkınlıklarda’ bize hep gitmek düşüyordu!
Teni
kara, alnı esmer, dili kırık olana yönelen nefret
Çünkü
biz yabancıydık. Geldiğimiz bu kentin yabancısı, yaşadığımız bu ülkenin
yabancısı... Bir defa ‘oralı’ değildik. Uzak diyarlardan toplanmış,
kamyonlarla, trenlerle gelmiştik. On yıllardır süren bir savaşın mağdurları,
toprağını kendi insanlarına haram eyleyen bir trajedinin kurbanlarıydık.
Tenimiz biraz karaydı, alınlarımız da esmer. Bu yüzden ‘başı külahlı’,
potansiyel ‘terörist’, olağan ‘şüpheliydik’! Ne zaman ki ‘omuz atma’
bahanesiyle bir kavganın alevleri tutuştu; ne zaman ki ‘yüksek milli
duygularla’ galeyana gelen kalabalıkların öğretilmiş nefreti, teni kara, alnı
esmer, dili kırık olana yöneldi, bize hep gitmek düştü!
Biz
kimdik ve nereden geliyorduk? Hangi toprağın yabancısı, hangi insanın
ötekisiydik? İnşaatlarda güvencesiz ve sigortasız çalışmaya mahkûm, hakkını
aramaktan aciz, ne iş versen itiraz etmez, okuma yazma bilmez, cahildik. Fındık
bahçelerinde ucuzdan da ucuza işçi, aile boyu ırgat, tarlada şalvarlı, boynu
puşili gençtik; yoksulduk, mazlumduk, Kürt’tük! Dağda eşkıya, ovada şaki, karda
yürürken ayakları ‘kart kurt’ yapan özbeöz Türk’tük! Uzak diyarlardan gelme
yabancı, yerli halkın içindeki ‘fazlalık’, göç yollarında derbederdik. Yara
bere içindeydi çocuklarımız; üstü başı kirli, yanakları sümüklü, kaşları kara,
biraz da görgüsüzdük.
Yalnızlığımız
alnımızda yazılıydı. Bir sorun olduğunda, ya sokakta ‘omuz yedik’ ya da bir
tenhada kıstırıldık. ‘Milli duyguları kabartılmış’ grupların hassasiyeti hep
bize yönelikti. Dillerinde ezber sözleriyle, öğretilmiş kalabalıklar yürüdü
üzerimize. Hep ‘münferit’ olaylar şeklindeydi; ya araçlarımız yakıldı ya da
dükkânlarımız kundaklandı. Sanki sığıntıydık oralarda, dilimiz kırıktı çoğu
zaman, boynumuzsa bükük. Bu yüzdendi işte, bize hep gitmek düştü!..
Kanunlarda
‘gayrimüslim’ diye, ‘dönme’ diye fişliydi adımız. Bu topraklarda doğan, bu
topraklarda büyüyen, bu topraklar için birlikte ölen; kimi doktor, bankacı,
eşraf; kimi barutçu, sarraf ve zanaatkârdık... Manşetlerdeki adımız ‘ecnebi’ydi
ya da ‘karaborsacı Yahudi’. Misafirperverliğin de bir sınırı vardı bu ülkede.
Yasalar çıkartıldı bizim için; ‘Müslüman olmayan’ diye; ‘Varlık Vergisi’,
‘toplama kampı’, ‘sürgün’ diye. Bize hep gitmek düştü.
‘Bir
güvercin ürkekliğine’ hapsolduk
Hep
azdık bu ülkede, sanki az olmaktan cezalıydık; Kürt’tük, Ermeni’ydik, Rum’duk!
Küfürle eşdeğerdi adımız; hor görülmekti, tahkirdi, hakaretti. Azala azala
tükendik, tükene tükene azaldık. Bayramlardan çok kıyımlarla anıldı adımız.
Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta Alevi’ydik; alev aldık, yandık, yakıldık. Korktuk,
korkutulduk. ‘Bir güvercin ürkekliğine’ hapsolduk. Sonunda bize hep gitmek
düştü...
Bin
yıllardır bu topraklardaydık; sayımız azalmış, soyumuz tükenmiş, kökümüz
kurumuştu; Midyat’ta, Viranşehir’de, Kurtalan’da Yezidi’ydik; Melek Tavus’un
halkıydık biz; Beşiri’de, Bismil’de, Çınar’da... Silah tutuşturulunca bir gün
ellerimize, kana bulaşmasın istedik vicdanımız. Reddettik silaha ve baruta
dokunmayı. Reddettik can almayı. Çaresiz, bize hep gitmek düştü...
Kimi
zaman sanatçıydık, ozandık bu topraklarda; türküler söyledik Anadolu’dan,
Mezopotamya’dan; sevildik, bağrına basıldık halkımızın, el üstünde tutulduk;
şarkılarımızla, türkülerimizle. Böbürlendik, ödüller aldık; şairliğimizle,
sanatçılığımızla. Alkışlara boğulduk; hatırlı insanlar teşrifte bulundular ödül
törenlerimize.
Ne
zaman ki kimliğimize dair; farklılığımıza ve mazlumluğumuza dair o malum ‘tek
sözcük’ döküldü dudaklarımızdan, hor görüldük, ötelendik, dışlandık; çatal
bıçaklar savruldu üzerimize. Yayından fütursuzca boşalmış faşizm, kanları
nefretle yıkanmış, uygar insanlar görüntüsüyle dikildi önümüze. Koroyla sesi
duyuldu arkamızdan, üstüne ‘vatanseverlik’ giydirilmiş, kin ve nefretle
beslenmiş ırkçılığın. Hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlük, uğursuz, kirli suretiyle
çıktı karşımıza. Hedef gösterildik iri puntolarla sürmanşetlerde. Acımasızca
lince uğratıldı yaralı ruhlarımız. Ajanslar peşimizden koştu, sürek avındaydı
sanki muhabirler; histerik çığlıklarla tempo tuttu kalabalıklar. Bizeyse hep
gitmek düştü...
Uzun
yıllar ‘kart’ olduk, ‘kurt’ olduk; ‘Dağ Türkü’ne çıktı adımız, bir türlü Kürt
olamadık. Zaman geçti, çağdaş sözcüklerle anıldı adı uygarlığın, özgürlükler de
gelişti; Helsinki İnsan Hakları Sözleşmesi, ayrımcılıkla mücadele, AB uyum
yasaları... Demokrasi adına biraz daha yol aldık, ilerledik, biraz daha geliştik;
kimliğimiz hâlâ yoktu! Bahçelerde, fındık ve şeftali toplamaya uzanırken
ellerimiz, hâlâ ezikti yüreklerimiz. Gayrimeskûn yerlerde, tenha inşaatlarda
hâlâ ‘bilinmeyen bir dilde’ korkuyla söyleniyordu ağıtlarımız. Ve hâlâ tam
konulamamıştı ismimiz. Balıkesir’de, Emet’te, İnegöl’de, malum olaylara
karıştığında adımız, yalnızca ‘doğu kökenli’ yurttaşlar olarak anılıyordu
sıfatımız...
Anlıyorduk;
biz gidince birden nefes alıyordu manşetler. Bir anda bölünmekten
kurtuluveriyordu ülke. Biz gidince rahata eriyordu kentler, huzura kavuşuyordu
kasabalar. Biz olmayınca, fındık bahçelerinde çocuk işçiler sigortasız
çalıştırılmıyor, güvencesiz on iki saat köle niyetine sömürülmüyordu. Bizim
yokluğumuzda çocuklara, ramazanda karın tokluğuna tecavüz edilmiyordu...
Bu
yüzden bize korkuyla, ısrarla, tehditle hep ‘git’ dediler. Bizeyse gitmek
düştü.
Bazense
olmadı; gidemedik, gitmedik! Öylesine çok sevdik ki bu ülkeyi, öylesine
sevdalısıydık ki bu toprakların, bir türlü içimiz el vermedi gitmeye, terk
etmedik. Hrant olduk, direndik! Lakin bazen de bize ölmek düştü...
(YUSUF
NAZIM: Öykü yazarı)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.