Bugün, Türkiye’de, büyük burjuvazinin zenginliğinin
kaynağı Ermeni mallarıdır, Rum mallarıdır. Kürd bölgelerinde, Kürd ağalarının,
aşiret reislerinin, Kürd şeyhlerinin zenginliğinin kaynağı Ermeni mallarıdır,
Süryani mallarıdır... Gizli-açık
toplantılarda, zaman zaman yapılan ayrıntılı tartışmalarda, şöyle kararlar
alındı. Karadeniz havalisindeki Rumlar-Pontuslar, Kapadokya’daki, Egedeki,
Kilikya’daki Rumlar, Ege adalarına, Yunanistan’a sürgün edilecek. Ermeni nüfus
tehcir adı altında uygulanan politikalarla tamamen çürütülecek, yok edilecek.
Hıristiyan Süryanilere, Ezidi Kürdlere de aynı tehcir politikası uygulanacak.
Kürdler Müslüman oldukları için Türklüğe asimile edilecek. Lazlara, Çerkeslere
de aynı asimilasyon politikası uygulanacak. Kızılbaşlar (Aleviler) Müslümanlığa
asimile edilecek.
****
Orta Karadeniz yörelerine Pontus deniyordu. Doğu
Karadeniz Lazistan olarak adlandırılıyordu. Pontus’un ve Lazistan’ın güneyi
Ermenistan’dı. Van Gölü çevresi Kürdistan, Dicle-Fırat havzası Mezopotamya
olarak adlandırılıyordu. Kuzey Mezopotamya’da Turabdin, Süryanilerin de
yaşadığı bir alandı. Bugünkü Çukurova yörelerine Kilikya deniyordu.
Ermenilerin, Rumların, Arapların yaşadığı bir bölgeydi.
Bizans İmparatorluğu, Bizans’ı, İstanbul’u, dünyanın
merkezi sayıyor ve Doğu’ya doğru, coğrafyayı şu şekilde bölümlere ayırıyordu:
Yakındoğu, Ortadoğu, Uzakdoğu.
Yakındoğu’da, Anatolia, vardı. Kızılırmak’ın Batı
tarafına, Anatolia deniyordu. Bugünkü Anadolu adlandırmasından farklı bir
kavram olduğu besbelli... Yakındoğu’da Pontus vardı.
Orta Karadeniz yörelerine Pontus deniyordu. Doğu
Karadeniz Lazistan olarak adlandırılıyordu. Pontus’un ve Lazistan’ın güneyi
Ermenistan’dı. Van Gölü çevresi Kürdistan, Dicle-Fırat havzası Mezopotamya
olarak adlandırılıyordu. Kuzey Mezopotamya’da Turabdin, Süryanilerin de
yaşadığı bir alandı. Bugünkü Çukurova yörelerine Kilikya deniyordu.
Ermenilerin, Rumların, Arapların yaşadığı bir bölgeydi.
Ortadoğu, Mısır’dan Hindistan’a, Kuzey Rusya’dan, Umman
Denizi’ne kadar olan coğrafyayı içeriyordu. İran, Yakındoğu ve Ortadoğu
arasında kalıyordu.
Uzakdoğu, Altay Dağları’nın doğusunu, Mançurya, Çin,
Japonya, Vietnam gibi ülkeleri kapsıyordu.
Yakındoğu, Yakındoğu’nun yerli halkları (otokton
halkları) uzaktan gelenler tarafından (aloktonlar) soykırıma uğratılmıştır.
(autochthone-allochtoon) Bu yazıda bu konuyu incelemeye çalışacağız. Bu
soykırım nasıl gerçekleşmiştir, bunu dile getirmeye çalışacağız.
İttihat ve Terakki Fırkası’nın Devlet ve Toplum Projesi
İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Türk
etnisi esasına göre yeniden organize etmek gibi bir sorunu vardı. Bu İttihat ve
Terakki’yi en çok uğraştıran, İttihat ve Terakki’nin üzerinde en çok kafa
yorduğu bir sorundur.
Adriyatik Denizi’nden, Büyük Okyanus’a bir imparatorluk
olacak, Türk imparatorluğu. Ama bu imparatorluk içinde Türk’ten başka bir etni
olmayacak. Tamamen Türklerden oluşacak bir imparatorluk...
Bu anlayışın, Osmanlı Devleti’ndeki mevcut toplumsal ve
etnik yapıyla uyuşmadığı açıktır. İmparatorluk sınırları içindeki Hıristiyan
halklar, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler… bu anlayış karşısında önemli pürüzler
olarak ortaya çıkmaktadır. Şüphesiz Ezidi Kürdlerin durumu da önemlidir.
Müslüman olan ama Türk olmayan Kürdler, Kürdlerle
birlikte Lazlar, Çerkesler… yine önemli bir pürüz oluşturmaktadır.
Türk ya da Kürd olan ama Müslüman olmayan Kızılbaşlar
(Aleviler) da çok önemli bir sorundur. İttihatçılar, 1910’larda bu konu
üzerinde çok çalıştılar. Kızılbaşlar (Aleviler) hakkında ayrıntılı çalışmalar
yaptılar.
İttihat ve Terakki’nin gerçekleştirmek istediği ikinci
bir durum daha vardı. İttihat ve Terakki Osmanlı ekonomisini millileştirmek
istiyordu. Bu, Ermenilerin ve Rumların elindeki sermaye birikimine, ekonomik
kaynaklara el koyup, bunları Müslüman Türk unsurun denetimine vermek anlamına
geliyordu. Bugün, Türkiye’de, büyük burjuvazinin zenginliğinin kaynağı Ermeni
mallarıdır, Rum mallarıdır. Kürd bölgelerinde, Kürd ağalarının, aşiret
reislerinin, Kürd şeyhlerinin zenginliğinin kaynağı Ermeni mallarıdır, Süryani
mallarıdır.
İttihat ve Terakki bu düşüncelerini yaşama geçirmek için
çok çaba harcadı. Çok ayrıntılı planlar yaptı. Balkan Savaşları’ndan sonra,
Türkçülük düşüncesinde yoğun bir gelişme yaşandı. Osmanlıcılık, İslamcılık,
Osmanlıyı kurtaramamıştı. Türkçü düşüncenin ve eylemin Osmanlıyı kurtaracağı
hesaplanıyordu. Türkçülüğün çok önemli bir dayanağı ise İslamcılık anlayışıydı.
Gizli-açık toplantılarda, zaman zaman yapılan ayrıntılı
tartışmalarda, şöyle kararlar alındı. Karadeniz havalisindeki Rumlar-Pontuslar,
Kapadokya’daki, Egedeki, Kilikya’daki Rumlar, Ege adalarına, Yunanistan’a
sürgün edilecek. Ermeni nüfus tehcir adı altında uygulanan politikalarla
tamamen çürütülecek, yok edilecek. Hıristiyan Süryanilere, Ezidi Kürdlere de
aynı tehcir politikası uygulanacak. Kürdler Müslüman oldukları için Türklüğe
asimile edilecek. Lazlara, Çerkeslere de aynı asimilasyon politikası
uygulanacak. Kızılbaşlar (Aleviler) Müslümanlığa asimile edilecek.
Tehcir edilen Ermenilerin ve Rumların taşınmaz mallarına
el konulacak, bunlar, Müslüman Türk unsurun denetimine verilecek…
İttihatçılar, bu düşüncelerini yaşama geçirmek için
elverişli bir zaman bekliyorlardı. Birinci Dünya Savaşı İttihatçılara
aradıkları bu fırsatı verdi. Savaş başlar başlamaz, Kapadokya’daki Rumlar,
Karadeniz havalisindeki Rumlar-Pontuslar, Ege’deki Rumlar, Yunanistan’a, Ege
adalarına sürgün edilmeye başlandılar.
1915’in, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran aylarında, 3-4 ay
içinde, bir-bir buçuk milyon Ermeni,
tehcir adı altında soykırıma uğradı. Böylece, İttihatçılar, savaş
sırasında iki önemli pürüzü kendilerince çözmüş oldular. Bu arada, Süryanilerle
ve Ezidi Kürdlerle ilgili sorunları da kendi anlayışları doğrultusunda çözmüş
oldular.
İttihatçıların, Ermenilere karşı sürdürdüğü soykırım,
Almanya tarafından yoğun bir şekilde destekleniyordu. Wolfgang Gust’un, Ermeni
Soykırımı 1915-1916 Alman Belgeleri Alman Dışişleri Bakanlığı Siyasi Arşiv
Belgeleri bu konuda önemli bir kaynaktır (Çev. Zekiye Hasançebi- A.Takcan,
Belge Yayınları, Ocak 2012).
Rumlara, Pontuslara, Süryanilere, Ezidi Kürdlere de aslında
soykırım yapılmıştır. Ama Ermenilere soykırım, Rumlara-Pontuslara ise sürgün
uygulamasının önemli bir nedeni de vardır. Rumlara-Pontuslara Yunanistan’ın
sahip çıkacağı düşünülmüştür. Hâlbuki 1894-95’de, Sason’da, İstanbul’da,
1909’da Kilikya’da meydana gelen Ermeni direnişlerinde ve bu direnişlerin
Osmanlı tarafından kanlı bir şekilde ezilmesinde, Batı devletlerinin Osmanlıya
karşı hiçbir tepkisi olmamıştır. Bu tepkisizlik soykırım konusunda
İttihatçılara cesaret vermiştir.
Kürdler ve Kızılbaşlar (Aleviler) konusunda temel
politika asimilasyondu. Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu, Alevilerin, Ezidi
Kürdlerin Müslümanlığa asimilasyonu İttihat ve Terakki ile başlayan bir
süreçti. Cumhuriyetle birlikte çok daha sistematik bir şekilde uygulamaya konan
politikalar oldular. Lazlar, Çerkesler, Ezidi Kürdler için de asimilasyon
geçerli bir politika oldu.
Ahmet Önal, “Yakındoğu Soykırımla Yok Edildi. Neden?”
başlıklı yazısında (www.kurdistan-post.eu, 15 Ocak 2012) bu ilişkileri ele
almaktadır. Yazının alt başlığı “ ‘Anadolu’ ve ‘Türkiye’ isimleri İnsanlık
Hapishanesi Olarak İnşa Edildi” şeklindedir.
Gürdal Aksoy’un, “Halklar Hapishanesi Anadolu, Kürdlerde
Anadolu Merkezci Yabancılaşma” (Komal Yayınevi, Haziran 2002) çalışması da bu
konuda dikkate değer özellikler taşımaktadır. İttihat ve Terakki’nin bu devlet
ve toplum projesini ayrıntılarıyla incelemekte yarar vardır.
Osmanlıyı Türk esasına göre yeniden organize etmek...
Devleti yeniden organize etmek... Jön Türklerin, İttihat Terakki’nin bu projesi
Almanya tarafından çok yoğun bir şekilde destekleniyor. İttihat Terakki’nin en
yoğun destekçisi Almanya’dır. Örneğin Adriyatik’ten, Orta Asya içlerine, Çin’e,
Mançurya’ya kadar Türk imparatorluğu olduğu zaman Hindistan, İngiliz sömürgesi
Hindistan, tehdit altında, Alman tehdidi altında olabilecektir.
Bu proje, bir anlamda da yakın doğunun imhası anlamına
geliyor. Çünkü Türk esasına göre yeni bir devlet kuracaksınız. O sınırlar
içerisinde Türk’ten başka halklar varsa onları şu veya bu şekilde imha
edeceksiniz. Almanya bunu çok yoğun bir şekilde destekliyor. Yakın Doğu’nun
imhası Alman Görüşü.
Ama İngiltere’nin, Fransa’nın ve Rusya’nın da Osmanlı
İmparatorluğu’nu paylaşma diye bir sorunu var. İşte biliyoruz 1915 yılı
sonunda, Sykes Picot görüşmeleri başlıyor. Ve bu görüşmeler 1916’da
sonuçlanıyor. Yani Osmanlıyı, Osmanlı topraklarını paylaşma... Kürdistan
coğrafyası için de Sykes Picot’ta bir paylaşma söz konusudur. Sykes Picot’ta
Kürdistan’ın paylaşılması da var, ülke olarak, halk olarak. Ama 1917’de,
Rusya’da meydana gelen Bolşevik hareketi, devrim hareketi İngiltere’nin ve
Fransa’nın bu projesinin yaşama geçmesini engelliyor. Ve İngiltere ve Fransa,
Bolşevik Devriminin daha güneye inmesini engellemek için yeni projeler
oluşturmak durumunda kalıyorlar. İşte benim kanımca bugünkü Anadolu dediğimiz
yerde yeni bir devlet organizasyonunun oluşumu, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurulması bu çerçevede gündeme geliyor.
Afganistan’da Emanullah Han, Afganistan devleti, Uzak
Doğu’da Çan Kay Şek hareketi… Bolşevik devriminin Rusya’nın sınırlarının dışına
taşmaması için böyle projeler oluşturuluyor.
Yakındoğu’nun imhası, böylece, bu sefer, İngiliz, Fransız
ve Sovyet destekli olarak yaşama geçiyor. Bu, şu anlama geliyor benim kanımca,
İttihat ve Terakki’nin Alman desteğiyle oluşturmaya çalıştığı Yakın Doğu’nun
imhası, bu sefer İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği tarafından
destekleniyor. Kemalistlerin, İttihat ve Terakki’nin organik olarak devamı
olduğu ise çok açıktır. Yakın Doğu böyle ortadan kalkıyor. Yakın Doğu’nun
ortadan kalkması... Bugün örneğin Kilikya diye bir sorun yok. Veya ne bileyim
Pontus diye bir sorun yok. Turabdin diye bir sorun yok. Son yıllara kadar bu adları
kullanmak suçtu. Buralarda da soykırım vardır arkadaşlar. Örneğin Süryaniler
söz konusu, Ezidiler söz konusu. Buralarda da soykırım var. Ama diyoruz ki
Yakın Doğu imha edildi. Yakın Doğu yani Yakın Doğu’daki otokton halklar...
Kimdir bunlar? İşte Süryaniler, Kürtler, Pontuslar, Rumlar, Ermeniler Yakın
Doğu’nun otokton halkları. Bu Yakın Doğu’nun otokton halkları uzaktan gelenler
tarafından soykırıma uğratılmıştır. İşte biz de yüzleşme, hakikat dediğimiz
zaman soruna bir bütünlük içerisinde bakmamız gerekiyor. İşte Süryaniler,
Ezidiler, Rumlar, Ermeniler, Kürtler, hepsinin birden ele alınması gerekiyor.
Hepsinin birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Yani yüzleşme dediğimiz zaman,
hakikat dediğimiz zaman bu çerçevede bakmak gerekir.
Bunun için her şeyden önce ifade özgürlüğünün sınırsız
bir şekilde işlemesi, özgür düşüncenin yaygın bir şekilde gelişmesi gerekiyor.
1920’li yıllara özgürce bakabilmek için bu gerekli oluyor. Özgür düşünce, özgür
eleştiri zaten bilim ortamının oluşması için büyük bir gerekliliktir. Akademik
özgürlük ifade özgürlüğünü karşılamaz. İfade özgürlüğü yoksa akademik özgürlük
de zaten var olamaz.
Soykırım ve Mülkiyet Transferi
Rumlar-Pontuslar, Süryaniler, Ezidi Kürdler sürgün
edildiler, tehcir edildiler, soykırıma uğratıldılar. Ermenilerden, Rumlardan,
Süryanilerden kalan taşınmaz mallar ne oldu?
Mülkiyet transferini üç aşamada değerlendirmek mümkündür.
Birincisi şudur: 1915, Ermeniler, Süryaniler kafile kafile, yerlerinden
yurtlarından sökülüp atılmakta, sürgün edilmektedir. Tehcir söz konusudur.
Tehcire tabii tutulanlar, kadınlar, çocuklar, yaşlılardır.
Erkekler, zaten savaş başlar başlamaz silâhaltına
alınmışlardır. Orduda, taş ocaklarında, yol yapımında, yük taşımakta
kullanılmaktadırlar. Kendilerine silah verilmemiştir.
Kadınlar, para, mücevher gibi yükte hafif değerli
varlıklarını beraberlerinde ama gizli olarak götürmeye çalışmaktadır. Kafileye
muhafızlık eden emniyet güçleri bunun farkındadır. Zaman zaman, fırsat buldukça
çeşitli bahanelerle veya hiç bahane aramadan, kadınları öldürmekte paralarına,
altınlarına el koymaktadır. Kafileyi yürütmekle görevli bütün muhafızlar bunu
yapmaktadır. Sonra da bu paraları, kendi aralarında paylaşmaktadır. Teşkilat-ı
Mahsusa’nın payını da ayırmaktadır.
Bu süreç bir-iki gün içinde, bu kafilelerde muhafız
olarak yer alan görevlilerde büyük bir zenginleşme sağlamıştır.
Bu dönemde, Teşkilat-ı Mahsusa’nın elemanları kimlerdir?
Teşkilat-ı Mahsusa’da üç türlü eleman çalışmaktadır.
a) Cezaevlerindeki mahkûmlar. Bunlar, ağır suçlardan
dolayı cezaevlerinde tutulmaktadır. Teşkilat-Mahsusa elemanları, bunlarla sözlü
anlaşmalar yapmışlardır. Eğer bunlar, Ermenilerle mücadele ederlerse,
Ermenileri, Süryanileri bulundukları yerlerden kaçırtırlarsa, maddi ve manevi
ödülleri çok büyük olacaktır. Ermenileri, Süryanileri öldürebilirler de. Eğer
böyle yaparlarsa cezaevlerinden çıkarılacaklar, dosyaları da kapatılacaktır.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın, birinci planda kullandığı elemanlar bunlardır.
b) Teşkilat-ı Mahsusa’nın kullandığı ikinci grup
elemanlar Balkan göçmenleridir. Bunlar, Balkan yenilgisi sonucu, oralardaki
yerlerini yurtlarını terk ederek gelmişlerdir. Bundan dolayı çok öfkelidirler.
Öfkelerini Ermenilerden öç alarak gidermeye çalışmaktadırlar. Balkanlarda
kaybettiklerini Ermeni mallarına sahip çıkarak karşılamaya çalışmaktadırlar.
c) Teşkilat’ı Mahsusa’nın kullandığı üçüncü grup
elemanlar ise, Kürd aşiretleridir. Bunlar, bazı Kürd bölgelerinde, Ermenilere
ve Süryanilere karşı yoğun bir şekilde kullanılmıştır.
Mülkiyet transferinde ikinci aşama, Ermenilerin ve
Süryanilerin bırakıp gittikleri evlerdeki eşyaların yağmalanmasıdır. Bunu daha
çok Ermenilerin ve Süryanilerin komşuları gerçekleştirmiştir. Yağmalanan
eşyalar arasında, para yanında, mücevher, kıymetli kâğıtlar da vardır.
Büyükbaş, küçükbaş hayvan sürüleri, kağnı, at arabası, gibi üretim araçları da
bu yağmaya dahildir. Marangozluk, demircilik, boyacılık, keçecilik vs.
atelyelerindeki üretim araçları da… Bu da yağmacıları bir anda zenginleştiren
bir süreçtir. Bütün bu sürecin devlet tarafından, İttihatçılar tarafından
desteklendiği, teşvik edildiği açıktır.
Mülkiyet transferindeki üçüncü aşama Ermenilerden ve
Süryanilerden kalan, taşınmaz malların, tarlaların, bağ ve bahçelerin evlerin,
dükkânların, atelyelerin yağmalanmasıdır. Bunlar da ilgili kişileri zamanla
zenginleştiren süreçler olmuşlardır.
Mülkiyet Transferinin Kürd/Kürdistan Sorunuyla İlişkisi
Kısaca özetlemeye çalıştığımız mülkiyet transferi Kürd
sorunuyla, Kürdistan sorunuyla çok yakından ilişkilidir. Organik olarak
ilişkilidir.
Ermenilerin yaşadığı soykırımdan sonra, şu veya bu
şekilde Ermeni/Süryani malı yağma eden bir kişi, bu malı sürekli olarak
tasarruf etmek ister. İşte o zaman devletle karşı karşıya gelir. Devlet ona
şöyle söyler. Bu malı kullanabilirsin, bu mal senin olabilir. Buna göz
yumabilirim. Ama sen de benim görüşlerimi destekleyeceksin. Benim görüşlerimin
yaygınlaşması için çalışacaksın. Aksi halde, bu malı senin elinden alırım.
Kullanmana izin vermem. Devletin görüşleri elbette Kürdlerle ilgilidir,
devletin asimilasyon politikaları ile ilgilidir.
1915’den önce şöyle bir ilişki var. Van Gölü ve
çevresinde Kürdler kırsal alanlarda, Ermeniler daha çok şehirlerde yaşıyorlar.
Kuzeye doğru çıkıldıkça Ermeni nüfus yoğunlaşıyor. Van Gölü’nün Güney
kesimlerinde de benzer bir ilişki var. Buralarda da Kürdler ve Ermeniler iç içe
yaşıyor. Kırsal alanlarda Kürdler, şehirlerde daha çok Ermeniler.
Ama Güneye doğru inildikçe Kürd nüfusun daha yoğunlaştığı
görülüyor. Ayrıca, Kürdler ve Ermeniler yanında, Süryaniler de var. Süryaniler
hem kırsal kesimlerde hem de şehirlerde var.
1915’den sonra şu şekilde bir nüfus hareketi yaşanmış
olabilir. Kürdlerin Güney’den Kuzey’e doğru bir nüfus hareketi olabilir.
Böylece, Batı Ermenistan’da Ermenilerden boşalan topraklara Kürdler el koymuş
olabilir. Yine, Batı Ermenistan’da ve Kürdistan’da kırsal alanlardan şehirlere
doğru bir nüfus hareketi de yaşanmış olabilir. Bu varsayımların olgularla test
edilmesi gerekir. Ermenilerden, Süryanilerden kalan taşınmaz mallar bugün
kimlerin denetiminde?
Türk Ekonomi Tarihi Nasıl Yazılıyor?
Bugün, Türkiye’de, büyük burjuvazinin zenginliğinin
kaynağının Ermeni malları, Rum malları olduğunu söylemiştik. Kürd ağalarının,
aşiret reislerinin, şeyhlerinin zenginliğinin kaynağının Ermeni malları,
Süryani malları olduğunu da belirtmiştik. Fakat Türk ekonomi tarihi, Türkiye
İktisat tarihi gibi kitaplarda bu durumdan hiç söz edilmez. Osmanlıdan,
Cumhuriyete geçişte, Ermenilerden, Süryanilerden kalan taşınmaz malların
akıbeti hiç sorgulanmaz.
Ama son yıllarda bu konuda önemli bir bilinç de
gelişmektedir. Nevzat Onaran’ın, Emval-i Metruke Olayı, Osmanlı’da ve
Cumhuriyet’de, Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi,(Belge Yayınları,
Mayıs 2010) incelemesi önemlidir. Sait Çetinoğlu’nun, bu kitap için yazdığı
önsöz de değerli bir yazıdır. Bu yazı, “Önsöz Ya da Türk Kapitalistlerinin Kökeni
ve Gelişimi” başlığını taşımaktadır. Sait Çetinoğlu’nun Varlık Vergisi
1942-1944 (Belge Yayınları, 2009) kitabı da dikkate değer.
Kürdlerin Durumundaki Farklılık
Yakındoğu’nun imhası sürecinde Kürdler de soykırıma
uğramıştır. Ve bu süreç günümüzde zamana ve mekâna yayılmış olarak devam
etmektedir. Yalnız, Kürdlerin durumunu iki aşamada ele almak gerekmektedir.
Kürdlerin bir kısmı, 1915’de, Ermeni-Süryani soykırımında İttihatçılara
tetikçilik yapmışlardır. Şu veya bu şekilde soykırıma katılmışlardır. Soykırımı
planlayan, yaşama geçiren şüphesiz İttihatçılardır. Ama Kürdlerin tetikçiliği
de dikkatlerden uzak değildir. Bundan dolayı, maddi ve manevi olarak
ödüllendirilmişlerdir. Kürdlerin önemli bir kısmı, 1919-1920’lerde, Mustafa
Kemal’le işbirliği de yapmışlardır. O dönemde Mustafa Kemal, Kemalistler,
Kürdlere milli haklarla ilgili bazı sözler de vermişlerdir. Ama Kemalist
hareket güçlendikçe Kürdlere verilen sözler unutulmuştur. Lozan Antlaşması
imzalandıktan sonra, devlet kendini çok daha güçlü hissetmiştir. Lozan
Andlaşması’nın gerçek adının, “Yakındoğu İşleri İle İlgili Lozan Andlaşması”
olduğu bilinmektedir. Artık Kürdleri ve Kürdçeyi inkâr etmeye, inkâr görüşüne
katılmayan Kürdleri imha etmeye başlamıştır. Kürd soykırımı bu inkârdan sonra
başlayan bir süreçtir. Zamana ve mekâna yayılarak sürdürülmüştür. Bugün de
devam etmektedir.
Arşivle İlgili Sorunlar
Kürd/Kürdistan sorunu, Ermeni sorunu, Pontus sorunu
Süryani sorunu, Alevilik gibi sorunlar gündeme geldiğinde hemen arşiv konusu
dile getirilmektedir. “Arşivler açılmalıdır”, “Arşiv neden açılmıyor?”...
Örneğin Kürdistan İstiklal Komitesi yani Azadi, Kürd tarihinde çok önemi olan
bir örgüttür. Fakat Azadi ile ilgili arşiv açılmamaktadır. Hınıs Harb Divanı,
Bitlis Harb Divanı ile ilgili arşiv de açılmamaktadır. Bunun nedenleri üzerinde
düşünmek şüphesiz önemlidir. Burada arşivle ilgili bazı düşüncelerimi belirtmek
istiyorum.
Bu konuda üç olaydan söz edeceğim. Birincisi 24 Eylül
1996’da meydana geldi. Diyarbakır Cezaevi’nde PKK’li tutuklular ve hükümlüler,
bir görüş gününde, maltada, gardiyanlar tarafından, demir çubuklarla,
zincirlerle, kalaslarla dövülerek katledildiler. On tutuklu ve hükümlü
öldürüldü. Onlarcası ağır yaralandı. Yaralı olanlar, Antep Özel Tip Cezaevi’ne
sürgün edildiler.
Bu dönemde Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dı.
Adalet Bakanı Şevket Kazan’dı. İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’dı. Genelkurmay
Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı idi.
İkinci olay, 26 Eylül 1999’da, Ankara’da Ulucanlar
Cezaevi’nde yaşandı. Gardiyanlar, hamamda ve hamam yolunda tutuklulara ve
hükümlülere saldırdılar. Gardiyanlar, tutukluları demir çubuklarla,
zincirlerle, kalaslarla dövdüler. On tutuklu ve hükümlü katledildi. Onlarcası
ağır yaralandı.
Cinayetin işlendiği bu dönemde Başbakan Bülent Ecevit’ti.
Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk’tü. İçişleri Bakanı Sadettin
Tantan’dı. Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’ydu.
Olgulardan ilk ikisi bunlar. Bu iki olgu üzerine iki
varsayım geliştirmek istiyorum. Birinci varsayım şu: Diyelim 2080’lere geldik.
2080’lerde, üniversiteden, basından herhangi bir kişinin, araştırmacının veya
herhangi bir yazarın bilincine böyle bir konu çarpıyor. 1990’larda,
Diyarbakır’da, Ankara’da, cezaevlerinde neler oldu? Mahkumlar nasıl öldürüldü,
şeklinde bir soru gündeme geliyor. İkinci varsayım da şu: 2080’lere geldik ama,
Türkiye’nin siyasal sisteminde, siyasal rejiminde herhangi bir değişiklik,
köklü bir değişiklik yok. Üç aşağı beş yukarı bugünkü siyasal sistem aynen
devam ediyor.
Bu araştırmacı ne yapabilir? Herhalde önce arşivlere
bakar. Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Diyarbakır Valiliği, Ankara
Valiliği, Diyarbakır Cezaevi, Ankara Cezaevi arşivlerine bakar.
Araştırmacı, arşivlerde ne bulabilir? Kanımca hiçbir şey
bulamaz. Onlar zaten teröristlerdi, teröristler arasında da nizah,
anlaşmazlık,uyuşmazlık hiç bitmiyordu. Kendi aralarında çatışmaları vardı.
Birbirlerini öldürmüşlerdir. Veya güvenlik güçleri teröristlerin saldırısı
karşısında kendilerini korumuşlardır.
Arşivden yararlanılamadığına göre, araştırmacılar nasıl
bir yol izleyeceklerdir? Elbette mağdurların yakınlarıyla konuşarak olayı
anlamaya çalışacaklardır. Katliamı, yaralı olarak atlatanlarla konuşarak
anlamaya çalışacaklardır. Her iki olay da, mağdur yakınları ve yaralı olarak
kurtulanlar tarafından mahkemeye intikal ettirilmiştir. Davacıların savunmaları
şüphesiz önemlidir. Bu savunmalar, bakanlıkların, valiliklerin, cezaevlerinin
arşivinde şüphesiz olmayacaktır. Ama ilgili avukatların, davacıların arşivinde
şüphesiz olacaktır. Olayın basına nasıl yansıdığına bakmak elbette önemlidir.
Bu olgulardan kalkarak 1915’e dönmek gerekir
kanısındayım. 30 Ekim 1918’de, Mondros Mütarekesi’nden sonra, İttihatçı
liderler, Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, ülkeyi terk ettiler. Ama ülkeyi
terk etmeden önce, pek çok evrakı Cağaloğlu hamamlarında yaktılar. Cağaloğlu
hamamlarına, külhanlara, günlerce çuval çuval belgeler getirdiler. Yaktılar. Bu
belgelerin içeriği neydi? Ermeni soykırımıyla ilgili oldukları çok açık... Bu
belgeler neden yakıldı? Bunun da üzerinde düşünmek gerekir.
Bunları, arşive pek de güvenilemeyeceğini belirtmek için
yazıyorum. Ermenilerle ilgili arşiv, 1980’lerde açılırken, yeni bir elemeden
daha geçirildiği bilinmektedir. Böylesine bir yakmadan sonra yeni bir eleme
daha yapılıyor.
Toplu Mezarlar Nasıl Kazıldı?
Burada üçüncü bir olgudan daha söz etmeyi gerekli
görüyorum. Ekim 2006’da, Nusaybin’de, kırsal bir alanda, köylüler kendilerine
ev yapmak için temel kazmaya başlıyorlar. Kazıda, bir süre sonra kemikler
çıkmaya başlıyor. Bizim İskilip’de olsa insanlar, bu kemikler hangi hayvanlara
ait, acaba buralarda hangi hayvanlar yaşamış diye düşünür. Ama Kürdler bunun
bir toplu mezar olduğunu düşünüyor. Kazıda bir süre sonra bir-iki kafatası da
çıkıyor.
Köylüler bunu, karakola ve İnsan Hakları Derneği’ne
bildiriyor. O bölgedeki toplu mezarlardan haberi olanlar, bunu İsveçli Profesör
David Gaunt’a bildiriyor. David Gaunt’un bölge ili ilgili bir kitabı da var:
“Katliamlar, Direniş, Kurtarıcılar” (Çev. Ali Çakıroğlu, Belge Yayınları, Kasım
2007)
Prof. Gaunt, İsveç’ten Nusaybin’e geliyor. Toplu mezar
yerini inceliyor. Toplu mezardan fotoğraflar çekiyor. Toplu mezarı kazıldığı
kadar fotoğraflarla tespit ediyor. Toplu mezarı kazmak için çalışmalar
başlıyor. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu da gelişmelerden
haberdardır ve oradadır. Prof. Gaunt’a, “Şimdi kışa giriyoruz. Yağmur-yağış
var. Yakında kar yağar. Toplu mezarı gelecek sene baharda açalım” der.
27 Nisan 2007’de Prof. David Gaunt ve Prof. Yusuf
Halaçoğlu, toplu mezarın başındadır. Ama Prof. Gaunt büyük bir şaşkınlık
içindedir. Kemiklerden, kafataslarından eser kalmamıştır. Bu duygularını
Halaçoğlu’na da bildirir. Prof. Halaçoğlu, “yağmur oldu, sel oldu, rüzgâr oldu,
kemikleri sel suları götürmüştür” der.
Daha sonra köylüler, İnsan Hakları yöneticilerine, “bir
sabah birkaç kişi çuvallarıyla geldi. Kemikleri, kafataslarını toplayıp
götürdüler…” der.
Bütün bunlar, arşivin, toplu mezar kazılarının Türk
siyasal sistemi çerçevesinde, nasıl bir içerik kazandığını göstermektedir.
Burada şunu söylemek önemlidir. Arşiv elbette önemlidir.
Ama arşive şüpheyle bakmak gerekir. Arşivin bilinçli olarak, kasıtlı olarak
açılmadığı alanlarda, araştırmacılar, o alana ilişkin kendi yorumlarını
yapabilmelidirler. En azından, arşiv açılıncaya kadar, bu yorumlar geçerli
olur.
Azadi ile ilgili arşiv neden açılmıyor, Hınıs Harb
Divanı, Bitlis Harb Divanı arşivleri neden açılmıyor. Bu herhalde, Cibranlı
Halid’in, Yusuf Ziya’nın, Teğmen Ali Rıza’nın, Faik Bey’in, Mela Abdülkerim’in savunmalarından
dolayıdır. Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan Dr. Fuad ile ilgili
arşiv de açılmıyor. Herhalde o da Dr. Fuad’ın savunmalarından dolayıdır. Bu
savunmaların içeriği konusunda araştırmacılar düşünce ve yorum
geliştirebilirler.
İsmail Beşikçi
____________
*23 Mart 2012 de, İstanbul’da gerçekleşen Süryaniler
Sempozyumu’nda yapılan konuşma.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.