Ermeni asıllı yazar Saroyan, vasiyetinde mezarının Bitlis'te olmasını ister. Ama 1980'in cunta şartlarında buna izin verilmeyeceğini anlayıp vazgeçer.Sonlar ürkütücüdür. Hüzün verir insana. Her tükeniş, gidip de bir daha geri gelmeyecek olana dairdir... Bitlis’in sokaklarında takatsiz dolaşan ve çocukların alay ettiği bu kişi, daha niceleri gibi bu topraklardan göç etmiş bir Ermeni ailesinin geride kalmış üyesi, Bitlis’in son Ermeni’sidir. Muğsi Ağa ile sohbet eden Saroyan, onun “Ömrünün son günlerini Ermenilerin arasında geçirerek ölmek” isteğini yerine getirir.
***
Ermeni asıllı yazar Saroyan, vasiyetinde mezarının Bitlis'te
olmasını ister. Ama 1980'in cunta şartlarında buna izin verilmeyeceğini anlayıp
vazgeçer.Sonlar ürkütücüdür. Hüzün verir insana. Her tükeniş, gidip
de bir daha geri gelmeyecek olana dairdir. Boşalmış bir köyün kimsesizliğinde
direnmeye çalışan son ev nasılsa, sönmeye yüz tutmuş bir ateşin rüzgârda uçuşan
alazları da öyledir.
Kına yeşili vadideki HES nedeniyle kurumuş dere
yatağında, bir avuç suda çırpınarak can çekişen son balık.. Dünyanın herhangi
bir yerinde unutulmaya yüz tutmuş bir dilin mahzunluğu.. Milyonlarca yıllık bir
evrimin bugüne taşıdığı halkasının hayatta kalmaya çalışan bir türüne ait
yaşayan son canlı...
Her sonun kendine özgü bir hüznü vardır. Her hüzün başka bir
sonu çağrıştırır.
Anneannem, “Kürtçe kalbin dilidir” derdi. Türkçe ise
müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak. Bizim
dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin ve acının yükü var.
Amerikan edebiyatının en güçlü kısa öykü yazarlarından olan
William Saroyan, 1938’de yazdığı “Yaşayanlar ve Ölüler” adlı kitabında böyle
der.
Saroyan, 31 Ağustos 1908’de ABD’nin Kaliforniya eyaletinin
Fresno kasabasında Ermeni bir göçmen ailesinin üyesi olarak dünyaya gelir. Üç
yaşındayken babasının ölümü üzerine üç kardeşiyle birlikte yetimhaneye verilir.
Beş yıl sonra yetimhaneden çıkan Saroyan, okula on beş yaşına kadar devam eder.
Aklında hep yazar olmak vardır. Cenaze işleri, demiryolu işçiliği de dahil
değişik işlerde çalışır. Bir yandan da öyküler yazar. Dergilere gönderdiği
öyküler başlangıçta beğenilmez. 1933’te ‘Story’ adlı bir dergide ilk öyküsü
yayımlandıktan sonra şansı açılır. İlk kitabı 1934’te yayımlanır. “Cesur
Delikanlı” adlı bu ilk kitabı o yılın en çok satan öykü kitabı olur.
Hayalindeki yazar olmak amacının onu heyecanlandıran ilk başarısıdır bu.
Edebiyatta çok üretken yıllara adım atar. İlk öykü kitabını sırasıyla 1936’da “Nefes
Al, Nefes Ver” adlı kitabı ve “Gönlüm Yaylalardadır” adlı tiyatro oyunu izler. “Hayatımın
Günü” oyunuyla 1940’ta Pulitzer Ödülü’nü kazanır, fakat ödülü almayı reddeder.
Ödülü reddetme gerekçesi, ödüle layık görülen yapıtının, o güne kadar
yazdıklarından ‘daha iyi olmadığı’na inanmasıdır.
Saroyan, 73 yıllık ömrüne 60’tan fazla eser sığdırır. Öykü,
oyun ve romanları birçok dile çevrilir. Eserlerinde içten ve yalın bir dil
kullanır. Son derece akıcı, adeta konuşur gibi, coşku dolu bir tarzla
geliştirdiği kendine özgü biçim Amerikan edebiyatında “Saroyanesque” adıyla
anılır. “Yalınlığın dehası” olarak
bilinen Saroyan, 18 Mayıs 1981’de doğduğu kasaba olan Fresno’da hayata
gözlerini yumar. Onun dünya edebiyatına katkılarından dolayı 2008 yılı, UNESCO
tarafından “Saroyan Yılı” ilan edilir.
Saroyan, vasiyetinde mezarının Bitlis’te olmasını istediğini
yazar.
Amerika
kıtasının küçük bir kasabasında dünyaya gelerek ve burada hayata veda eden ünlü
öykücüsünün, mezarını Bitlis’te istemesinin bir nedeni vardır. Saroyan’ın
kökleri, Anadolu topraklarına ait Bitlis şehrindedir. 1905’te yaklaşmakta olan
bir felaketin tedirginliği Saroyan ailesini Kalifornia’nın Fresno kasabasına
kadar savurmuş, atalarının yüzyıllar boyunca yaşadıkları toprakları terk etmek
zorundan kalmışlardır.
Sekiz yaşında yetimhaneden çıktığında, büyüklerinden
dinlediği hikâyeler, ona Pulitzer Ödül’nün de verileceği zengin bir düş dünyası
kazanmasına neden olmuştur. Eserlerini İngiliz dili ve Amerikan toprağı
beslemiş, ancak yazdıklarının ruhunda hep
Anadolu olmuştur. “Göçmenlik” olgusunu, Ermeni göçmen
çocuklarının yaşam zorluklarından yola çıkarak anlattığı öyküleri çok bilinir.
Kendi köklerine olan inanılmaz özlemin etkisiyle olsa gerek, eserlerinde
insanı, doğduğu, yaşadığı topraklara adeta âşık eder. Sanılanın aksine Türklere
ve Türkiye’ye karşı hiçbir önyargı beslemez. Aynı şey bütün dünya halkları ve
ulusları için de geçerlidir. Özellikle “Ödlekler Cesurdur” adlı hikâyesi
hoşgörü, bağışlama ve insan sevgisi üzerine kurulmuş anıtsal bir eser gibidir.
Memlekete dönmek>
1964’te William Saroyan, yıllarca içinde taşıdığı Bitlis
aşkının ateşini dindirmek için köklerine doğru bir yolculuğa koyulur. Yanında
Yaşar Kemal, Ara Güler, Fikret Otyam gibi dostları vardır. Bitlis’e
geldiklerinde eğilip toprağı öper. Sevinçten şaşırmış bir çocuk gibi sağa sola
koşar durur. Yolda rastladığı her şeye “Memleketlim” der; ağaca, taşa, toprağa,
hayvanlara sarılır, öper, koklar. Geçtiği Bitli’in tüm köylerinde durup
köylülerle söyleşir. Rüyalarının denizi, Van Gölü kıyısında eğilip gölün
suyundan içer. Bitlis’in yakınında büyükannelerinin anlattıklarıyla efsaneleşen
Sapkor Çeşmesi’nde elini yüzünü yıkar, doya doya su içer...
Şehre vardıklarında, eski, kesilmiş taşlardan evleri, tepesi
çanlı kuleleriyle kiliseleri, o ünlü mezar taşlarıyla mezarlıkları göremezler.
Kentteki 4 Ermeni mezarlığından geriye tek bir mezar taşı bile kalmamıştır. Bir
kilise yıkılarak yerine cezaevi yapılmış, diğerlerinin kimisi ahıra, kimisi de
başka bir şeye dönüştürülmüştür. 1910’lu yıllardan itibaren emperyalist
emellerle
Anadolu’ya akın eden güçler, halkları birbirine düşürmüş ve
sonuçta egemen olanın zulmü, zayıf olanın üstüne boşalmış ve onu tüketmiştir.
Babasının olduğunu tahmin ettikleri evi bulurlar. Saroyan,
harabe halindeki evin yıkılmış duvarları arasında diz çöker ve sessizce ağlar.
Kin duymaz, öfke beslemez. Sadece ağlar. İçin için ağlar. Bir şarap deresi gibi
yumuşak, tatlı ve parlak akan müziğin dili ile kalbin dilini ortaklaştırır.
Sızısıyla, acının diline tercüman olmaya, nefretin ve acının yükünü azaltmaya
çalışır.
Muğsi Ağa’nın son isteği Atalarının doğup büyüdüğü bu
topraklarda bulabildiği tek Ermeni ise yaşlı Muğsi Ağa’dır. Ermeni kimliğinden
vazgeçmeden, yılların eskittiği yüreğiyle, ölüme gün saymaktadır. Bitlis’in
sokaklarında takatsiz dolaşan ve çocukların alay ettiği bu kişi, daha niceleri
gibi bu topraklardan göç etmiş bir Ermeni ailesinin geride kalmış üyesi, Bitlis’in
son Ermeni’sidir. Muğsi Ağa ile sohbet eden Saroyan, onun “Ömrünün son
günlerini Ermenilerin arasında geçirerek ölmek” isteğini yerine getirir.
Saroyan, 12 Eylül 1980 askeri cunta koşullarında izin
verilmeyeceğini anlayarak vasiyetini değiştirir. Sonradan vasiyet ettiği üzere,
küllerinin bir bölümü “Ermenistan’a” götürülerek Erivan’daki ünlüler
mezarlığına gömülür.
Sonlar hüzün vericidir. Kars’ın, Ardahan’ın bozkırlarında
sayıları iyice azalmış, bir sığıntı gibi yaşayanlar... Hayata, o kendine özgü
sessiz masumluklarını bağışlayarak azala azala tükenen insanlar; Malakanların
sonuncusu... Yangın yerine dönmüş yüreğimden geride kalan son kıpırtı... Derin
bir ohhh çeker gibi ciğerlerime soluduğum son nefes.. Bilgeliğini toprağa,
havaya ve suya bağlılıktan alan Amerika kıtasının soyu tükenen yerlileri...
Uygar Avrupa’nın okyanus ötesi talanından kurtulmuş, yaşayan son Kızılderili...
Gidip de bir daha geri gelmeyecek olanın hüznü... Bitlis’te son Ermeni...
Dedim ya her sonun kendine özgü bir hüznü vardır. Her hüzün
başka bir sonu çağrıştırır.
YUSUF NAZIM: Öykü yazarı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.