Fethi takip eden yıllarda İstanbul bir Türk şehri olarak
imar ve iskân edilirken, kilise ve manastırlardan hangi esaslar dahilinde
istifade olunmuştu? … Genel kanaatin aksine, fetihten hemen sonra çoğu
kilisenin İslam ibadetine tahsis olunmadığı anlaşılıyor. Öteden beri şehrin en
büyük kilisesi cami haline getirilirdi. Bu gelenek, fethedilen Hıristiyan
şehirlerinin hemen çoğunda şaşmaz bir prensip olarak tatbik olunmuştur… Öte
yandan Fatih devrinde birçok manastır ve kilise, camiye çevrilmeyip Rumların
elinde bırakılmıştır (Lips, Pammakaristos, Peribleptos, Petra, Moukhliotissa,
Khora…).
****
Fethi takip eden yıllarda İstanbul bir Türk şehri olarak
imar ve iskân edilirken, kilise ve manastırlardan hangi esaslar dahilinde
istifade olunmuştu?
İstanbul’un fethi arifesinde Bizans İmparatorluğu’nun
merkezindeki kilise ve manastırların çoğu harap haldeydi. Hatta geceleri, Türk
toplarının kara tarafındaki surları dövmesiyle açılan gedikleri kapatmaya
çalışan Bizanslılar, dışarıdan taş sağlayamayınca harap Mokios Kilisesi’nin
taşlarını surları örmekte kullanmışlardır.
Genel kanaatin aksine, fetihten hemen sonra çoğu
kilisenin İslam ibadetine tahsis olunmadığı anlaşılıyor. Öteden beri şehrin en
büyük kilisesi cami haline getirilirdi. Bu gelenek, fethedilen Hıristiyan
şehirlerinin hemen çoğunda şaşmaz bir prensip olarak tatbik olunmuştur. Nitekim
birçok şehir ve kasabalarda kale içindeki en büyük kilisenin cami haline
getirildiği görülür. Bu usul üzere “Ulu Cami” mahiyetini alan Ayasofya’dan
başka Fatih Sultan Mehmed, Cenevizlilerden aldığı San Domenico ve San Paolo
Kilisesi’ni camiye çevirmiştir ki, bu bina sonraları Arap Camii adı ile şöhret
bulmuştur.
Bursa’da bugün mevcut olmayan Hisar’daki Orhan Camii,
İznik’te Ayasofya, Edirne’de izi bile kalmayan Ayasofya, Trabzon’da Ortahisar
Camii, Antalya’da Güdük Minare denilen Cuma Camii (Korkut Camii), Silivri’de
izi kalmayan Fatih, Enez’de Ayasofya, Amasra’da Fatih, Karadeniz Ereğlisi’nde
Orhan, Atina’da Fatih Camii yapılan Parthenon Tapınağı, Budapeşte’de Budin’in
Büyük Katedrali (Kanûni zamanında) akla gelen ilk örneklerdir.
II. Mehmed ayrıca kendi adını taşıyacak külliyenin inşası
bitinceye kadar kullanılmak üzere Pantepoptes ve Pantokrator manastırlarının
kiliselerini de camiye çevirtmiş; adı meçhul -bir ihtimal Akataleptos- olan bir
manastır kilisesini de Kalenderî dervişlerine tekke mescidi yaptırmıştır. Bu
vakıflara ilişkin kayıtlar, Fatih Vakfiyelerinde görülmektedir. Bunlardan
Pantepoptes Manastırı Kilisesi, Eski İmaret Camii; Atatürk Bulvarı’na hâkim bir
noktada görülen ve 12. yüzyıla damgasını vuran Komnenos ailesi tarafından inşa
ettirilmiş Pantokrator Manastırı’na bitişik 3 binadan oluşan kilise ise Zeyrek
Kilise Camii olarak tanınmaktadır. (Bir Bizans uzmanının iddiasına göre, Eski
İmaret Camii, Pantepoptes Manastırı olmayıp adı tespit edilemeyen başka bir
manastırın kilisesidir. Bu Bizantologa göre, Pantepoptes Manastırı, Sultan
Selim Camii’nin yerindeydi.)
Şehrin medrese ve tabhane-imaret (misafirhane) bakımından
acil ihtiyaçları için tadil edilen bu binalar, zaten harap halde bulunan
Havariyun Kilisesi’nin yıktırılarak yerine muhteşem Fatih Külliyesi’nin
kurulmasına kadar vazife görmüş ve külliyenin yapılışından sonra mahalle
camileri halinde kullanılarak günümüze kadar gelmişlerdir. Bu arada
yanlarındaki manastır yapıları da yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Pantokrator
Manastırı’nın 50 yataklı hastanesinin de izi kalmamıştır.
Fatih devrinde hiçbir devlet ileri geleninin mevcut
kiliselerden birini cami veya mescit haline getirmeye heveslenmediği dikkat
çeker. Yalnız Fatih’in hocası Molla Gürâni, biri Suriçi İstanbul’da, diğeri de
Galata’da olmak üzere iki kiliseyi mescit haline getirmiştir ki, İstanbul’da
olan, Vefa Kilise Camii adı ile hâlâ kullanılmaktadır. Ancak Galata’da bulunan
ve Manastır Mescidi olarak adlandırılan diğerinin yeri bile belli değildir.
Buna karşılık şehrin muhtelif yerlerindeki terk edilmiş ve çok küçük ölçüdeki
bazı kilise ve manastır kalıntılarının fethe katılan üçüncü derecedeki askerî
şahıslar tarafından veya onların namına (teberrüken) mescide çevrildikleri
tespit edilmiştir. Bunlar arasında Balaban Ağa, Sekbanbaşı İbrahim Ağa,
Sancaktar Hayreddin, Sekbanbaşı Ferhad Ağa, Mustafa Çavuş ve Kasım Ağa adlarına
vakfedilen mescitleri saymak mümkündür.
Fatih’in sancaktarı Roma kilisesinde
1911’de yanmış olup 1932’de Laleli bölgesinin tanzimi
sırasında ortadan kaldırılmış olan Balaban Ağa Mescidi yuvarlak bir binaydı.
Bazı sanat tarihçileri bu yapının aslında Bizans döneminde bir kütüphane
olabileceğini iddia etmişlerse de yıkılırken görüldüğü gibi altında mezarlar
vardır, hatta bunlardan bir tanesinin 14. yüzyılı işaret ettiği görülmektedir.
Atatürk Bulvarı kenarındaki arazi, 1942’de büyük apartman ve iş hanlarının
yapılması için açılırken yıktırılan Sekbanbaşı İbrahim Ağa Mescidi, bir
yangından sonra 19. yüzyılda Pertevniyal Valide Sultan tarafından ihya
edilmişti. Aynı sırada yine bulvarın kenarında bulunduğu bilinen ve hakkında
Bizans yapısından döndürüldüğüne dair bilgi olan Sekbanbaşı Ferhad Ağa Mescidi
ise tamamen ortadan kalkmıştır. Samatya’da 1894 depreminden beri harap halde
bulunan Sancaktar Mescidi, Fatih’in alemdarı adına yapılmıştır. Burası,
anlaşıldığına göre, Bizans döneminde kiliseye dönüştürülmüş bir geç Roma dönemi
binası idi. Sadece ana duvarları kalmış olan bu küçük yapı, Vakıflar İdaresi
İstanbul şube başmimarı Fikret Çuhadaroğlu tarafından 1973-1975 yıllarında
restore edilmiştir. Topkapı’da eski Otobüs Garı kenarında kalan (Ahmet Paşa
Camii karşısında) Manastır Mescidi denilen küçük kilisenin vâkıfı olarak
bilinen Mustafa Çavuş, yine Fatih devrine ait tanınmayan bir simadır.
Aynı şekilde, Karagümrük’te, 1894’ten beri yıkık duran
Kasım Ağa Mescidi’nin de banisi meçhulümüzdür. Bu mescit, 1970’li yıllarda
yeniden yapılırcasına onarımdan geçirilip ibadete açılmıştır. Bu listeye Şeyh
Süleyman ve Toklu İbrahim Dede mescitleri ilave olunabilir. Fatih ile Zeyrek
Camii arasındaki Şeyh Süleyman Mescidi, sekizgen planlı bir yapı olup esasında
yakınındaki Pantokrator Manastırı’nın kütüphanesi olduğu ortaya atılmışsa da,
bu iddianın yanlışlığı, yapılan bir araştırmada bir mezar odasına
rastlanılmasıyla ortaya çıkmıştır. Ayvansaray surlarının iç tarafında olan ve
1928’de yıktırıldığı için uzun yıllar ayakta duran tek duvarı da bugün tamamen
yıkılmış bulunan Toklu İbrahim Dede Mescidi, bu devrin iki velisinin
hatıralarına yaptırılmıştır.
Öte yandan Fatih devrinde birçok manastır ve kilise,
camiye çevrilmeyip Rumların elinde bırakılmıştır (Lips, Pammakaristos,
Peribleptos, Petra, Moukhliotissa, Khora…). Bazıları Katoliklere (Santa Maria,
Saint Nikola) verilmiş, şehrin merkezinde veya sarayın sınırları içinde
kalanlar da ambar haline getirilmiştir. Nitekim sarayın etrafını çevirmek üzere
inşa edilen Sur-i Sultanî’nin içinde ve sarayın ilk avlusunda kalan Aya İrini
kilisesi İç Cebehane olarak sarayın silah ve mühimmat deposu yapılmıştır. Haliç
kıyısında Cibali’deki Theodosia Kilisesi ise tersane ambarı olmuş, eski
Sultanahmet Cezaevi ile Ayasofya arasında bulunan Khalke Kilisesi’nin bodrumuna
sarayın vahşi hayvanları, yukarı katına da nakkaşlar yerleşmiş ve Arslanhane
olarak tanınmıştır. Bu bina, Ayasofya’nın tamirini üstlenen mimar Fossati’nin
burada Abdülmecid’in isteği üzerine büyük bir Darülfünûn inşa etmesiyle 19.
yüzyılın başlarında tamamen ortadan kalkmıştır.
Hipodrom’un kenarında olan Hagia Euphemia Kilisesi
baruthane haline getirilmiş ve 1490’larda yıldırım isabet ederek kubbesi havaya
uçmuştur. İstanbul’da yangın yerlerinden çıkarılan toprağın yığılması sonucu
kalıntıları bütünüyle toprak altında kalmış ve bu toprak 1937’lerde
kazıldığında altındaki Euphemia Kilisesi’nin duvarlarında hâlâ fresko resimler
bulunan bazı parçalar ortaya çıkmıştır. Kalıntılar Firuz Ağa Camii ile eski İstanbul
Adliye Sarayı arasındaki sahada görülmektedir. Fatih Camii civarında Canalıcı
Kilisesi denilen büyük bir bina da geçen yüzyılın ortalarına kadar ambar olarak
kullanılmıştır.
II. Bayezid kiliseleri dervişlere veriyor
Fatih devrinde cami veya mescide çevrilmemiş belli başlı
kiliseler II. Bayezid (1481-1512) devrinde devlet ileri gelenleri tarafından
İslam ibadetine tahsis edilmiştir. Büyük Andreas Manastırı, Koca Mustafa Paşa
tarafından kendi adına cami haline getirilmiş olup Ayvansaray’daki diğer bir
kilisenin de aynı Paşa tarafından Atik Mustafa Paşa Camii adıyla camiye
çevrildiği tahmin edilmektedir. Laleli’deki eski Myralaion Manastırı
Kilisesi’ni Mesih Paşa (Bodrum Camii), Yenibahçe’de Lips Manastırı Kilisesi’ni
Fenârizade Alâeddin Ali Efendi (Fenâri İsa Camii), Kadırga limanında Sergios ve
Bakhos Kilisesi’ni Kapıağası Hüseyin Ağa (Küçük Ayasofya), Edirnekapı’da Khora
Manastırı Kilisesi’ni Atik Ali Paşa (Kariye Camii), Yedikule’de Studios
Manastırı Kilisesi’ni Mirahor İlyas Bey (İmrahor Camii), Khalkoprateia
Kilisesi’ni Lala Hayreddin (Acem Ağa Mescidi) cami haline getirmiştir.
II. Bayezid’e “Velî” lakabının verilmesine yol açan,
fethedilen toprakların Türkleştirilmesi ve İslâmlaştırılması politikası böylece
bariz bir örneği ortaya koymaktadır. Cami haline getirilen kiliselerin çoğunun,
aslında ve başlangıçta şehirli dervişlere ve tarikat mensuplarına zaviye olarak
tahsis edilmesi de Bayezid devrinin, kültür tarihi açısından kayda değer bir
özelliğidir.
Nitekim Fenari İsa Camii olan bina bir tekkenin eki
olarak kurulmuştu. Camiye verilen “İsa” adı ise bu tekkenin ilk şeyhine aittir.
Koca Mustafa Paşa Camii de aslında Halvetî tarikatının bir kolu olan ve Sünbül
Sinan tarafından kurulan bir tarikin merkezidir. Bugün burası, önemli ziyaret
yerleri içerisinde kabul edilir. İmrahor Camii ise önemli bir tekke olarak
kalmış, 18. yüzyılda bir yangından ciddi şekilde zarar gördükten sonra ihya
edilmiş, 1908-1909 yıllarında çatısı çöktükten sonra bir daha onarılamamıştır.
Bugün sadece ana duvarları ayakta duran bir harabe halindedir.
Bizans kaynaklarında adı sık geçen Khalkoprateia Meryem
Kilisesi, Sirkeci’de Alemdar Yokuşu başında, Zeynep Sultan Camii’nin hemen
yanındaydı. Bu kilisede Türk devrine intikal etmiş olan mihrap kısmından küçük
bir parça, II. Bayezid döneminin başlarında Lala Hayreddin adında biri
tarafından mescide çevrilmiştir. Acem Ağa Mescidi de denilen bu ibadethane,
1938’de yanında daha büyük bir cami olduğu için boşaltılıp kiremidine kadar
satıldıktan sonra yalnızca duvarları bırakılmıştır; bugün sadece mihrap
duvarları ayaktadır.
Kariye Camii, içinde mozaik ve fresko resimler bulunması
bakımından İstanbul’un önemli tarihi yapılarından sayıldığı için ibadete
kapatılıp Müzeler İdaresi’ne devredilmiştir. Bu mozaikler içinde Hz. İsa ile
Hz. Meryem’in hayatlarından kesitler dışında, 14. yüzyılda kilisenin tamirini
sağlayan Theodoros Metokhites’in Hz. İsa’ya kilisenin bir modelini sunarken
tasvir edildiği portresi görülür. Bitişiğinde ek bir kanat vardır ki, burada gayet
büyük cennet-cehennem sahneleri dikkat çeker.
Kiliseden çevrildikten sonra binaların içinde ciddi
değişikliklere gidilmemiş, yalnız Fenari İsa Camii’nde Türk üslubunda önemli
ölçüde değişiklik meydana getirilmiştir. Küçük Ayasofya ile Koca Mustafa Paşa
camilerinde ise klasik Türk mimari üslubunda dış cephelerine birer revaklı son
cemaat yeri eklenmiştir.
Bu devirden sonra diğer terk edilmiş veya henüz sağlam
olan kiliselerin mescit veya cami haline getirilmeleri, içinde bulundukları
mahallelerin Türklerle iskân edilmesine paralel olarak ilerlemiştir. Kanunî
zamanında Kaptan-ı Derya Sinan Paşa tarafından Fener’de mescit haline getirilen
Kızılmescit ile Cerrahpaşa’da Hadım İbrahim Paşa’nın vakfettiği İsa Kapısı
Mescidi, aslında iki eski küçük kilisedir. Her ikisi de harap halde olup
kaybolmak üzeredir.
II. Selim zamanında o vakte kadar tersane ambarı olarak
kullanılan Cibali’deki önce Theodosia, sonra Ayia Euphemia Kilisesi olan bina,
Gül Camii adıyla cami yapılmış olup kubbelidir. Ancak 1555’e doğru Melchior
Lorichs adındaki Alman ressam tarafından meydana getirilen Büyük İstanbul
Panoraması’nda Gül Camii çatılı olarak görülmektedir. Bundan çıkardığımız
sonuca göre bina, Bizans devrinden bize üstü açık olarak geçmişken, çatı ile
kapatılarak bir süre kullanılmış ve Alman ressamın panoramasına bu şekliyle
girmiş, sonraları henüz klasik mimarinin hâkim olduğu dönemde bugün görülen
kubbesi, yan duvarları ve sütunları ile Türk üslubunda ihya edilmiştir.
III. Murad zamanında, Patrikhane vazifesi gören Pammakaristos
Manastırı tahliye ettirilerek Fethiye Camii olmuş (1591), yanındaki Troullo
Manastırı Kilisesi de 1596’ya doğru Hırami Ahmet Paşa Mescidi adını almıştır.
Cami yapma süreci nasıl sona erdi?
1475’te Fatih tarafından Kırım’ın Kefe şehrinden
İstanbul’a getirilen Katolik Ermeniler ile Latinlere bırakılan ikisinin 17.
yüzyılın ortasına doğru mescit haline sokulmasıyla Bizans kiliselerinin İslam
mabedine çevrilme muamelesi sona ermiştir. Karagümrük’te birbirine yakın bu iki
küçük kilise binası, IV. Murad devrinde artık etraflarında hemen hiçbir
Hıristiyan kalmaması yüzünden harap hale gelmiştir. Biri Kefeli Camii (1626),
diğeri de Kemankeş Mustafa Paşa tarafından vakfedilerek Odalar Camii (1640)
adını almıştır. Herhalde vaktiyle büyük bir manastırın yemekhanesi olan Kefeli
Camii halen ayaktadır.
Tahminen onunla aynı manastırın parçası olan Odalar Camii
ise Salma Tomruk yangınında yanmış ve bir daha ihya edilememiştir. Küçük
hücreler halinde birtakım odacıklar üstünde bulunan garip mimarili bu eser,
yakın tarihlere kadar harabe halde duruyordu. Hatta içinde ve bilhassa
altındaki odacıklarda birkaç tabaka halinde fresko resimlere de rastlanmıştı.
Maalesef bu ilgi çekici tarihî eserin harabesi koruma altına alınmadığı için
bütünüyle yok olmuştur.
Bizans kiliselerinden adı meçhul bir bina Boğdan
voyvodalarına tahsis edilmiş, Samatya’da Peribleptos Kilisesi Ermenilerin,
Fener’de Moukhliotissa ile Heybeliada’da Panaghia ve Samatya’da Kyparissio
kiliseleri ise Rumların elinde kalmıştır. Bugün belirgin bir izleri kalmayan,
hatta yerleri bile bilinmeyen diğer birkaç cami ve mescidin (Arabacı Bayezid,
Baruthane, Haydarhane, Etyemez Tekkesi, Hamza Paşa...) asıllarının kilise
olduğuna dair kayıtlar varsa da, doğruluğunu kontrol imkânı kalmamıştır. Yalnız
Şeyh Murad Mescidi’nin harap halde 1860-1870 yıllarında çekilmiş bir fotoğrafı
bulunmuştur. Bu fotoğrafa dayanmak suretiyle binanın mimarisi tahminen
çizilmiştir.
Camiye çevrilen en son Bizans yapısı ise Şüheda
Mescidi’dir. İstanbul camileri hakkındaki ana kaynak olan Ayvansaraylı Hüseyin
Efendi’nin Hadikatü’l-Cevami’sinde (1780) kiliseden çevrilmiş olarak gösterilen
Şüheda Mescidi’nin, Karagümrük dolaylarında I. Ahmed’in haremi Canfeda Hatun’un
infakı Kethuda Kadın Camii yakınında olduğu belirtilir. Şeyhülislam Ahizade Hüseyin
Efendi tarafından IV. Murad döneminde mescide çevrilmiş, Şeyhülislam’ın
Padişah’ın gazabına uğrayarak idam edilmesi üzerine Şühedâ Mescidi diye
anılmıştır.
Türklerin fethettikleri topraklarda kalmış olan çeşitli
dinî yapılara halk tarafından el konulamadığından “şenlendirme” politikası
takip edilmiştir. Sahipsiz bırakılmış bir dinî yapı, kendiliğinden yıkılıncaya
kadar ortada bırakılamayacağından “şenlendirme” politikası gereği vakıf
yapılarak cami ve mescide çevrilmesi uygun görülmüş ve desteklenmiştir.
İstanbul’daki Bizans kiliselerinin fetihten sonraki
encamını ortaya koyan bu küçük istatistik, eski Türk medeniyetinin, kendinden
önceki bir medeniyetin eserlerine karşı tutumunu göstermesi bakımından
düşündürücüdür.
Ve kayıp kiliseler...
İstanbul’da pek az eski kilise, hiçbir suretle işe
yaramaz durumda olduğundan veya çevrelerinde cami haline getirilmelerini
gerektirecek meskûn bir saha bulunmadığından harabe halinde kalmış ve zamanla
ortadan kaybolmuştur.
Haliç kıyısında, Cibali yakınında bulunan Ağakapısı’ndaki
çok küçük bir şapel ve Koca Mustafa Paşa semtinde, ana cadde kenarında bulunan
ve azizlerden Karpos ve Babilas’ın kutsal kalıntılarının korunduğu kilisenin
altyapısı olduğu ileri sürülen yuvarlak yapı (Martyrion), ayakta oldukları
halde hiçbir surette kullanılmamıştır. Buna karşılık bazı kiliseler zamanla
harap olarak toprak altında kalmış olup kazılarda kalıntıları ortaya
çıkmaktadır. Nitekim İstanbul Üniversitesi’nin Topkapı Sarayı’nın ikinci
avlusunda yaptığı bir kazıda bir kilise altyapısı bulunmuştur. Fransızlar
İstanbul’un işgali sırasındaki (1918-1923) kazılarında Topkapı Sarayı’nın
bulunduğu tepenin Marmara eteğinde, demiryolunun hemen yanında Soteros, Ayia
Georgios kiliseleri ile Yol Gösterici Meryem (Hodegetria) Ziyaret Kilisesi’nin
mermerden yapılmış altıgen ayazma havuzunu meydana çıkarmışlardı. Son yıllarda
da imparatorluk sarayının Marmara sahiline yakın bir yerinde (demiryolunun hemen
yanında) Pharos (Fener) Meryemi Kilisesi’nin kalıntısı da bulunmuştur. 6.
yüzyılın başlarında Saraçhane’de Prenses Juliana Anicia tarafından yaptırıldığı
bilinen Büyük Aziz Polieuktos Kilisesi’nin daha Bizans Çağı’nın ortalarında
yıkılmış olduğu ve zengin mimari işlemeli mermer parçalarının 4. Haçlı Ordusu
şövalyeleri tarafından Venedik’e taşındığı (1203-1204) anlaşılmıştır. Aynı
parçaların benzerleri, yakın tarihlerde Şehzadebaşı’nda, Atatürk Bulvarı
kenarında bulunmuştur. Laleli’de 1950’lere doğru Edebiyat Fakültesi binası
yapılırken bulunan Bizans kilisesi ve kalıntıları ise ortadan kaldırılmıştır.
Derin Tarih
Sayfa : 1
AA
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.