Soykırımın bir kaynağı, darbeci, ulus devletçi Batı
rüyasındaki akılsa, bir kaynağı da toplumu millet-i hakime esasıyla yönetmeye
ayarlanmış, devleti kutsal sayan gayri Müslimlere "tolerans" gösterse
bile hak vermekten kaçınan kadim Osmanlı yönetsel aklıdır.
Ermeni soykırımı 24 Nisan’da başlayıp 25 Nisan’da bitmedi.
Abdülhamit dönemi kırımlarından düşünmeye başlayıp, Hrant Dink’e ve Sevag Balıklçı’ya
kadar gelmek zorundayız, anlayabilmek için. Bir cinayet biçimi, bir diğerini
aklamaz. Soykırım, öncesindeki katliamları temize çekmez. Abdülhamit’i 1915 sürecinin
kanlı katilleriyle (hukuki perspektifle) asla aynı kefeye koymayalım ama 1915
soykırımcılarının suçlarının Abdülhamit’i aklayabileceğini de zannetmeyelim.
İTTİHAT TERAKKİ’NİN ETTİĞİ
1915’in iki kaynağı olduğunu söyleyeceğim:
Biri, İttihat Terakki tarafından hızla, kendi destekçilerine
de ihanet ederek benimsenen Batılı siyaset tarzı ve o tarzın arkasındaki akıl.
Yani kapitalistik ulus-devlet aklı. Ulus-devlete dair liberal teorilerin güzel
yanları hep teoride kalmış, bu aygıt pratikte hep o teoriyi yalanlayan işlerle
tarihi örmüştür, hala da öyle çalışıyor. En ünlü örneği Nazi rejimi: Orada
billurlaşan “zorunlu eğitimden geçmiş, hepsi aynı dili konuşan, din konusunda
aynı ilkeleri benimsemiş homojen toplum”ideali, kapitalistik ulus devlet
tarihinin anahtarı. Haksızlık olmasın, örneğin Alexis de Tocqueville, Wilhelm
von Humboldt, Benjamin Constant ya da John Stuart Mill gibi önemli ve ciddi
kadim liberal teorisyenler, bu tür ihtimallere karşı çok önceden uyarılar
yaptı, çareler düşündü. Fakat liberalizmin teorisiyle ulus devletin pratiği hep
farklı yönlere giden kervanlar oldu. Cumhuriyet sonrası kıyım ve katliamların
da, bürokratik bir çekirdeğin darbe üstüne darbe yaparak toplumu tacizden vazgeçmemesinin
de altında bu ulus-devletçi, darbeci gelenek yatar. Bugün canımızı yakan Kürt
sorunu da bu aklın ürünüdür.
Fakat iş bununla bitmez. 1915’i de, cumhuriyet dönemi kırım
ve katliamlarını da kavramak için sadece “homojen, seküler ulus devlet anlayışı”na
bel bağlamak eksik kalır, “Ne kötülük geldiyse Batı’dan, Batıcılardan geldi” demenin
propagandif değeri olabilir, düşünsel değil.
ABDüLHAMİT’İN ETTİĞİ
Abdülhamit son gerçek imparatordu. Yani toprağa dayalı
devlet formunun son büyük yöneticisi. Evet, toprağa dayalı imparatorluklar için
1915 türü bir işe kalkışmak, hem imparatorluğun meşruiyet mantığını zedeler,
hem de “kaynak israfı”;ndan başka anlama gelmez. Ne var ki “dinibir uğruna”
yani İslam’ın tek, o da değilse hakim din olarak kalmasına yönelik işlem ve
eylemler yapmak, Abdülhamit döneminin önemli faaliyetlerindendi. Yezidilerin ve
Alevilerin asimilasyonuna yönelik devlet etkinlikleri, hayli kanlı süreçler
olarak kayıtlardadır. örneğin, Dersim bu dönemde de “sorun”olarak görülüyor, “operasyon”
lardan payını alıyordu. Ermenilere yönelik katliamlar, 1915 soykırımının
habercisidir. Şu ünlü “dinsel Osmanlı hoşgörüsü”;, zaten bir eşitsizlik
itirafıdır; eşitlerin ilişkisinde hoşgörüden değil, herkes için geçerli
yurttaşlık haklarından bahsederiz. Abdülhamit’in “İslamcılığı”da, “milleti hakime”nin
dininin, devletin işine yaradığı kadarıyla İslamcılık olabilir. Abdülhamit dönemi
saray Osmanlıcılığı, dönemin diğer iki siyasal akımının, Türkçülük ve
İslamcılığın dayanak yapmaya çalıştığı “Türklük”ve “İslam”ı yeniden
şekillendirme çabasıdır.
Özetle, bugün “Türk İslam sentezi”denilen şey, Abdülhamit’in
İslam ve Türklük kavramlarını, eğitsel süreçlerin ve devlet zorunun yardımıyla
yeniden şekillendirme çabalarını görmezden gelerek kavranamaz. Ayrıca Osmanlı’nın
devleti meşrulaştırmaya yönelik söylemsel öğeleri de hem İttihat Terakki hem
Cumhuriyet dönemi boyunca hep yürürlüktedir: Kutsal devlet. İçişleri Bakanı
İdris Naim Şahin, “Devlet gerçek hayattır”derken, İttihatçı-Kemalist söylemle,
Osmanlı devlet kutsama söyleminin lafzını tekrar ediyordu sadece!
Hasılı, 1915 soykırımı sadece İttihat Terakkicilerin
gelenekten kopuşuyla mümkün olmadı, kopuş kadar devamlılığın da payı vardı
onda. Cumhuriyet döneminin tüm kötülükleri de İttihatçı aklın İmparatorluk gölgesinden
de çıkmış olarak revize edilen Kemalizm’den gelmedi. Yoksa Hrant Dink davası
nasıl bu hale gelirdi? Uludere nasıl hala karanlıkta kalabilirdi? Kürtçe
eğitim-öğretim talebi nasıl reddedilebilirdi? İktidarda İttihatçıların,
Kemalistlerin mi torunları oturuyor 10 yıldır, son imparator Abdülhamit’in mi?
İşte, anlayabilmek için, bizi kesip duran makasın iki parçasına da bakmalıyız,
tarihselleştirerek, daima.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.