Yargıtay, yerel mahkemenin manastır lehindeki kararına rağmen, yaklaşık 15 asırlık tarihi olan bir manastırı kendi arazilerinde ‘işgalci’ ilan ederek, büyük bir hukuk skandalına daha imza attı... Türk yönetici erklerinin bu sorun karşısında izledikleri
tavır ortada derin bir siyasetin olduğunu gösteriyor. Bu davada izlenen tavır
ile Süryaniler bir yandan ‘cezalandırılırken’, diğer yandan Süryanilere bir
mesaj verilmek isteniyor. İşin cezalandırma kısmının, diasporada son yıllarda
giderek kurumsallaşan Süryani soykırımının (Seyfo) tanınmasına dönük çalışmaların
Türk yönetici erkleri çevresinde yarattığı hoşnutsuzluk ile ilgisi birçok
Süryani aktivisti tarafından dile getirilirken, verilmek istenen mesaj ile
Süryanilere güncelleştirilmiş yeni, postmodern bir ‘biat’ kültürü dayatılıyor:
“Biz demokratikleşiyoruz, bakın yeni bir anayasayı da yazıyoruz, fakat sizler
birer azınlık olarak, yine de haddinizi ve hududunuzu bileceksiniz, soykırım
gibi konularla uğraşmayı bırakın!”
***
Soner Önder * Arşivi
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun Mor Gabriel manastırı
aleyhinde, davaya konu olan arazilerin hazineye devredilmesine dönük verdiği
son karar (13.06.2012), Türkiye ’de azınlık politikalarının ‘demokratikleşme’
adı verilen süreçte ne denli değiştiğini göstermesi bakımından önemli bir
örnek. Azınlık sorunlarının en hassas boyutlarından birini, azınlık
vakıflarının devlet veya üçüncü şahıslar tarafından gasp edilmiş ve edilmekte
olan mal-mülk ve arazileri oluşturuyor. Vakıflar yasası son 10 yıllık zaman
diliminde AB reformları çerçevesinde birçok kez revize edilmesine rağmen,
azınlık vakıflarının sorunları halen köklü ve kalıcı bir çözüme kavuşmadı.
Yargıtay, yerel mahkemenin manastır lehindeki kararına
rağmen, yaklaşık 15 asırlık tarihi olan bir manastırı kendi arazilerinde
‘işgalci’ ilan ederek, büyük bir hukuk skandalına daha imza attı. Aynı kurum,
azınlık vakıfları aleyhinde verdiği 1974 tarihli içtihat kararı ile de Türkiye
’de azınlık vakıflarının sorunlarının katmerleşmesinde önemli bir rol
oynamıştı. Türk yargısının ezilmiş ve haksızlığa uğramış insanların ve azınlık
gruplarının haklı talepleri karşısında güçlüyü ve devleti koruyan tavrı, yeni
değil. Burada esas önemli olan konunun siyasal boyutu.
Tehdit unsuru Bu davadaki en paradoksal durum, bu davanın
Türkiye ’de ‘birçok şeyin değiştiği, artık eskisi gibi olunmadığı’ hegemonik
algısının bilinçlere yerleştirilmeye çalışıldığı bir süreçte başlayıp manastır
aleyhine sonuçlanması. Gayrimüslim bir azınlık olmalarına ve uluslararası sözleşmelerden
ileri gelen kazanılmış hakları bulunmasına rağmen, Süryaniler cumhuriyet tarihi
boyunca hiçbir hukuksal statüye sahip olmadı. İnkar ve asimilasyon politikaları
ile kaybolmaya terk edilmiş bir kültürel kimlik olarak onlarca yıl dışlanan ve statüsüzlükleri
kurumsallaştırılan Süryaniler, Türkiye ’de AB sürecinin başlamasıyla birlikte
hatırlanmaya, egzotik bir kültür olarak yeniden keşfeldilmeye başlandı. Bu
yeniden keşif olgusu çerçevesinde Süryaniler bir yandan bir ‘turizm objesine’
çevrilirken, diğer yandan devletin ‘ne denli’ toleranslı olduğunun emsali
olarak sunuldu.
Mor Gabriel manastırına yargısal süreç adı altında
çektirilen zorlukları, Süryanilerin son dönemlerde karşılaştığı haksız ve
ayrımcı uygulamalarla ilişki içerisinde anlamak gerekiyor. Temel kimlik ve
statü sorunlarının yanı sıra Süryaniler, son yıllarda sistematik olarak
ötekileştirici tanımlamalarla bir ‘tehdit’ unsuru olarak gösterilmeye
çalışılıyor. Manastırları çeşitli çevrelerce ‘misyonerlik merkezleri’ olarak
gösterilen, Milli Eğitim Bakanlığının onayından geçen ortaokul ders
kitaplarında ‘Birinci Dünya savaşının hainleri’ olarak damgalanan Süryaniler,
son olarak Milli Gazete yazarı Doğan Bekin tarafından arazi satın alma yoluyla
‘ İsrail tipi’ bir devletleşme yoluna giden ‘gizli’ emelleri olan bir grup
olarak ilan edildi. Bu tip açıklamaların ne kadar devletin Süryanilere dönük
siyasetini yansıtıp yansıtmadığını anlamak için Türk hükümetinin yaşanan bu
sorunlar karşısındaki duruşuna bakmak gerek. Türkiye ’de popülist AK Parti
öncülüğünde birçok konuda ‘demokratikleşme’ adımlarının atıldığı, onlarca
yıllık askeri vesayetin ortadan kalktığı bir dönemde, azınlıkları ötekileştiren
ve onlara kuşkuyla bakan hegemonik yaklaşımın değişmediğini gösteren en önemli
kanıtlardan biri, Mor Gabriel manastırına karşı açılmış davalarda hükümet ve
Türk yargısının tavrı.
Niyet iyi olsaydı Mor Gabriel davasında yaşanan
gelişmeler akla direkt azınlık siyasetine dair diğer bir örnek dava olan Hrant
Dink davasını getiriyor. Ne ilginç değil mi, Türk yargısı verdiği kararlarla
bir kez daha ‘haksızlığa uğramış olanı’, ‘devletin bilgisi dahilinde
katledilmiş olanı’ cezalandırıyor? Türk yargısının bu performansı Türkiye ’de
insan hakları mücadelesi vermiş insanlar için hiç de şaşırtıcı değil. İşin en
paradoksal tarafı, her iki davada da Türk siyasi tarihinin ‘en
demokratikleşiyoruz’ algısını her fırsatta gözümüze sokan hükümetin, ‘bizler
yargıya müdahale etmiyoruz’, ‘yargı kendi bağımsız kararlarını vermektedir’
gibi gerekçelerin altına sığınarak yan çizmesi ve sorunu çözmekteki aleni
isteksizliği. Mor Gabriel davasını yakından takip eden Profesör Baskın Oran’ın
da haklı olarak işaret ettiği gibi, Mor Gabriel davasında devleti temsil eden
taraf olarak Hazine, AK Parti hükümetinin kontrolünde olan atanmışlardan
oluşuyor. Türk hükümeti eğer iyi niyetli bir yaklaşım göstermek isteseydi, Mor
Gabriel manastırının yüz yüze geldiği sorunlar rahatlıkla çözülebilirdi. Fakat
bunca yıldır hem Türkiye, hem de dünyanın dört bir yerinde yaşayan Süryaniler,
kendileri açısından Mor Gabriel manastırının ne denli önemli olduğunu dile
getirmelerine, yaşanan tarihi bir haksızlığa çeşitli eylemlerle dikkat
çekmelerine rağmen, Türk yönetici erklerinin bu sorun karşısında izledikleri
tavır ortada derin bir siyasetin olduğunu gösteriyor. Bu davada izlenen tavır
ile Süryaniler bir yandan ‘cezalandırılırken’, diğer yandan Süryanilere bir
mesaj verilmek isteniyor. İşin cezalandırma kısmının, diasporada son yıllarda
giderek kurumsallaşan Süryani soykırımının (Seyfo) tanınmasına dönük çalışmaların
Türk yönetici erkleri çevresinde yarattığı hoşnutsuzluk ile ilgisi birçok
Süryani aktivisti tarafından dile getirilirken, verilmek istenen mesaj ile
Süryanilere güncelleştirilmiş yeni, postmodern bir ‘biat’ kültürü dayatılıyor:
“Biz demokratikleşiyoruz, bakın yeni bir anayasayı da yazıyoruz, fakat sizler
birer azınlık olarak, yine de haddinizi ve hududunuzu bileceksiniz, soykırım
gibi konularla uğraşmayı bırakın!”
İşgalcisin! Yargıtay Genel Kurulu’nun kararında Mor
Gabriel manastırı ‘işgalci’ olarak tanımlandı. Ders kitaplarında ‘hain’ ilan
edilen bir halkın manastırı da bu hastalıklı mantığa göre işgalci bir
‘misyonerlik merkezi’ olabilirdi. Aynı hastalıklı akıl, sayıları elle
sayılabilecek Süryanileri büyük bir tehdit olarak hedef gösterip ‘içimizdeki
gizli İsrail ’i kurmanın ve Türklere ait toprakları işgal etmenin hesabını
yapan’ aktörler olarak lanse etti. Ne garip değil mi, Yargıtay tıpkı Doğan
Bekin gibi düşünüyor.
Tüm bunlar karşısında Başbakan Erdoğan’ın inkâr
politikalarının sona erdiği, ötekilere karşı ‘çok toleranslı bir Türkiye ’
söyleminin kendi ülke gerçeklerini ne denli yansıttığına dönüp bakmasında yarar
var. ‘Değiştim veya değişiyorum’ demek, değişmiş olmak anlamına gelmiyor.
Azınlıkların tarihten günümüze gelen sorunları samimi bir şekilde çözülmek
isteniyorsa, başta Başbakan olmak üzere, Türk yönetici elitlerinin biraz empati
duygularını geliştirmeleri gerek. Kendi ülkesinde, kendi topraklarında
‘işgalci’ edilmenin ne anlama geldiğini anlamaları ve hissetmeleri gerekiyor.
Böylesi bir mentalite devrimini başta kendilerinden başlatmaları gerektiğini
bilmem hatırlatmama gerek var mı?
* Amsterdam Üni., Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.