***
Selim'in dileği Ayın 1'i Kilisesi'ne gittikten ve dua
okuduktan sonra hemen gerçekleşti
Ben ise her gün New York sokaklarında dolaşırken o
Arnavut kaldırımında, ayağım sıcaktan yere yapışarak yürüdüğümü, niyetimi
hatırlıyorum ve bekliyorum heyecanla gerçekleşeceği günü…
Hava çok sıcak, tavanda asılı duran pervanenin altında
serinlemeye çalışıyorum. Serinlemeye faydasız girişimler ve nefes almayı
zorlaştıracak kadar pervasız bir hava var salonumun orta yerinde. Telefonum
çalıyor; uyuşuk bir halde elim telefona uzanıyor. Hattın diğer ucundaki
yakınım, yarın işim var mı diye soruyor; "yok" diyorum. O zaman
Unkapanı taraflarındaki ''Ayın 1'i Kilisesi"ne gideceğiz. Yarın 1 Temmuz,
sen de gel diyor. Tamam diyorum; ama neden Ayın 1'i Kilisesi? Niçin ayın 1'in
de oraya gitmek gerek? Ve ben neden tamam dedim, hiçbir fikrim yok! Ama gitmek
üzere planımı yapıyorum.
Ertesi gün geç saate kalmak istemiyorum ve erken kalkıp
yola koyuluyorum. Kısa bir İstanbul yolculuğundan sonra gerçek adının Meryem
Ana Kilisesi olduğunu öğrendiğim Ayın 1'i Kilisesi’ne geliyorum ve yakınlarımla
buluşuyorum. Tam kilise girişinde bir kadın tezgah kurmuş, dilekler ve niyetler
için ıvır zıvır bir şeyler satıyor. Ne olur ne olmaz, niyetler gerçekleşir;
inancıyla 5 tane satın alıyorum. Kapıdan içeri giriyoruz ve bahçede adım
atılmayacak bir kalabalık görüyorum. Acaba çıksam gitsem diye düşünceler içinde
dolaşırken Leyla teyze "Gel, içeriden anahtar satın alacağız" diyor.
Asıl önemli olan o anahtarlarmış zaten; eğer dileğin gerçekleşirse anahtarları
gelip geri veriyormuşsun.
Kiliseyi gezmek istiyorum; her yer kadın dolu.. Uzun uzun
kuyruklar var ve sırası gelen papaza okutuyor kendini. Bizimkiler sıraya
girmişken alt kata iniyorum; çeşmeden akan soğuk suda, yüzümü yıkayarak
serinliyorum. Sonra başka bir bölüm görüyorum; herkes önünden dua edip geçiyor.
Ben de iyi niyetlerin ve duaların arasında kendime bir yer edinip duamı
okuyorum. Allah’a şükrediyorum iç huzurumu bulma yetisini bana verdiği için ve
yukarı, deli kalabalığın içine atıveriyorum kendimi. Sıraya geçiyorum, çünkü az
sonra papaz tarafından okunma sırası bana gelecek. Tam bu esnada etrafta şeker
ve tatlı dağıtan kadınlar görüyorum. "Neden" diye soruyorum:
"Dilekleri gerçek olanlar, adettendir gelip tatlı dağıtırlar'' diyorlar.
İkram ediyorlar; bir tane alıyorum.
Kadınlardan birkaçı beni fark ediyor ve yanıma gelip
soruyorlar: "Didem Hanım, ben size geçen gün bir programda rastladım, bir
gençlik iksirinden bahsediyordunuz, nedir o hatırlayamadım?"diyor.
Gülümsüyorum ve, "Gençlik iksiri değil, gençlik sarmalı; yani Helix-D''
diye bir serum diyorum. Kadın gülümsüyor ve "Kıskanılacak kadar güzel bir
cildiniz var zaten" deyip yerine geçiyor. Kendime iyi bakmanın iltifatları
karşısında hoşnut bir tebessüm koyuveriyorum yüzüme…
Ara ara fark edilmekten rahatsız olduğumu hissedip Leyla
teyze ile sohbete dalıyorum. Merakımdan soruyorum: "Neden Ayın 1'i
Kilisesi burası" diye! Cevap; kilisenin o tarihteki bolluğuna ve
bereketine inanılıyor!
Avludan yavaş yavaş içeri, derken kilisenin soğuk
duvarları arasında soluklanıyorum ve sıra bana geliyor. Papazın kulağına
dileğimi söylüyorum; gülümsüyor ve "Şimdi senin için bir dua okuyacağım;
ancak salı veya perşembe günü bir ayçiçek yağı alarak tekrar ziyaretimize gel.
Senin için burada kandilleri yakıp dua okuyacağız'' diyor. Heyecanlanıyorum..
Zira dileğim çok mühim. Avludaki kalabalığı yararak kiliseden ayrılıyoruz.
Yolda giderken kendi aramızda diyoruz ki: ''Çok acıktık gidip bir şeyler
yiyelim'' O sıcakta ne kadar parlak bir fikir bilmiyorum, ama Eminönü'ndeki
Hamdi Restaurant'a gitmeye karar veriyoruz. 4 katlı bir bina ve içerisi tıklım
tıklım, ama ısrarcıyız ve de yüzsüzüz ; terasta oturmak istiyoruz;
rezarvasyonumuz yok. Tüm restaurant çalışanları bizi güzel bir yere oturtmak
için seferber oluyor. Şahane kebaplardan ve tatlılardan yedikten sonra Galata
Kulesi’ne doğru bakarak kahvemi yudumluyorum. Manzara eşsiz; İstanbul’un
gürültüsünde gözlerimi kapıyorum, hayalimi kuruyorum ve artık eve doğru yola
çıkmanın vaktinin geldiğini fark ediyorum.
Aradan 1 hafta geçiyor. Günlerden Salı, elimde koca bir
şişe ayçiçek yağı, Meryem Ana Kilisesi’nin yolunu tutuyorum. Malum, okunacak
dualar var. Bu sefer tek başımayım. Ancak kilise bomboş. Avluda oturuyorum; kuş
cıvıltılarını dinliyorum. Avludaki yer taşlarının sıcağından sandaletlerim
eriyecekmiş gibi oluyor ve içeri giriyorum. Bu sırada biri gelip elimdeki yağı
alıyor ve kandilleri yakmaya başlıyor. Papazın yanına gidip dileğimi söylüyorum
ve ekliyorum: “Gerçekten her gelenin dileği gerçekleşiyor mu?” “Gerçekleşeceğine inanırsan olur; bizim
elimizde sihirli değnek yok. Sadece Allah’a inan ve O’ndan iste’’ diyor papaz.
Dönüş yolunda Eminönü’ne doğru yürüyerek gitmek istiyorum
ve kaybolduğumu fark ediyorum. Hava oldukça sıcak. Ara sokaklarda yürürken eski
ahşap evlere gözüm takılıyor. Hani parmağının ucuyla dokunsan yıkılacakmış gibi
duran eğri büğrü eski evler… Yol boyunca hem Selim için, hem de kendim için
dilediğim niyetim takılıyor aklıma. Diyorum ki, eğer bu niyetim gerçekleşirse
hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve gülümsüyorum. New York’a dönmeden önceki
son olarak “yapılacaklar” listesini gözden geçiriyorum ve Selim’i arıyorum.
Karşımda pırıl pırıl, neşeli bir ses “istediğim o işi aldım” diyor Selim.
Gerçekten de Selim’in dileği Ayın 1’i Kilisesi’ne
gittikten ve dua okuduktan sonra hemen gerçekleşti. Ben ise her gün New York
sokaklarında dolaşırken o Arnavut kaldırımında, ayağım sıcaktan yere yapışarak
yürüdüğümü, niyetimi hatırlıyorum ve bekliyorum heyecanla gerçekleşeceği günü…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.