Mor Gabriel'in arazisine devlet el koyuyor. Mescid
ül-Aksa, Müslümanlar için ne ifade ediyorsa Mor Gabriel de Süryaniler için odur... Süryaniler, bu ülkenin Ermenilerden sonra, 20 bin kişi ile şu sırada en büyük gayrimüslim azınlığı. Dünyadaki toplam sayıları 20 milyon. Anavatanlarında kala kala 20 bin kalmışlar; bunun 15-17 bini ise 1950’den beri geldikleri İstanbul’da yaşıyor. Kutsal ata toprağında kalan 3-5 bin kişiye de bu devlet, nefes aldırmayacak; manastır arazisine el koyacak. Ayıp değil mi? Bu nasıl Müslümanlık? Ne yapıp edip, bir yolunu bulun; yasa değiştirin, yasa çıkartın, Süryanilere, Mor Gabriel’e dokunmayın...
***
İstanbul’da en uzun süreyle ikamet ettiğim evin tam
karşısında bir kilise vardı. üzerinde ‘Süryani Katolik Patrik Vekilliği’ yazan,
küçük ama önemli bir kilise.
‘Süryani Katolik Patrik Vekilliği’ sözcüklerinin
altındaki yazıyı bir türlü sökemezdim. Arapça gibiydi ama Arapça değildi. Arapça
harflerdeki noktalar ve noktalama işaretleri olmayan bir ‘Arapça’ydı sanki.
Bir gün Patrik Vekili Yusuf Sağ, merakımı giderdi. Peder,
o yazının Arapça değil Aramice olduğunu söyledi. Aramice, bir başka adıyla Süryanice.
Birkaç Noel gecesi, gerek komşuluk hatırına gerek Peder’le
dostluğumuzun gereği olarak, Noel’i kutlamaya evimin karşısındaki kiliseye
gittim. İlahilerin üç dilde, Aramice, Arapça ve Türkçe söylendiği tek dini mekanlar
galiba Süryanilere ait olanlardı ve çok güzeldi üç dilde ilahi dinlemek. Bu
topraklara özgüydü.
Süryaniler, MS 34’ten beri Hıristiyan ve dünyanın en eski
Hıristiyan topluluğu. Mardin’i, Midyat’ı, İdil’i içeren Tur Abdin, onların
anavatanı ve kutsal toprakları. Türkiye’nin muazzam bir kültür zenginliğini ve
bilimsel birikimini ifade ediyorlar.
Bilimsel birikimi dedik, zira MS 243’ten itibaren Süryaniler
kendilerini ilahiyat ve bilime vermişler ve Süryani din ve bilim adamları,
tarih, edebiyat, tıp ve felsefede çok önemli çalışmalar yapmaktan gayrı, eski
Yunan bilimsel metinlerini ve klasiklerini Arapçaya tercüme ederek, Abbasi döneminde
Bağdat’ta İslam’ın ‘Altın çağı’na damga vurmuşlardır. Abbasi Halifelerinin en önemli
danışmanları Süryani ya da aynı etnisiteyi ifade eden Nestoryanlar idi.
Süryaniler, dünyanın en eski bilim merkezleri arasında
sayılan Nisibis (Nusaybin) ve Harran üniversitelerini de kurmuşlardı. Bugün
Mardin Artuklu üniversitesi’nde ‘Süryani Dili ve Edebiyatı’ kürsüsünün
kurulması, Mezopotamya’nın kadim geleneğini canlandırmak amacına yöneliktir. Bu
konuyu üniversite rektörü ile defalarca konuştuk.
Bu arada Aramicenin (Süryanice), Hz. İsa’nın, annesi Hz.
Meryem’in ve tüm havarilerinin konuştuğu dil olduğunu biliyordum. Hz. İbrahim’in
de dili olduğunu yakınlarda öğrendim. Hrant Dink Vakfı’nın bir toplantısında
konuşan Beyoğlu Süryani Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı
Sait Susin şöyle demişti:
“üç semavi dinin iman babası kabul edilen Hz. İbrahim’in
konuştuğu, İncil’in ilk nüshalarının yazıldığı Aramicenin tek yaşayan lehçesi Süryanice
şimdiye kadar yanlış bir uygulama ile azınlık kabul edilmeyen Süryanilerin okul
açmasına, anadilini öğrenmesine izin verilmediği için unutulma noktasına
gelmiştir.”
Bu sözler bana 15 yıl önce, Midyat’ta bir kilisede Süryani
din adamıyla aramda geçen diyaloğu hatırlatmıştı. Tarihi kilisenin girişinde
dev büyüklükte, kalın bir Kutsal Kitap görmüştüm. Parmak iriliğinde harfle
yazılmış, çok eski, kilisenin adı gibi ‘Kadim’, paha biçilmez değerde,
elyazması bir Kutsal Kitap. Kilisenin papazı yanıma yaklaşmış, ‘Aramice bir
Kutsal Kitap bu Cengiz Bey’ demişti, ‘Ne yazık ki bu dil kaybolup gidiyor.
Lozan’da dini azınlıklar arasında kendimizi kaydettirmediğimiz için biz azınlık
sayılmıyoruz. Anadilimizde eğitim yapamıyoruz ve kaybolup gidiyoruz.’
Uzun Osmanlı yüzyıllarında, Mezopotamya ve Anadolu’nun ‘kültür
harmanı’ niteliği korunmuştu. Kimlikler, başkasının içinde erimeden,
eritilmeden kendileri olarak kalmışlardı. Ne de olsa Osmanlılar, bir
imparatorluk idi ve imparatorluk, adı üzerinde ‘homojenite’, ‘tek türlülük’
barındıramazdı. çoğulluğu barındırmak zorundaydı; aksi halde imparatorluk
olmazdı.
Kemalist ulus-devlet projesi ise homojenliği esas aldığı
için Türkiye topraklarının tarihindeki her türlü zenginliği silip
modernleştirmek adı altında ülkeyi bir ‘arkeolojik çöl’e çevirmeye yöneldi. Bu ‘kültürel
soykırım’dan nasibini en fazlasıyla alanlardan biri Süryaniler oldu.
Aslında onlar, ‘fiziki soykırım’dan da nasiplerini
almışlardı. örneğin Birinci Dünya Savaşı sırasında -en ziyadesiyle 1915’te- on
binlerce Süryani Ortodoks (Kadim) ve Süryani Katolik, İttihatçı cinayetlerle öldürüldü.
Sayıları azaldı. Kilise merkezleri Türkiye sınırlarını Cumhuriyet’in ilk
yıllarında terk ettiler.
Süryani Kadim Kilisesi’nin patriklik makamı Mardin’in
yanı başındaki, 493 yılında inşa edilmiş olan Deyr üz-Zafaran’daydı. 1160
yılından 1932’ye dek. 1932’de Şam’a göçtü. Osmanlıların kuruluşundan yaklaşık
150 yıl öncesinden beri Mardin’de bulunan patriklik, her nasılsa, Cumhuriyet’in
10. yılına varmadan, önce Humus’a, sonra Şam’a gitti ve orada kaldı.
Süryani Katoliklerinin -ki Vatikan’a bağlılar- patriklik
merkezi ise 1920’lerin başlarında Mardin’den Beyrut’a gitti. ‘Dinlerarası
diyalog’, ‘Kültürler mozaiği’ gibisinden, konu ‘turistik söylem’e ve ‘turistik
amaçlı broşürler’in yazılmasına gelindiğinde mangalda kül bırakmayanlar, Süryanilerin
dini merkezlerinin ‘anavatan’dan niye ayrıldığına, nasıl geri gelebileceklerine
kafa yormadılar.
Niçin?
Bunun cevabının ‘Türk İslamcılar’ın ‘Kemalist ulusalcılık’ın
bir türevi olmasıyla, kendisini bundan sıyıramamış, ‘milliyetçilik’le arasında
net sınırlar çizememiş olmasıyla ilgisi olabilir mi?
Olabilir. Ancak şu sırada daha acil bir durum söz konusu.
Süryanilerin en önemli kültürel miraslarının başında gelen, Midyat
yakınlarındaki Mor Gabriel Manastırı’nın arazisine Hazine yani devlet el
koyuyor. Mor Gabriel, Mescid ül-Aksa Müslümanlar için ne ifade ediyorsa Süryaniler
için onu ifade ediyor.
Cevap belli: Yargıtay kararıdır. Yargı bağımsızdır.
Yargıya müdahale hakkımız yoktur.
Siz ne biçim Müslüman bir iktidarsınız? Semavi dinlerin
dini merkezlerine bile ‘devletin el koyması’nın arkasına saklanırsanız, sizin ‘Kemalist
ulusalcılık’tan ne farkınız kalır?
Süryanilerin bu ülkenin tarihine nice zenginlik katmış
kutsal topraklarını Hazine’ye geçirmek, insanları kutsal topraklarından göçe
zorlamak gibi utanç verici uygulamalarda topu Yargıtay’a atmak, ‘bağımsız yargı’dan
dem vurmak da sorunu çözmüyor.
Süryaniler, bu ülkenin Ermenilerden sonra, 20 bin kişi
ile şu sırada en büyük gayrimüslim azınlığı. Dünyadaki toplam sayıları 20
milyon. Anavatanlarında kala kala 20 bin kalmışlar; bunun 15-17 bini ise 1950’den
beri geldikleri İstanbul’da yaşıyor. Kutsal ata toprağında kalan 3-5 bin kişiye
de bu devlet, nefes aldırmayacak; manastır arazisine el koyacak. Ayıp değil mi?
Bu nasıl Müslümanlık?
Ne yapıp edip, bir yolunu bulun; yasa değiştirin, yasa çıkartın,
Süryanilere, Mor Gabriel’e dokunmayın...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.