(Özgürlük anlayışı bizim aslanlardan bulaşmış olacak. Bu mantıkla ırkçılık da serbest bırakılmalı. HYETERT
***
UPA: Sayın Berlinski, UPA ailesi için sizin gibi ünlü bir
yazarla mülakat gerçekleştirmek bizim için bir onur. Genç okurlarımız arasında
sizi daha önce tanımamış kişiler olabileceği için bize biraz yaşamınızdan ve
kariyerinizden bahsedebilir misiniz?
Claire Berlinski: Teşekkürler o onur bana ait ama
söylemeliyim ki “ünlü” olarak tanımlanmam beni güldürüyor. Emin olun kimse beni
sokakta durdurup imzamı istemiyor. Ve eminim ki genç okurlarınızın hiçbiri beni
tanımıyordur.
1968 yılında California’da dünyaya geldim ve New York,
Seattle ve California’da büyüdüm. Annem bir çellist (çello sanatçısı), babam ve
erkek kardeşim de yazardır. Oxford Üniversitesi’nde Modern Tarih ve
Uluslararası İlişkiler okudum ve sonrasında Britanya, Tayland, Laos, Fransa ve
Türkiye’de akademisyen, gazeteci ve yazar olarak çalıştım ve yaşadım.
İnsanların bana sürekli sorduğu soru neden İstanbul’da
yaşadığım oluyor. Sanırım bu gizeme son vermek ve soruyu yanıtlamak gerekiyor:
7 kedimle birlikte İstanbul’da nasıl iflas ettim? Genç okurlarınız olduğuna
göre bundan hoşlanabilirler: Hikayeye buradan başlayabilir ve buradan devam
edebilirsiniz.
Hikaye nasıl bitiyor? Hiçbir fikrim yok! David ve ben
ayrıldık -bunun olacağını bir şekilde öngörebilirdiniz- ve bu durum hikayenin
doğal dramatik akışını değiştirdi ama hala arkadaşız. Bir yayıncı bulabilirsek
kitabımızı tamamlamayı düşünüyoruz. Her neyse, ayrıldığımızda kedileri ve şehri
ben aldım.
UPA: Sayın Berlinski çok konuşulan makaleniz “Weimar
Istanbul”da Türkiye’de darbeleri önlemek adına devam eden bazı davaları
(Balyoz, Ergenekon) ve hukuki süreçleri eleştirdiniz. Bu davalarda sizce
sorunlu olan noktalar nelerdir ve Türkiye’nin demokratik dönüşümü hakkında ne
düşünüyorsunuz?
Claire Berlinski: Aslında bu makalemde Balyoz davasından
bahsettiğimi hatırlamıyorum – benim makalede üzerinde durduğum nokta daha
farklıydı. Benim göstermeye çalıştığım şimdinin İstanbul’u gibi önemli bir
sosyal dönüşüm halindeki şehirlerde ortak bazı özellikler olduğunu belirtmekti.
Bence tüm makalenin anahtar bölümü şurası;
Anlaşıldığı kadarıyla “Weimar Şehri” gibi bir olgu var.
Weimar Şehri nedir? Tarihsel ve kültürel olarak zengin, geçmişten kısa bir süre
önceki kopuş ve siyasal güvensizlik (istikrarsızlık) nedeniyle canlanmış,
şehirleşme ve endüstrileşme nedeniyle ortaya çıkan şok edici çelişkiler
içerisinde hareketlenmiş, liberalleşme nedeniyle sosyopolitik hayalleri özgür
kalmış – ancak otoriter reaksiyon havası sürekli hissedilen bir şehir.
Weimer Şehirleri hilkat garibesi değillerdir. Bazı
sosyal, politik ve tarihi koşullardan doğmaları beklenir. Birinci Dünya Savaşı
hem emperyal Almanya, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nu yok etti. Her iki siyasi
varlığın kalıntısı da toplumlarına yeni yabancı sosyal düzenler ve hassas
(kırılgan) demokrasi denemeleri empoze ettiler. Türkiye Cumhuriyeti Weimar
Cumhuriyeti’nden çok daha uzun ömürlü oldu, ancak hikayenin temelleri
değişmedi; koşullara bağlı olarak ömürleri uzatıldı.
Şimdi diğer iki sorunuza gelelim. İlk olarak Balyoz ve
Ergenekon davaları hakkında ne düşünüyorum? Şununla başlayayım: Türkiye’de ‘derin devlet’ denen
şeyin varlığından kesinlikle şüphe etmiyorum.
Bence geçmişte vardı ve hala var.
Bunun karşı konulmaz derecede kuvvetli delilleri var. Bu davalar derin
devletin suçlarının en kötülerinden bazılarının faillerini adalet önüne
getiriyor olsalardı tam destek verirdim.
Bu davalara iki şekilde bakmak mümkün. İlk bakış açısıyla bu davalar Türkiye için
önemli bir ileri adım oluyor: Destekçilerine göre hükümet Derin Devlet’in
gizemli güçlerine cephe açmış durumda. Söylediklerine göre bu İtalya’da
1990’lardaki “Temiz Eller” operasyonuna benziyor. Karşı çıkanlar ise “alakası
yok” diyorlar. Onlara göre bu, hükümetin
muhalefeti sindirmek ve tutuklamak için kullandığı bir bahane. Bu davaya bakış
açınız büyük ölçüde sizin AKP’ye ve Türkiye’nin demokratik dönüşümüne bakış
açınızı belirliyor. Bu davalar büyük ölçüde kafa karıştırıcıyken, bazı
bölümleri ise insanların sandığından daha kolay anlaşılıyor.
Örneğin Dani Rodrik tarafından toplanan kanıtlar kolay
anlaşılabiliyor. Kendisi tabii ki tarafsız değil. Kayınpederi (Çetin Doğan) bu
davada yargılanıyor. Ancak aileye sadakat ne kadar güçlü olursa olsun 2003
yılında var olmayan bir şirketi geriye dönük olarak var edemez. Rodrik’in
söylediği bir vakıa: Balyoz davası delilleri büyük ölçüde 2003 yılında
yazıldığı söylenen bir belgeye dayanıyor. Fakat o belge 2008 yılında kurulmuş
bir şirkete referans yapıyor.
Bu tek tutarsızlık da değil: davanın temel dayanağı olan
doküman Rodrik’in “geleceğe dönüş” adını verdiği anormalliklerle dolu – ve
kendisi bunları gayet sarih şekilde gösteriyor. Söylediği herşey bağımsız
olarak araştırılıp kontrol edilebilir – ben hepsini kontrol ettim. İddialarının
hepsini tek tek inceledim ve doğru söylediğini gördüm. Elbette bu
kayınpederinin herhangi bir suç işlemediği anlamına gelmiyor, fakat işlediği
suç her ne ise savcıların toplamış olduğu delillerle ispatlanmıyor.
Davayı destekleyenler dahi davada bazı aksaklıklar
olduğunu kabul ediyor ancak davanın karmaşık yapısı nedeniyle bunun normal
olduğunu söylüyorlar. Bu hataların abartılmaması ve davanın temel meşruiyetini
ortadan kaldırmaması gerektiğini söylüyorlar.
Benim düşüncem mi? Eğer bu dava bunca insanı demir
parmaklıklar arkasına atacak kadar önemliyse, savcılar dava delilleri konusunda
daha dikkatli olmalılardı. Davanın sahte delillere dayanmasının gözardı
edilmesi, söylenildiği gibi Türkiye’de hukuk devletinin zaferine, bu davalar
hakkında sürdürülebilir ulusal bir uzlaşıya ve meşru bir karara neden
olmayacaktır. Ancak kırgınca bölünmüş bir Türkiye’nin en son ihtiyacı olan
şeylere, daha fazla bölünme, şüphe ve paranoyaya yol açacaktır.
Suçlananların bir bölümünün suçlu olduklarına, en azından
suçlandıkları şekilde olmasa bile başka şekillerde suçlu olduklarına inanmaya
kesinlikle hazırım. Türkiye’de birçok suç işleniyor. Ancak utanmazca bariz
sahtekarlıklar delil olarak kullanılınca, genel olarak bu davaların siyasi
motivasyonla yürütüldüğü düşüncesi yaygınlaşıyor. Eğer suçlamaların herhangi
bir kısmı doğruysa bu mevcut duruma öfkelenmek için çok iyi bir sebep. Çünkü
kusurlar, ispatlanması mümkün ve gerçek olan suçların yargılanmasına yönelik
inancı da zayıflatıyor. Bu nedenle bu davayı destekleyenler de en az karşı
olanlar kadar bu duruma tepki göstermeliler. Göstermemelerine şaşırıyorum.
UPA: Sayın Berlinski, popüler kitabınız “There Is No
Alternative: Why Margaret Thatcher Matters”da İngiltere Başbakanı Margaret
Thatcher’ın hayatını ve politikalarını incelediniz. Thatcher’ın politikaları
hakkında ne düşünüyorsunuz ve sizce Türkiye’de Thatcher’a benzeyen
politikacılar var mı?
Claire Berlinski: Kitabım Thatcherizm’in kilit unsurları
ve Thatcher’ın iktidarda olduğu dönemdeki en önemli gelişmeleri içeriyordu ve
iki temel görüşe dayanıyordu. İlk olarak Margaret Thatcher’ın etkisinin
yalnızca Britanya değil, tüm dünyada sanıldığından fazla olduğunu savundum.
Thatcher’a en sempatiyle bakan yazarlarda dahi biyografilerinde onun olağanüstü
ve benzersiz başarılarını taşralı kişiliğinden bahsederek gösterme eğilimi
vardır; aksanı yapmacıktı (evet öyle), tatsız bir ölçüde ahlakçıydı (evet
öyle), egoistti (evet öyle), Britanya’yı bölünmüş bıraktı (evet öyle),
Britanya’nın kömür işçilerini yok etti (evet öyle), kötü bir anneydi (kimin umrunda).
Benim kitabımda ise Thatcher’ın bu özelliklerinin ancak dipnot olabileceği ve
Thatcher’ın sosyalizmin en disiplinli ve güçlü düşmanlarından biri olarak
yalnızca Britanya’nın değil, dünyanın tarihini değiştirdiği belirtiliyor.
İkinci tezim Thatcher’ın şimdilerde iktidarda olduğu
zamandaki kadar önemli olduğudur. Sosyalizm prematüre bir şekilde gömüldü.
Ancak son ekonomik kriz ve durgunlukla beraber Thatcher’ın hayatını savaşmaya
adadığı fikirlerin yeniden canlanmaya başladığı görülüyor. Nasıl ki faşizm dini
isteklerde vücut bularak yeniden yükselebiliyorsa, sosyalizm de işçilere
iskelet ellerini uzatarak mezarından ayağa kalkacaktır.
Thatcher bazı farklı fikirleriyle canlandırıldı. Bunlar
göreceli olarak basitti: Özelleştirmeye, halkçı kapitalizme, serbest
piyasalara, özel mülkiyete, parasalcılığa, kamu harcamaları üzerinde sıkı
denetime, vergi kesintilerine, milliyetçiliğe ve bireyciliğe inandı. Sosyalizme
ve onun değişik formları olduğunu düşündüğü refah devletine esef etti.
Özellikle de güçlü işçi sendikalarını küçümsedi. Uluslararası kurumlar hakkında
tedbirliydi. Sovyetler Birliği’nde hayran olunacak hiçbir şey görmedi. Britanya
dışı ülkeler arasında da Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ülkede
fazla hayran olunacak bir şey bulamadı.
Thatcher’ın başarıları müthiş bir irade ve dönüştürücü
güçle hayata geçirilen büyük, canlı, yaşayan anti-sosyalist ideallerdir. Ayrıca
ABD dışında ve hatta sosyalist geleneğe sahip ülkelerde dahi bu ideallerin
gerçekleştirilebileceğini ispatlama işlevindedir. Özel teşebbüs ve kollektivizm
arasındaki küresel savaşta bugün Thatcher’ın sesi en zorlayıcı etkendir.
Türkiye’de Thatcher’ın izinden giden bir politikacı
görmüyorum. AKP kendisini serbest piyasacı olarak adlandırmayı seviyor olsa da,
bireycilik, özel mülkiyet hakkı ve hukuk devleti anlamında kendilerinin piyasa
düzenini anladıkları konusunda çok az delil mevcut.
UPA: Sayın Berlinski, neo-liberalizme yönelik eleştiriler
hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce insanlık adına bir serbest piyasa toplumunda
sosyal adalet düzeni sağlamak mümkün mü?
Claire Berlinski: Hayır, net olarak hayır. Böyle bir
ihtimal planlı ekonomide de mümkün değil, hatta tamtersine böyle bir sistemde
fakirlik, haksızlık ve rüşvet neredeyse garantileniyor.
Hayatın sert gerçeği hayatın adaletsiz ve eşitliksiz
olmasıdır: İnsanlar çok farklı derecede yeteneklerle, çok farklı ölçüde
hırslarla ve çok farklı oranda şansla doğarlar. Haksızlığın olmayacağı bir
toplum asla var olmayacaktır. Bu bir ütopyadır ve böylesi bir ütopyayı yaratma
gayretleri dünyada cehennemi yaratır. Tarihsel gerçeklik böyledir.
Serbest piyasa ekonomisinin planlı ekonomiye üstünlüğü
ise bireye şansı ve yeteneklerinden faydalanabilmesini sağlamasıdır. Daha fazla
verebileceği ise yoktur.
UPA: Sayın Berlinski, daha önce Ermeni soykırımı
iddialarının inkarını Fransa’da suç sayan yasa tasarısının yasalaşması
durumunda bu ülkeye giderek bu yasağı çiğneyeceğinizi belirttiniz. Liberal bir
perspektiften baktığınızda bazı ülkelerin Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak adına
1915 olaylarını soykırım olarak nitelendiren yasalar çıkarmasını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Claire Berlinski: Saçma buluyorum. 1915’te ne olup
olmadığını bugün yasalar yaparak belirleyemezsiniz. Bana göre bunlar oldu ve
1948 tarihli Birleşmiş Milletler Konvansiyonu tanımına göre bu olanlar soykırım
kapsamına giriyor. Ancak benim için ifade ve tartışma özgürlüğüne baskı
uygulamaktan daha tiksindirici bir şey olamaz. Ve ifade özgürlüğü, herkesin -ne
kadar yanlış veya itici dahi olsa- her türlü görüşü söyleyebilmesinin kanuni
bir hak olması demektir. Lütfen Türkiye’de ifade özgürlüğünü kısıtlayan
yasalara karşı çıktığımı da not edin.
UPA: Sayın Berlinski uzun süre Türkiye’de bulundunuz.
Türk insanı ve Türk entelektüelleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Claire Berlinski: 70 milyon Türk insanı var ve ben
hepsiyle tanışmadığım için herkes hakkında bir şey söyleyemem. Birçok Türkle
tanıştım, birçok Türk’ü sevdim ancak ben onlarla bireyler olarak tanıştım, Türk
olarak değil. Yine birçok Türkle tanıştım ve onları çok sevmedim, ancak onları
da bireyler olarak sevmedim, Türk olarak değil.
Eger genelleme yapmak durumundaysam, genel eğilimim
Türklerin çok sevilebilir olduğu yönünde, çünkü sevmediklerimden çok daha fazla
sayıda sevdiğim Türk’e denk geldim.
Türkiye’nin entelektüel denen kesimine hayranlık
duyduğumu söyleyemem. Turkiye’de tahsil, okumak ve düşünmek konusunda en fazla
fırsat bulanların -ki bunları yapabilmek bir miktar varlık ve imtiyaz
gerektiriyor- çoğunun yalan söylemeye en meyilli insanlar olduğunu gördüm.
Bunun neden olduğunu bilmiyorum, ancak yine gruplar yerine bireyler üzerinde
duruyorum.
UPA: Sayın Berlinski bize takip ettiğiniz ve fikirlerine
değer verdiğiniz akademisyen, gazeteci ve politikacı isimlerini sayabilir
misiniz?
Claire Berlinski: Türkiye’den mi, genel olarak mı?
Amerika’da Paul Ryan’ın Başkan Yardımcısı [adayı] olmasına çok sevindim, harika
bir seçim. Ryan’ın seçiminden sonra artık Başkanlık yarışı tatsız olmayacak.
Ryan Cumhuriyetçi Parti’nin gerçek entelektüel lideridir. Buradan kendisini
genç okurlara tanıtacak bir yazıya ulaşabilirsiniz. Ayrıca burada ve şurada
kendisi hakkında yazdıklarımı bulabilirsiniz.
Gazeteciler? Ben her zaman Michael Totten’ın yazdıklarını
okuyorum. Ona büyük bir hayranlık besliyorum ve güveniyorum: Hiçbir şeyi
abartmaya ya da çevirmeye çalışmıyor. Türk gazeteciler arasında şimdilerde New
York’ta yaşadığını zannettiğim Melik Kaylan’ı beğeniyorum.
UPA: Sayın Berlinski bu keyifli sohbet için size teşekkür
ederiz. Çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.
Röportaj: Dr. Ozan ÖRMECİ
12.08.2012
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.