***
Tunus’ta başlayan ve dalga dalga yayılan ‘Arap Baharı’
ilk günlerde dünya kamuoyuna cazip gelse de, daha sonra olayların dinamizminin
yükselmesi, halk ayaklanmalarının silahlı çatışmalara ve iç savaşlara dönüşmesi
bölgede ciddi jeopolitik değişiklikleri de beraberinde getirdi.
Neredeyse yarım yüz yıllık saltanatlar ortadan kalktı,
liderler devrildi, idam edildi veya tutuklandı. Hiç kimse Tunus’ta ruhsatsız
sebze sattığı için polisle tartışan ve itiraz olarak kendisini yakan Muhammed
Buazizi adlı vatandaşın eyleminin bu kadar geniş coğrafyaya yayılarak ciddi
sonuçlar doğuracağını tahmin edemezdi. Ama artık olan olmuştur; bu gün ‘Arap
Baharı’nın rüzgarları Türkiye’nin sınırlarına dayanmıştır ve her geçen gün
içerilere doğru yayılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti dış politika ve güvenlik bağlamında
hiç bir zaman bu gün karşılaştığı sorun kadar ciddi bir sorunla
karşılaşmamıştır. Hatay’ın Türkiye’ye birleştirilmesi, Johnson mektubundan
sonra yaşanan kriz ve Kıbrıs Harekâtı bile bu kadar çok yönlü bir etki
bırakmamıştır. Birinci ve ikinci sorun genelde diplomatik yollarla çözülmüş,
Kıbrıs Harekâtı silahlı mücadeleye dönüşmüş, sonuçları günümüze kadar devam
etse de, kısa süre sonra silahlı mücadele Türkiye’nin üstünlüğü ile sona
ermiştir.
Ama Suriye’de yaklaşık iki yıldır devam eden iç
çatışmanın dinamizmi değerlendirildiği zaman Türkiye’nin bu olaylara müdahale
etme, yönlendirme imkanının çok az olduğu ortaya çıkmaktadır. Her şeyden önce
Türkiye Suriye konusunda dalgalı bir politika izledi. İlk başta Beşer Esad
rejiminin yanında olduğu görünümü veren Hükümet, daha sonra karşı cephede yer
alarak politikasını bu çerçevede uygulamaya başladı.
Türkiye’nin Suriye ile ciddi güvenlik sorunları olmasına
rağmen son yıllarda iki ülke arasındaki ilişkilerde ciddi bir ilerleme
yaşanmıştı. Sınırlardan geçişe kolaylık sağlanmış, ekonomik ve siyasi ilişkiler
geliştirilmiş hatta her iki devlet Bakanlar Kurulu toplantısını ortaklaşa
yapacak kadar cesaretli adımlar atmıştı. Suriye’nin rejimi nasıl olursa olsun
devlet bağımsızlığı Türkiye’nin PKK terör örgütüne karşı daha etkin mücadele
etmesine imkan sağlamaktaydı. En azından iki ülke arasında sınırlar belliydi ve
karşı tarafta muhatap vardı. Problemlerin kiminle tartışılacağı ve kiminle
işbirliği yapılacağı belliydi.
Esad rejiminin her geçen gün mevzilerini kaybetmesi,
Rusya ve Çin’in daha zor şartlarda Esad’a destek verme çabaları, Türkiye ile
sınır eyaletlerinin PKK terör örgütü veya silahlı Kürt gruplaşmalarının
kontrolüne geçmesi, ABD, İsrail ve Avrupa devletlerinin PKK ve silahlı Kürt
gruplaşmalarına destek vermesi Türkiye’nin dış politikada ve güvenlik alanında
ciddi sorunlarla karşılaşmasına neden olmuştur. Bu gerginliğe paralel olarak
PKK terör örgütünün saldırılarını artırması, Kuzey Irak Kürtlerinin Suriye’deki
silahlı Kürt gruplaşmalarına yönelik politikası, işbirliği imkanlarını
değerlendirmesi ve diğer konular doğrudan Türkiye’nin güvenlik problemleridir.
Türkiye Hükümeti ve Dışişleri Bakanlığı Suriye sorunu
ortaya çıktıktan günümüze kadar olayların gerisinde kaldı ve seyirci bir
yaklaşım sergiledi. Bu gün bölgede hiç bir devlet Suriye konusunda Türkiye’nin
politikasını desteklememektedir. İran nükleer kriz nedeniyle ABD’nin yanında
olan Türkiye’nin daha da zayıflamasına çalışmaktadır ve zaman zaman bu amacına
ulaşmak için PKK terör örgütü ile işbirliği yaptığı bilinmektedir. Irak’ta
zaten belli başlı hükümet yoktur. Ülke filli olarak bölünmüştür ve kuzeyi
Kürtlerin kontrolündedir.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğu’nun Kerkük’ü ziyaret
etmesi üzerine Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin basın danışmanı Ali El Musevi,
konuyla ilgili yaptığı açıklamada, Davutoğlu’nun uluslararası kuralları ihlal
ederek izinsiz şekilde Irak’a, ‘sızdığını’ öne sürerek ziyareti kınadı.
Literatürde ‘sızdı’ ifadesinin genelde terör ve teröristlerle ilgili
kullanıldığı dikkate alınırsa, Irak yönetiminin Türkiye politikasını daha geniş
yelpazede çizmeye ihtiyaç var mı?
Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi Suriye’de yaşanan olayların
seyrinden gayet memnun görünmektedir. İddia ettikleri Büyük Kürdistan’ı kurmak
için uygun ortam oluşmuştur; zaten ABD, İsrail ve Avrupa devletlerinden
beklenen desteği almaktadırlar. İsrail Türkiye’nin Suriye’deki gelişmelere
askeri müdahale etmesine kesinlikle karşıdır.
Son bir kaç gündür Türk silahlı birliklerine ait
tankların Suriye ile sınır bölgede tatbikat yapması başta ABD olmakla diğer
devletleri oldukça rahatsız etmiştir. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Patrick
Ventrell konuyla ilgili yaptığı resmi açıklamada “Türkiye’nin kendi ulusal
güvenlik çıkarlarını anlıyoruz. Ama şu anda durumu daha fazla askerileştirmenin
ilerlenecek yol olduğunu düşünmüyoruz. Türk meslektaşlarımızla tam ve canlı
diyaloga devam ediyoruz.” demiştir.
ABD’den farklı olarak Türkiye Suriye ile sınırlarını
paylaşmaktadır ve Suriye’de yaşanan olaylar doğrudan Türkiye’nin güvenlik
sorunlarıdır. ABD, Suriye’ye insanı müdahale adıyla askeri operasyon düzenlemek
istemektedir, yani Suriye doğrudan ABD güvenliği için tehdit değildir. Türkiye
ise Suriye’de yaşanan olayların sınırları içerisine taşınmaması, terörle
mücadele bakımından uluslararası hukuka istinat ederek askeri operasyonlara
başlayabilir.
Ama Türkiye Hükümeti’nin uyguladığı Suriye politikası
dikkate alındığında Hükümetin böyle bir siyasi iradeye sahip olmadığı
anlaşılmaktadır.
Dr. Hatem Cabbarlı
Avrasya Güvenlik ve Strateji Araştırmalar Merkezi Başkanı
F.V
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.