Kürt ve Alevi karşıtı linç vakaları giderek artarken ve
hatta mini pogromlarla karşı karşıyayken "6-7 Eylül'le yüzleştik,
hesaplaştık artık" diyebilir miyiz? İstanbul ’un büyük bir bölümünde 100 bine
yakın insanın seferber olduğu bu saldırılarda yaklaşık 15 kişi öldürüldü.
Merkezden uzak semtlerde saldırılar özellikle hanelerin basılması ve insanların
dövülmesi biçimini aldı. 6-7 Eylül gecesi yaklaşık 200 kadına saldırganlarca
tecavüz edildiği sanılmakta. Dolayısıyla ‘hadiseleri’, Cumhuriyet tarihinde
İstanbul ’da yaşanmış en büyük ve kitlesel ‘pogrom’ hareketi olarak tanımlamak
pekâlâ mümkün… Gayrimüslim topluluklar karşısında bizde hep cinai bir ‘milli
mutabakat’ söz konusu oldu. Bu hususta devlette devamlılık, kelimenin tam
manasıyla tam ve esas oldu.
***
Kürt ve Alevi karşıtı linç vakaları giderek artarken ve
hatta mini pogromlarla karşı karşıyayken "6-7 Eylül'le yüzleştik,
hesaplaştık artık" diyebilir miyiz?
FOTİ BENLİSOY Arşivi
6-7 Eylül ‘olayları’ üzerine bilhassa son yıllarda çokça
şey yazıldı çizildi. (Siyasal hiçbir iması olmayan, fail ya da mağdura referans
vermeyen ‘olaylar’ ya da ‘hadiseler’ gibi nötr bir tabir tercihi asla masum
değil elbet, unutmayalım.) Bir ‘6-7 Eylül’ü anma’ piyasası oluştu demek belki
biraz haksızlık olacak ama siyasal yelpazenin solundan sağına ‘hadiseleri’
geçmişimizin üzücü, tekerrürü asla istenmeyen bir epizodu olarak ‘lanetlemek’
âdetten sayılır oldu. Buradan hareketle 6-7 Eylül ile ‘hesaplaştık’, bu elim
‘olaylarla’ yüzleştik denilebilir mi peki? 6-7 Eylül’ü tarihimizin karanlık ama
artık ‘kapanmış’ sayfalarından biri olarak değerlendirmek mümkün mü? Eğer
öyleyse, yani 6-7 Eylül’ün defteri kapanmışsa, ‘olaylar’ tarihteki yerlerini
almışsa, bugün 6-7 Eylül üzerine kelam etmenin siyasal bir anlamı olabilir mi?
Devlet destekli pogrom
Öncelikle hatırladığımızın ne olduğundan başlayalım.
Aslında ‘olaylar’ kolektif hafızamıza esas itibariyle Beyoğlu , İstiklal
Caddesi ’nde cereyan etmiş büyük bir yağma hareketi olarak yer etmiştir. Taksim’deki
tahrip eylemlerini aksettiren dönemin fotoğrafları, söz konusu izlenimin
oluşmasında belirleyici bir etkide bulunmuştur elbette. Bundan yıllar önce, 6-7
Eylül gecesini yaşamış tanıkların anlatımlarını içeren Yunanca bir kitaptan
bazı bölümleri Express (o zaman galiba Postexpress idi) dergisine çevirmiştim.
İyi bir Osmanlı tarihçisi olan yakın bir arkadaş, çeviriyi okuduktan sonra
aramış ve kendisinin 6-7 Eylül’ü büyük ölçüde Taksim ve civarında yaşanmış bir
hadise olarak bildiğini, İstanbul ’un dört bir yanında o geceki saldırıları
yaşamış insanların tanıklıklarını okuyunca şaşırdığını söylemişti. Evet,
maalesef çoğumuz için 6-7 Eylül denince akla hâlâ Taksim gelebiliyor, belki de
gayrimüslim denince aklımıza Pera geldiği için. Oysa 6-7 Eylül Pera’daki Rum
dükkânlarına yönelik sistemli bir yağma hareketinden ibaret değildi. Beykoz’dan
Samatya’ya İstanbul ’da Rumların meskûn bulunduğu hemen bütün yerleşimlerde
evlere, işyerlerine, kiliselere, okullara, hatta mezarlıklara karşı bir
saldırıydı. İstanbul ’un büyük bir bölümünde 100 bine yakın insanın seferber
olduğu bu saldırılarda yaklaşık 15 kişi öldürüldü. Merkezden uzak semtlerde
saldırılar özellikle hanelerin basılması ve insanların dövülmesi biçimini aldı.
6-7 Eylül gecesi yaklaşık 200 kadına saldırganlarca tecavüz edildiği
sanılmakta. Dolayısıyla ‘hadiseleri’, Cumhuriyet tarihinde İstanbul ’da
yaşanmış en büyük ve kitlesel ‘pogrom’ hareketi olarak tanımlamak pekâlâ
mümkün. Bilindiği gibi ‘pogrom’, Rusya’da 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın
başlarında Yahudilere karşı devlet destekli (devletin göz yumduğu, özendirdiği,
bazen de bizzat örgütlediği) kitle isyanlarıydı. Bu şiddet hareketleri
sırasında Yahudilerin evlerine, dükkânlarına ve dini merkezlerine saldırılır,
genellikle çok sayıda Yahudi katledilirdi. Zamanla terim, Yahudi karşıtlığından
daha genel bağlamda belli bir gruba yönelik bu tür saldırıları, kitlesel ‘linç’
vakalarını tanımlar oldu. İşte 6-7 Eylül de basitçe kozmopolit Pera’da
‘varlıklı’ Rumların mallarının yağmalanmasından, Müslüman İstanbul ’un
kozmopolit Pera’ya olan hıncının bir ifadesinden ibaret ‘olaylar’ değil,
devletin bizzat örgütleyicisi-destekleyicisi olduğu devasa bir pogromdu. Bu
anlamda 6-7 Eylül, Türkiye tarihindeki Maraş ya da Çorum gibi başka katliam
girişimleri ya da pogromlarla mukayese edilebilir ancak. 6-7 Eylül pogromunun
örgütlenmesinde Demokrat Parti (DP) iktidarının rolü konusunda da bir hayli
yazıldı, çizildi. Selanik’te ‘ Atatürk ’ün evinde’ gerçekleşen bombalı
saldırının aslında Türk istihbaratının manipülasyonu olduğunu, bu provokasyonun
failinin (böyle ‘değerler’ sık yetişmediğinden olacak) daha sonra Nevşehir’de
vali yapıldığını artık herhalde sağır sultan bile duydu. DP il ve ilçe
teşkilatlarının pogrom hareketinin bütün aşamalarına katılmakla kalmayıp liderlik
ettiği biliniyor, ‘olayların’ gelişiminde kritik rol oynayan Kıbrıs Türktür
Cemiyeti’nin adeta DP’nin bir paravan örgütü olduğu da.
‘Milli mutabakat cinayeti’
Dolayısıyla Menderes ve çevresinin Kıbrıs konusunda Türk
kamuoyunun ne kadar ‘hassas’ olduğunu cümle âleme göstermek ve Yunanistan ’ı
‘sıkıştırmak’ için Rum karşıtı bu pogromu nasıl orkestre ettiği üzerine bir de
burada uzun uzadıya yazmaya ve çiğnenmiş sakızı bir kez daha ağızda
dolandırmaya gerek yok. Ancak Menderes’in AKP hükümetince (hani başında ne
kadar ağır ithamlara maruz bırakıldığını ifade etmek için “Affedersiniz bana
Rum bile dediler” diyebilen bir başbakanın bulunduğu hükümetçe) ‘demokrasinin
şampiyonlarından’ sayıldığı, devletin kirli işlerinin neredeyse bütünüyle
‘İttihatçı-Kemalist’ cenaha ‘yazıldığı’ (böylece de günümüz muktedirlerinin
aklandığı) bir devirde DP’nin ‘hadiselerin’ asli faili olduğu vurgusundan
şaşmamak da elzem. AKP ’nin muhafazakâr vesayet karşıtı popülizmi uyarınca
‘derin devlet’ provokasyonları, kontrgerilla eylemleri yahut ‘özel harp’
operasyonları neredeyse bütünüyle alnı secde görmemiş ve millete yabancılaşmış
Kemalist elitin marifetidir.
Türkiye tarihini gâvur-İttihatçı-Kemalist ‘devletin’
derin operasyonlarına ve milletin bunlara karşı sandık aracılığıyla (DP ve
elbette şimdi AKP ) indirgeyen ve bütün ‘muhalif’ görünümüne rağmen aslında
geçmişten bugüne gelen iktidar yapılarını ve egemenlik ilişkilerini perdeleyen
bu tarih görüşüne karşı durabilmek açısından ‘azınlık’ karşıtı 6-7 Eylül tipi
‘hadiseler’ tam manasıyla bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Çünkü gayrimüslim
topluluklara yönelik (devlet kaynaklı-destekli) eylem ve saldırılar,
egemenlerin ve devletin farklı eğilim ve fraksiyonlarının, çelişkileri olsa da
temeldeki birlik ve bütünlüğünün en büyük göstergesi aslında. Abdülhamid’in
Hamidiye Alayları’ndan İttihat ve Terakki’nin Teşkilat-ı Mahsusası’na, 1909
Adana katliamından 1915’te soykırıma, 1894-96 kırımlarından Hrant’a, İsmet
Paşa’dan Komitacı Celal Bayar’a, ‘ Ergenekon ’dan AKP ’ye, ‘yüce’ Türk devletinin
Ermeni meselesindeki birlik ve bölünemez bütünlüğü tam ve tartışılmazdır.
İsmail Saymaz ’ın Zirve katliamı için kullandığı o çok başarılı ifadeyi (‘milli
mutabakat cinayeti’) genele teşmil etmek oldukça isabetli olacaktır:
Gayrimüslim topluluklar karşısında bizde hep cinai bir ‘milli mutabakat’ söz
konusu oldu. Bu hususta devlette devamlılık, kelimenin tam manasıyla tam ve
esas oldu.
‘Yüzleşmek’ten anladığımız
Baştaki soruya geri dönelim. “6-7 Eylül’le yüzleştik,
hesaplaştık artık” diyebilir miyiz? Soruya soruyla karşılık vermek belki de en
iyisi: Giderek artan bir sıklıkta Kürt karşıtı (son zamanlarda bir de Alevi
karşıtı) linç vakalarıyla, hatta mini pogromlarla karşı karşıya kalırken, yani
6-7 Eylül’ün ‘ruhu’ dimdik ayaktayken böyle bir iddiada bulunulabilir mi?
Pogrom prova ya da girişimleri milliyetçi teyakkuz repertuvarımızın
başköşesinde yer almaya devam ederken böyle bir hesaplaşmadan bahsedilebilir
mi? Asla unutmayalım: ‘Geçmişle yüzleşme’ dediğimiz şey, mazide bir yerlerde
duran objektif bir geçmişin pasif biçimde hatırlanması, geriye çağrılması
değil, tam aksine bugünkü gerçeklik bağlamında yeniden hatırlanmasıdır. Ancak
Tarlabaşı ya da Zeytinburnu’nda Kürtlere yapılan saldırılarda 6-7 Eylül
gecesini görebildiğimizde bu tarihle hesaplaşmaya başlayacağız. Yoksa 6-7
Eylül’le ‘yüzleşme’ denen şey, İstanbul ’un kozmopolit mazisine dair orta sınıf
fantezilerinin ürünü boş bir hayıflanmanın, bir statü söylemi olarak ekalliyet
muhipliğinin ötesine geçmeyecek.
1 yorum:
6-7 Eylulde, aslinda hangi gun oldugunu hatirlamiyorum, Fransanin basbakani Mendes France Istanbuldaki Ayas Pasa semtindeki Park Otele inmisti.Bizim ikamete cok yakin oldugundan merakla otelin arka kapisindan iceri girdim. Nasil oldu hatirlamiyorum ancak 15 yasinda bir delikanliya kimse bakmadi.
Buyuk salonda hukumet gorevlileri, polisler, Firansiz basbakani ve sag olsun bizim Turk gazeteciler. Bizimkiler soru soruyor ve Firansizdan cevaplar aliyorlardi. O zaman Firansicam lise firansizcasi idi, oyle ki cevaplarinda cok sey anlamiyordum. Nihayet gazetecilerden biri Mendes Franstan Kibris uzerine bir beyanat istedi. Uzun uzun ,pek anlamadigim beyanatin sonunda pek basit bir cumle soyledi ki cok iyi anladim. Tabii soylenis tavrini hatirlamiyorum fakat hayretler icinde kaldim.
Cumle sonu soyle dedi " qui brise est Turc" Tabii olarak bizimkiler bunu Kibris Turktur diye isittiler. Butun salon ayaga kalkit, alkislar, bravolar vs. Halbuki ayni cumle Firansizcada " kim kirarsa Turktur" yahut " kiranlar Turktur" manasina gelir. Anliyan anladi mi, anlamadi mi bilemem. Basbakan acaba soz oyunu mi yapti, kim bilir
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.