İttihat ve Terakki Cemiyetinin Türkçülük
temelinde örgütlendiğini unutmamak gerek, Gerek Ahmet Rıza’dan Mizancı
Murat’ta gerekse de Dr. Nazım’da kadar ‘Millet-i Osmaniye’ terkibinin açık karşılığı Türk’tür. Mizancı Murat, Dostumuzun birbirinden başka zannetmek hatasında bulunduğu Türklük, Osmanlıcılık ve Müslümanlık adına duada kusur etmeyiz sözleriyle üçünü bir arada düşündüğünü ifade eder. Osmanlıcılık ve İslamcılık, Türk olmaktan gurur duyan bir Osmanlıcılık ve İslamcılıktır.
Türkçülüğün henüz siyasi olarak tam gelişmediği dönemlerde bile Türkler
kendilerini Osmanlının egemen unsuru sayarken diğer unsurların
kendilerine itaat etmesini savunur ve bunu açıkça ifade ederler.
Abdülhamid’den Yeni Osmanlılara ve jöntürklere kadar bu zihniyet
değişmez.
Osmanlıcılık ve İslamcılıktan da kasıt Türkçülüktür. Hürriyet, musavvat ve uhuvvet sloganı çok kısa zamanda Türkler için hürriyet ve musavvat’a diğer unsurlar için disiplin’e
dönüşür. Bu bakımdan 1908 bir aldatmacadır. Anayasal reform sözleri
sorunu geleceğe yayarak çürütmeye yöneliktir. Jöntürklerin ajandasının
en önemli maddelerinden biri etnik temizliktir. 1908 öncesi Balkanlarda
ve özellikle Makedonya bölgesinde Jöntürk yöneticilerinin eylemleri de
bu konuda açık ipucudur. Grenebeli Bekir Fikri ve Enver’in amcası Halil
(Kut) Paşa’nın anıları bu açıdan öğreticidir. Talat ve diğerleri de bu
konuda açıktırlar; bunların en önemlilerinden olan Jöntürklerin
ideologu, örgütleyicisi ve eylemcilerinden Dr. Nazım tarafından daha
1908’de Ağustos’unda İzmir’de Yunanistanlı gazeteciye, coğrafyanın kadim
halklarının kazınmasına ilişkin ajandasını pervasızca açıklayarak
olacakların bir kronolojisini verir. Nitekim olaylar, Dr. Nazım’ın
çizdiği çerçevede gerçekleşecek ve Osmanlı coğrafyası Müslüman-Türklerin
dışındaki unsurlar açısından kan gölüne çevrilerek Osmanlı
coğrafyasının kadim halkları tarihsel topraklarından kazınacaktır.
Osmanlı parlamentosundaki Rum
milletvekilleri tarafından daha 1910’da hükümete sunulan muhtıranın
girişi bir umut kırıklığını ifade etmesinin yanında Jöntürk yönetiminin
maskesinin düşmesini ifade eder:
Maalesef, hemen Anayasa’nın
ilanından sonra, Osmanlı İmparatorluğu’undaki diğer uluslara yönelik en
içten ve en kardeşçe duygular içinde olmamaktan kaynaklanan sayısız
olay, Rumların umutlarını kırmaya yardım etti ve etmektedir…
Anayasa”nın ilk iki yılı boyunca Rum
unsurunun açık bir şekilde zararına olan Jön-Türkler’in yaptıkları
şeylerin güncel bir anlatısı olan Rum vekillerin bu muhtırasının sonuç
bölümünde Rum unsurların maruz kaldığı muameleyi özetlemektedir:
…Bütün bu davranışlar, Rum ulusal
bilincinde bir kanaati kesinleştirmektedir; Rum halkı köleleşmiş bir
halk olarak görülmektedir, kimin daha aşağı bir pozisyonda tutulacağı
Hükümetin dahili politikasının amaçlarından biridir; tam da istibdat
rejimi altındaki gibi, bu politika, Rum halkındaki güven eksikliğini ve
onun gelişmesini engelleme eğilimini devam ettiriyor. Şimdi her
zamankinden daha fazla, Rumlar’ı, “ulusal” Türkleştirme politikasına
maruz bırakmak için Anayasa’daki “Osmanlı Milleti” terimini kullanmaya
yönelik bir eğilim var.
Özellikle, Selanik’te Ekim 1911’de
Cemiyet tarafından alınan kararlar sonrasında Türk ve Müslüman olmayan
unsurlara karşı baskı politikası sistematik bir hal alarak resmi bir
programa bağlanacaktır. Alınan kararlar ibret vericidir. Bu kararlar
Osmanlı coğrafyasının kadim halkları açısından sonun başlangıcıdır:
İmparatorluğun varlığı, Jön-Türk Cemiyetine ve bütün muhalefetin yok edilmesine bağlıdır…
JönTürkler muhalefet ile birlikte
gelecekte muhalif olabilecekler ile sindiremeyecekleri unsurları da yok
etmeye karar vermiş ve hemen uygulamaya geçilmiştir. Gelecekte
cumhurbaşkanı olacak olan Mahmut Celal (Bayar) Bursa’da çalıştığı
bankadan istifa ettirilerek İzmir İTC katibi mes’ulü olarak
görevlendirilerek Helen unsurlara karşı savaş örgütlenir. Bu ekibin
içinde gelecekteki soykırımlarda aktör olacak Kuşçubaşı Eşref, Kaymakam
Pertev Bey [General Demirhan], mutasarrıflar Mahzar Müfit [Kansu], Dr.
Reşit, İbrahim Bedreddin … gibi kişiler yer alacaktır. Kilikya’dan
sonra Savaş öncesi soykırımın bir provası da Ege bölgesinde
gerçekleştirilir. Gerek Kuşçubası Eşref gerek Celal Bayar uygulanan
boykot, sindirme, sabotaj ve öldürme politikalarının başarısından söz
ederek bu politika sonucu 1 milyon Helen’in tarihsel topraklarından
kazındığını itiraf ederler.
Aydın mebusu Emmanuel Emmanueilidis uygulanan bu resmi politikayı vatandaşlara karşı kutsal savaş olarak nitelendirir:
Rumlara karşı ilk
darbe, savaştan önce vurulmuştu. 1914 senesinin ilk yarısında, 250.000
Rum kovularak varlıklarına el kondu ve bu şekilde Trakya ile İzmir
bölgesinin Türkleşmesi için ilk adım atıldı. Ama bu yeterli değildi. Bu
hareketin en az 10 yıllık bir süreci olmalıydı. Bu süre zarfında etnik
temizlik programı ısrarla uygulanacaktı ve zaman zaman duruma göre,
baskı da eşlik edecekti. Sonunda Helenizm, büyük şehirlerde toplatılıp
kısıtlanarak, önemsiz bir azınlığı teşkil edecekti. Kalanlar için,
hükümetin alacağı idari ve ekonomik tedbirler kâfi olacaktı. Zenginler
Enver’in sarfettiği söylenen cümlesine göre fakir, fakirler dilenci ve
hepsi birden zengin fakir, Türklerin köle ve hizmetçileri olacaktı.
1907 jöntürk birlik kongresinde prens
Sabahattin, o güne kadar Hıristiyanların bu coğrafyada tutunabilmesini
Avrupa’nın korkusuna bağlar, bu korku savaş ortamında ortadan
kalktığında Jöntürk zihniyeti zincirinden boşalarak bu coğrafyanın kadim
halkları soykırıma uğrayacaklardır.
-Mesela Adana katliamı esnasında gayrimüslim unsurlara karşı kışkırtma hareketlerinin gerçekleştirildiği herkesçe bilinmektedir. İzmir faciasında halk nasıl tahrik ediliyordu.
Kilikya katliamını kısaca özetlersek bu
katliamın bir Soykırım provası olduğu kolayca anlaşılmaktadır; 1909
Nisanında Kilikya’da vuku bulan katliamlar bir anlamda olacakların da
habercisidir. Yerel ittihatçıların yönetiminde birincisi gerçekleşen
katliamların ardından, olayların yatıştırılması için ittihad yönetimince
gönderilen Dedeağaç taburu ve yerel ittihadçıların işbirliğiyle
ikincisi gerçekleşen katliamlarda 25-30 bin Kilikyalı Ermeninin
öldürülmesi ve mallarının yağmalanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu bakımdan
Kilikya 1909 bir anlamda gelecekteki soykırımın bir provasıdır. Burada
1894-96 katliamlarında olduğu gibi Ermeni erkek nüfus hedef alınarak
katledilmiştir ki bu, 1915 Soykırımında Ermeni halkın korunmasız
kalmasındaki önemli etkenlerden biridir.
Aydın mebusu Emmanuel Emmanueilidis Kilikya olaylarını açıklarken İttihatçı etkenini vurgular:
Burada değinmemiz gerekli olan konu:
Jöntürkler merkezde katliam için emir vermemiş olsalar bile, yerel
Jöntürkler olaylarda büyük çapta yer almışlar ve eski Türklerle [eski
yönetim kalıntıları ile] birlikte Ermenilere karşı ortaklaşa bir parti
teşkil etmişlerdir.
Üzülür gibi yaptılar, düzeltmeler vaat
ettiler ama manen müteessir kalmadılar ve Ermeni de, Ermeni Ülkelerinde
yabancı olarak yaşamaya devam ederken, çalışmasıyla terden ıslatmış
doğduğu yerini, servetini, toprak ve meyvelerini ilk gelen yağmacının
elinde görecekti. Emmanueilidis’in sözleri bir gerçeğe işaret
etmektedir. Olacaklar çok erken fark edilerek dikkat çekilmiştir.
Emmanuilidis 1908’in aldatmacı yüzünü ve sorunların zamana yayılarak
çürütülmesi yanında gözdağı eylemlerinin de altını çizer. 1909’dan
itibaren bu coğrafyanın kadim halklarına karşı cihad başlar.
Kilikya olayları jöntürklerin iktidara
gelişine çok yakın bir tarihte gerçekleşir. Jöntürkler Makedonya kökenli
olduklarından başlangıçta Anadolu’da güçleri ve örgütleri de yoktur.
Kısa zamanda Hıristiyan unsurların yardımı ile Anadolu’da güçlenen
Jöntürkler, bu unsurlara ihtiyaçlarının kalmadığında yok etmekten
çekimeyeceklerdir.
1913 ve 1915 sanayi sayımlarında
Hıristiyan burjuvazinin gücünü görmek zor değildir. Bu zenginlik Jöntürk
bürokratik burjuvazisinin gözlerini kamaştırmaktadır. Balkan savaşı
bahane edilerek Ege bölgesindeki Rumlara baskı, tehdit ve cinayetlerle
kadim topraklarından sökülme operasyonuna geçilir. Bunun için yerel
Müslüman halkın hazırlanması gerekir. Jöntürkler Anadolu’ya çeteleriyle
birlikte gelmişlerdir, hem yerel Müslüman halkı kışkırtacak
propagandistleri, hem de baskıları gerçekleştirecek, cinayetleri
işleyecek kadro sıkıntıları yoktur.
Aydın Mebusu Emmanuil Emmanuilidis
Hıristiyanlara karşı oluşan atmosferi şu sözleriyle nakleder: 1913
senesinin son çeyreğinde, İstanbul’u ziyaret eden birisi, yollarda yeni
elbiseli, kadife pantolonlu ve kafalarına siyah kalpak giyen, garip
insanlara rastlardı. Ancak sonradan anlaşıldı ki bunlar meşhur
fedailerdi. Yani Hıristiyanlara karşı alınan kararları uygulamak için,
İstanbul ve diğer illerde Jöntürkler tarafından kurulan orduydu. Bir
taraftan uygulama gücü hazırlanırken, diğer taraftan,yapılmakta olan
uygun bir propaganda ile, halk yaklaşmakta olan darbeye hazırlanıyordu.
Gazetecilik halkın düşüncelerini tahrik ediyordu ve dağıtılan çeşitli
günlük gazeteler, Rumlara karşı sönmez Türk nefretini kışkırtmayı hedef
alıyordu. Bu yayınların neticesi, Rumlar memlekette var oldukça,
Türklerin fakir kalacakları, Müslümanların şeref ve hayatlarının emin
olmayacağı ve Devletin de çeşitli tehlikelere maruz kalacağıydı. Balkan
hükümdarlarının at üstünde kadın ve çocuk cesetleriyle Türk bayrağının
üzerine bastıklarını gösteren fotoğraflar yayımlanıyordu. Üzücü
haritalar basılarak, elden giden iller siyah renkle gösterilip okulların
duvarlarına asılarak, altlarına intikam kelimesi yazılıyordu ve
Bulgaristan’a ilhak edilen bölge bile yas rengi siyahla kaplıydı ve
bunun da hesabını Hellenizmin ödemesi gerekiyordu.İntikam ve nefret
melekleri gibi, yurdun her tarafına konuşmacı ve propagandacılar
gönderildi. Bunlardan en fazla laik olanı Ömer Naci İzmir’e
gönderildi.Anti Hıristiyan nefreti kısa bir zamanda düşünülemeyecek bir
seviyeye geldi. Emmanuilidis’in kısaca özetlediği Hıristiyan karşıtı
atmosferle birlikte Ege Rumlarının büyük bölümü tarihsel topraklarından
sökülerek mülklerine yerel İttihatçı eşraf tarafından el konulur.
- Kızılhaç temsilcisi,
binbaşı Davis Bristol’a göre; yağmalar sırasında Türkler Ermeni’lerin
peşine düşmüşlerdir. Yani Türkler fırsatı kaçırmayıp kılıç artıklarından
kurtulmaya calıştılar. Bu konuyla ilgili olarak sizin görüşünüz nedir?
Osmanlı Mebusu Emmanuilidis, Ermeni
Soykırımını şu sözlerle ifade eder. Ermeni felaketi bütün Türkiye’yi
kapsadı. Her şehir, köy, köşe, Ermeni mukimlerinden yoksun kaldı. Yalnız
İstanbul, İzmir ve Halep muaf bırakıldı. Bu oradaki Ermenilerin zarar
görmedikleri anlamına gelmedi, çünkü İstanbul’da sürgün konvoyuna dâhil
edilmeleri için, yüzlerce Ermeni tutuklanmıştı. İzmir’de Ermeniler azdı.
Oradaki asıl tehlike kalabalık Rumlardan gelmekteydi ve elbette sıra
Rumlara da geleceği zaman, oradaki Ermenilerin de icabına bakılacaktı.
Konsolos Horton 1922 İzmir’inde olanları
şu sözleriyle özetler. ‘Ermeniler’i yok etmek ve boş zamanlarda da
Rumlar’la ilgilenmek üzere belli bir plan var gibiydi,’ Horton’un
gözlemi Emmanuilis’in sözleri ile uyuştuğu gibi binbaşı Davis Bristol’un
yargısı ile örtüşmektedir.
-Genellikle Ermeni
Soykırımı’yla ilgili tartışmalarda Türklerin büyük çoğunluğu ‘Biz suçlu
değiliz, Ermeniler Müslümanları katlederken kendileri de yok oldular’
diyor. Türk kamuoyunda İzmir faciası nasıl algılanmaktadır. Böyle bir
tepki var mı?
Türk kamuoyu İzmir Katliamını bilmiyor.
Tarihçi dostumuz Ayşe Hür’ün bu konudaki makalelerini dışında bu konuda
yayınlanan tek derli toplu çalışma Majorie Housepian Dobkin’in geçen
yıl yayınlanan 1922 İzmir’i, Bir Kentin yıkılması adlı
çalışmasıdır. Majorie Housepian Dobkin’in, incelemesi 1922 yılı
İzmir’ine odaklanmasına karşın geniş Osmanlı coğrafyasındaki Hıristiyan
unsurlarının dalga dalga saldırılarla sistemli bir şekilde yok edilmesi
ve kadim topraklarından kazınma tarihinin bir özetidir. O sadece 1922
İzmir’ini resmetmez o günleri naklettiği gibi, sonrasındaki olayları
çeşitli kaynaklardan aktararak okuyucularla paylaşır.
Türk kamuoyu bu katliamdan yeni haberdar
olmaktadır. İzmir katliamı da soykırımın bir parçası olduğu gibi
inkarın da bir parçasıdır. Yıllarca üstü özenle örtülen yakın tarihin
karanlık noktalarından biridir.
-Sizce Ermeni-Türk topluluklarının barışma (reconciliation) süreci nasıl gerçekleştirilmeli?
Ermeni soykırımını bilmeyen,
Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin ve Pontosluların mallarının üzerine
konmayan neredeyse kimse yoktur. Jöntürklerin meclis başkanı ve hariciye
vekili, Kemalist dönemde de mebus tayin edilen Halil Menteşe’nin
anılarındaki bu Soykırım işine katılmayan pek azdır yargısı önemli bir
gerçeğe parmak basmaktadır. Bugün Türk ve Müslüman sermayesi bu el
konmalar üzerine yükselmiştir. Hangi zenginliğin üstünü kazısanız
altında Ermeni, Rum, Süryani ve Pontos zenginliğinin gaspına
rastgelmeniz şaşırtıcı olmayacaktır. Ermeni ve Rum zenginliği yanında
gen havuzuna el konulması ayrı bir gerçekliktir.
Ayrıca kurucu kadro tamamen jöntürk
kadrosudur ve bunların ekseriyeti soykırım faillerinden oluşmaktadır. Bu
ortamda barışma nasıl olacaktır? Bu coğrafyanın kadim halkları bir
şekilde kadim coğrafyalarından kazıyıp buharlaştıran Kurucu kadro ve
kendisi bunların birikimi üzerinde yükseliyorsa bunlar kabul edilmeden
barışmanın mümkün olabileceğini düşünmek saçmalık olmasının yanında
insanlık dışıdır. Kurbanla alay edilerek Soykırımın başka bir yolla
devam ettirilmesinden başka bir şey değildir. Bu coğrafyanın kadim
halklarının maruz kaldığı işlemin bir karşılığı olması gerekir ki; bu
bedel ödenmeden barışma söz konusu değildir. Buradan Soykırımın
bedelinin istendiği, kan bedelinin istendiği sonucu çıkarılmamalıdır.
İnsanlığın acılarını karşılayacak herhangi bir bedeli henüz insanlık
keşfedememiştir. Atılacak ilk adımın Soykırım kurbanlarının acılarını
hafifletebilecek samimi olarak atılan bir adım olmalıdır ki bu da
kurbanların atacağı adım değildir. Bu adımı Soykırım failinin atması bir
insanlık borcu olarak hala üzerlerinde durmaktadır.
Mülakatınız için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Anahit Kartaşyan
Akunq.net
http://akunq.net/tr/?p=18972
1 yorum:
2000li yillara kadar Turkiye Cumhuriyetinde kendini Laik olarak tanitan ,askeri bir yonetimin kesin etkisi altinda bulunan bir yonetim sekli vardi ve inkarcilik kesinkes surduruldu.
Son on yildir ulke yonetiminde laikligi tartisilan ama kendine laik diyenler kesinlikle dindar Muslumanl;ara da firsat vermezlerdi bu yuzden Gunumuzdeki iktidar yonetimi bircok zorluklara gogus gererek ikdidari elde tutmayi basardi.Bu basari yanliz ancak yine de belli firsatlarin verilmesiyle basarilmisdir.Mesela asiri milliyetci ve belli Laik cevreler ikdidar partisinin icinde yerlerini almislardir ve bu vesileyle her firsatta hala inkarciligi surdurmekde olan bir iktidarin mevcudiyeti taritilamaz.
Nasil tartisilsin ki,Devletin en yuksek mercileri sayet her soylemlerinde Benim Ecdadima kimse soykirim yapti diyemez soylevini surdurmege mecburen devam ederlerse elbette bunun tartismasi bile yapilamiyor malesef.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.