”
***
Saltanatın ardından gelen her Cumhuriyet mutlaka iyi
midir, böyle bir kural olabilir mi? Böyle bir ilerleme mantığı ile “İtalyan
Sosyal Cumhuriyeti” İtalya Krallığı’ndan
iyiydi sonucuna varılmaz mı?
Sakin düşünelim: “Cumhuriyet” diye sevilen ne? Çok partili,
demokratik, temel hak ve özgürlükleri esas alan bir yönetim anlayışı ise, o
cumhuriyete eyvallah. Ama, bir diktatörlüğü, tek partili bir otoriter yönetimi,
düşünce özgürlüğünün olmadığı bir siyasi düzeni sırf adı “cumhuriyet” diye daha
ileri buluyor, asrı saadet yerine koyuyorsanız, o zaman Mussolini’nin “İtalya
Sosyal Cumhuriyeti”ni de “ileri” bir
siyasi düzen olarak kabul edersiniz.
Türkiye Cumhuriyeti seksen dokuzunu devirmiş bir “koca”
tarih, üniversitelerde kürsüleri olan koskoca bir “İnkılap Tarihi”. Demokrasi
yaşayamadan ömürlerin tüketildiği ve buna rağmen hala “sevilen” ve
paylaşılamayan bir Cumhuriyet tarihi! Tam Yunus’un dediği gibi:
Aşkın beni del’eyledi/Bir zalime kul eyledi.
Aklı başında pek çok insan sorgusuz sualsiz kul olmuştur
bu aşka; sağcı, solcu, komünist, faşist; dünya malından el etek çekmiş dindar,
dünyayı tavaf etmiş modern laik yurttaş… Tam bir “milli birlik ve beraberlik”
ifadesidir bu “yasak”(!) aşk. Neyi sevdiğini bilmesen bile, cumhuriyet
inkılapları sevmek zorunludur, sevmemek “yasak! Peki ama bu “inkılap” dedikleri
de ne ola ki?!
1980 Anayasası’nın 174’üncü maddesi “inkılap kanunlarının
korunması” başlığını taşır. En genci 1934 tarihli olan sekiz yasayı madde madde
sıralar ve der ki: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık
seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma
amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile
kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu
şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.” Malum, 1980 Darbesi Cumhuriyet-1923’ün
son restorasyonudur ve Cumhuriyet-1923 taraftarları 1980 Anayasası’nın
değişmesini, bu inkılap kanunları ortadan kalkacak diye istemez.
Nedir bu maddeler?
1-Tevhidi Tedrisat (eğitim birliği) Kanunu;
2-Şapka İktisâsı (giyme) Hakkında Kanun,
3-Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine (kapanması) ve
Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına (yasak ve kaldırılması)
Dair Kanun;
4-Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin
evlendirme memuru önünde yapılacağına dair hükümler; 5-Beynelmilel Erkamın
(uluslararası rakamların) Kabulü Hakkında Kanun,
6-Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;
7-Efendi, Bey, Paşa Gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına
Dair Kanun,
8-Bazı Kisvelerin (kıyafetlerin) Giyilemeyeceğine Dair
Kanun.
Açıkça görülüyor ki, “hala” yürürlükte olan1980 Anayasası
1923 Cumhuriyeti’nin “devrim yasaları”nı bu sekiz yasadan ibaret görüyor ve bu
yasaları anayasa koruması altına alıyor. Bugün
bu “devrim yasaları”nın bazılarının hiçbir hükmü kalmamış, bazıları ise
“antika” yasa değeri kazanmıştır.
“Şapka Devrimi” şapka giymeyi, hem de en başta
milletvekilleri ve bürokratlara zorunlu kılar. Var mı şapkalı vekil?! Var mı
herkes “fotür şapka, altıgen kasket giysin” diyen Cumhuriyet-1923 devrimcisi?
Demek ki Cumhuriyet-1923’ün bu devrimi fiilen yürürlükten kalkmıştır.
En başta Cumhuriyet-1923 generallerinin çiğnediği ve
çiğnettiği “…bey, paşa…” gibi ünvanların kullanılmasını yasaklayan “devrim
yasası” da geçersizdir. Cumhuriyet ordusunun bile yıllardır yok saydığı bir
“devrim yasası”nda ısrarın anlamı olabilir mi?
Tekke ve zaviyeleri yasaklayan kanun, ifade ve örgütlenme
hakkına aykırıdır ve Cumhuriyet-1923 inkılap kanunu ile bu hakkın engellenmesi
ciddi bir kusurdur. Sivil toplum hayatın her alanında serbestçe örgütlenmesin
diyen var mı?
Birlikte yaşayanlarda “nikah” aranmayan bir devirde “imam
nikahı”nı yasak kapsamında tutmak gülünç olmaktır. İki tarafın da her iki
nikahı birden kıydırması durumunda üçüncü tarafa ne oluyor?
Kıyafet kanunu mu? “Vurun baş örtüsüne” diyerek kadının
toplumsal hayata katılmasını engellemekten başka hiçbir “getirisi” olmayan bir
“devrimci garabet”! Bu yasa ile hangi erkek giyimi engelleniyor bugün? En başta
bu yasayı bir devlet memuru olan diyanet işleri başkanı çiğnemiyor mu?
Aslına bakarsanız Cumhuriyet-1923, toplumun büyük
çoğunluğuna kabul ettirildi. Şu yaşadıklarımızı düne kadar hayal bile
edemezdiniz: Cumhuriyette benim de hissem var diyen iktidarın barikatlarını,
hayır o cumhuriyeti ben kurdum, sana yedirmem diyen Cumhuriyet-1923 devrimcileri
şanlı meydan muharebeleriyle yıktı. Cumhuriyetin bir türlü demokratik
olamayışını cumhuriyet kadar dert etmemeleri; demokrasisizliği hızla gelişen ve
fakat hala “kişi başına milli geliri
düşük”(!) ve halkının kültür düzeyi
yetersiz olan ülkeler için normal kabul eemelerinden olsa gerek! Sahi niye
acaba “demokrasi” uğruna böyle kahramanlıklar yazılmıyor şanlı tarihimize?!
Cumhuriyet’in bir diğer büyük başarısı “resmi tarih”
inşasıdır. Buna “tarih yaratıcılığı” da denilebilir. Cumhuriyet “İnkılap
Tarihi” diye ayrı bir tarih icat etti ve içini doldurdu. Cumhuriyet kuşakları bu “dolma tarih” ile, İnkılap Tarihi ile
büyütüldü, bugünlere getirildi.
Aydınlanmış laik de, İslam mümin de, Alevi can da “İnkılap Tarihi”i
eğitiminden hisselerine düşeni aldılar. Herkes, kuşkusuz bedenine göre değişik
ölçülerde, cumhuriyetçi ve Atatürkçü olarak yetiştirildi. Saf ve temiz
cumhuriyetin tarihi Orta Asya’dan getirilen ak kağıtlara yazıldı, bu arada
Anadolu’da yaşanan acılar “atlandı”: 1915 Ermeni Soykırımı, 1915-1918 Ortodoks
tehciri, İzmir Yangını, nüfus “mübadele”si,
Yahudilere edilen eza cefa, 6-7 Eylül barbarlığı… “Hafızası silinmiş” ve
fakat eğitimli ve zenginleşen bir ülke olarak yaşamak konusunda, cumhuriyet
için kavga edip, demokrasi için yıllardır havanda su döğenler anlayış
birliğindeler, farkında mısınız?
Tarihine yabancı toplum ve özellikle bu toplumun
okumuşları gerek İslamlaştırma, gerekse Türkleştirme projesini gerçekleştirmek
uğruna yaşatılan acılarla yüzleşmekten hep kaçtı. Yüzleşilmeyen her günah gibi
bir gün geldi ve ceremesi o günün
insanlarına çıktı. “Karda yürürken çıkan ses” teziyle Kürt kelimesinin
etimolojisi devlet eliyle ortaya atıldığında, bir avuç kafir-komünist dışında, “Ya Hu, öyle değil” deme cesaretini gösteren
pek çıkmadı. En sevgili Kürt muhtereme bile, Said-Kürdi’ye bile, Kürt dememek
tercih edildi!…
Hangi düşünce ve inanç mezhebinden olursa olsun, vicdan
sahibi herkes Cumhuriyet-1923’ü “eğitimle öğretilen” her bakımdan
sorgulamalıdır. Bu sorgular yaşanılmış bütün acılarla yüzleşmeye götürmelidir
vicdanları. O zaman uğruna “kayıkçı döğüşleri” yapılan, uğruna barikatlar
kurulan, barikatlar yıkılan içi boş bir Cumhuriyet değil, demokrasi ve temel
hakların öncelikli değer olduğu barış ve huzur günlerine ulaşılabilir.
Talat Ulusoy
5 Kasım 2012
http://yuzlesmeatolyesi.wordpress.com/2012/11/09/barikatlara/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.