1-) Türkiye’deki cari açığın en temel sebebi enerji
ithalatıdır... Ciddi bir planlamayla alternatif enerji yöntemlerinin
yaygınlaştırılması gerekmektedir.
2-) Üretimin ithalata dayalı yapısının yerli ürünlerle
değiştirilmesi sağlanmalıdır.
3-) Vergi sistemini, dolaylı vergilere dayalı olmaktan
çıkarılmalıdır. Vergi adaletsizliği ortadan kaldırılmalıdır.
***
22 Haziran 1993 tarihinde gerçekleştirilen Kopenhag
Zirvesi’nde Avrupa Konseyi, adaylık için başvuruda bulunmuş ülkelerin, tam üye
olmadan önce karşılaması gereken kriterleri belirlemiştir. Bu kriterler siyasi,
ekonomik ve birlik müktesebatının benimsenmesi olarak üç başlıkta toplanmıştır.
Türkiye, 1999 Helsinki Zirvesi’nde aday ülke olarak ilan
edildikten sonra, Avrupa Birliği
Komisyonu tarafından Türkiye’nin yıllık ilerleme raporları hazırlanmaya
başlamıştır. Bu raporlar, Türkiye’nin tam üyelik kriterlerinin sağlanması
bakımından kaydettiği ilerlemeleri ve mevcut eksiklikleri değerlendirmektedir.
Rapor bu niteliğiyle aynı zamanda siyasi iktidarların da yıllık faaliyetlerini
özetleyebilmektedir.
Ekonomik kriz ile birlikte geleceği tartışılmaya başlanan
Avrupa Birliği, Avro Birliği’ni ve dolayısıyla batmakta olan üye ülkeleri
kurtarmak için yapısal reformları hayata geçirmektedir. Her krizden güçlü
çıkmasını başarabilen Avrupa Birliği, yapısal reformlarla birliğini
güçlendirerek, önümüzdeki yıllarda gücünü ve dolayısıyla önemini de
arttıracaktır. 2001 ekonomik krizi sonrasında kendi yapısal reformlarını
gerçekleştirebilen Türkiye ise, küresel ekonomik krize Avrupa Birliği’ne göre
çok daha hazırlıklı yakalanmıştır. Nitekim ekonomisi 2009 yılında -% 4,8
küçülmesine rağmen, 2010 yılında % 9,2, 2011 yılında ise % 8,5 büyüme
oranlarını yakalayarak, çıkışı sağlayabilmiştir. Bu değerlendirmeler ayrıntılı
olarak 2012 İlerleme Raporu’nda da önümüze çıkmaktadır.
İlerleme Raporu’nda Türkiye Ekonomisi
İlerleme Raporu’nun ekonomik kriterler
değerlendirmesinde, işleyen bir piyasa ekonomisinin mevcudiyetini ve birlik
içinde rekabet baskısı ve piyasa güçleriyle baş edebilme kapasitesini
gerektirdiğini belirten 1993 tarihli Kopenhag Zirvesi sonuçları temel
alınmaktadır.
İç talebe dayalı yani tüketim odaklı bir büyüme sağlayan
Türkiye ekonomisi, yüksek cari açık sebebiyle riskler taşımaktadır. Tüketim
arttıkça ithalat artmakta ve bu da cari açığın daha da büyümesine yol
açmaktadır. Hükümet, cari açığın azaltılması konusunda ihracat odaklı
politikalara geçişi sağlama niyetindedir. Komisyon raporunda da hükümetin
kararlılığına vurgu yapılmaktadır. Fakat 9 Ekim tarihinde hükümetin açıkladığı
2013-2015 dönemini kapsayan 3 yıllık “Orta Vadeli Plan”da cari açık için kısa
vadede çözüm öngörülmediği ve yapısal reformların uzun döneme yayıldığı
görülmektedir. Yani rapordaki söylemle, hükümetin politikaları arasında bir
çelişki bulunmaktadır.
Komisyon, yapısal olarak krizlere görece dayanıklı hale
gelen Türkiye ekonomisini, cari açığı kapatmak için kullandığı sermaye akımları
konusunda da uyarmaktadır. Küresel ekonomik krizde sermaye akımlarının tersine
dönebileceği ve ekonomide riskler doğurabileceği vurgulanmaktadır. Nitekim
uzmanlar, küresel ekonomik krizin 3.evresinin gelişmekte olan ülkeler üzerinde
başlayabileceğinin altını çizmektedir.
Cari açık için en doğru kaynak doğrudan yabancı sermaye
yatırımlarıdır. Türkiye ekonomisi ise ağırlıklı olarak portföy yatırımları
olarak gelen ve kredi ya da borç şeklinde gelen kaynaklara bağlıdır. Sıcak para
olarak adlandırılan bu kaynaklar büyük risk taşımaktadır çünkü sıcak para
herhangi bir kriz durumunda hızlıca ülkeyi terk etmekte ve finansal sorunlara
yol açabilmektedir. Hükümet ise büyümeden vazgeçemediği için cari açığı
desteklemek adına özelleştirmeler yapmakta, bedelli askerlik, yabancılara
gayrimenkul satışını kolaylaştıran yasalar çıkartmaktadır. Yani bir nevi günü
kurtarma politikalarına başvurarak, seçim kaygılarıyla yapısal reformlara
girişememektedir.
Yüksek enflasyon kaygıları ve Türkiye’nin hâlâ yüksek
olan cari işlemler açığı dolayısıyla TL’nin artan küresel risklere karşı
kırılganlığı genişleyici para politikası önünde engel teşkil eden unsurlardır.
2011 yılından bu yana Merkez Bankası faiz koridoru ve hedefe yönelik bir takım
makro-ihtiyati tedbirler aracılığıyla oldukça karmaşık politikalar
uygulamaktadır. İlerleme raporunda Merkez Bankası’nın politikaları başarılı
olarak değerlendirilmektedir. Merkez Bankası Kanunu’nun bankanın bağımsızlığını
tam olarak sağlayamadığı eleştirileri ise devam etmiştir. Nitekim Ekonomi
Bakanı’nın son dönemde Merkez Bankası’nın politikalarına yönelttiği ağır
eleştiriler, merkez bankasının siyasi baskı altına alınılmaya çalışmasının en
son somut örneği olmuştur.
2012’nin ilk yarısında zayıflayan iç talep bütçe
performansını olumsuz yönde etkilemiş, reel vergi gelirleri 2011 yılı
seviyesinde kalmış ve toplam gelirlerin üçte ikisini oluşturan dolaylı vergiler
ise tüketici ve ithalat talebindeki yavaşlama neticesinde gerilemiştir. Burada
Türkiye’nin yapısal bozukluklarından birini değinmek durumundayız. 2011 yılı
bütçe gelirlerinden vergi gelirlerini incelediğimiz zaman toplanan vergilerin,
yüzde 67’sini dolaylı vergiler oluşturmaktadır. (Gelişmiş ekonomilerde dolaylı
ve dolaysız vergiler arasındaki oran yarı yarıyadır.) Bu yapısal bozukluk,
düşük gelirliden daha çok vergi alınmasına sebebiyet vermektedir çünkü gelir
üzerinden değil harcama üzerinden bir vergi toplama yöntemi benimsenmektedir.
“Kamu Mali Yönetimi Kanunu”nun kabul edilmesinin ardından
dört yıl geçmesine rağmen, özellikle bütçe sürecine ilişkin hesap
verilebilirliğin, etkinliğin ve şeffaflığının artırılmasına yönelik tedbirlerin
alınmaması bir diğer eleştiri konusudur. Kamu hesaplarının hâlâ düzenli olarak
yayımlanmamasından ötürü, devletin vatandaşlara hesap verebilirliği
sağlanamamaktadır. AKP hükümetinin “şeffaflık” gibi bir yönetim zihniyetinden
çok uzak olduğu aşikârdır, nitekim ilerleme raporunda bu yönde hiçbir
ilerlemenin kaydedilmediği vurgulanmaktadır.
Komisyon raporuna göre AKP hükümetinin siyasi alanda
olduğu gibi ekonomik alanda da otoriter bir eğilime girdiği anlaşılmaktadır.
Nihai kullanıcı fiyatlarının maliyet temelli yöntemle ilişkilendirildiği
otomatik fiyat endeksleme mekanizmaları sadece doğalgaz ve elektrik
sektörlerinde uygulanmasına rağmen, hükümet giderek artan bir şekilde, ulaşım
sektörü de dâhil olmak üzere otomatik fiyat endeksleme mekanizmalarını askıya
alarak fiyatlara müdahale etme ve fiyatları bağımsız olarak belirleme eğilimi
taşımaktadır.
AKP hükümetinin özelleştirme çalışmaları da raporda
önemli bir bölümü oluşturmaktadır. 2012 yılı içerisinde başlıca elektrik üretim
tesislerinin, otoyolların, köprülerin ve bazı limanların özelleştirilmesi
planlanmaktadır. Türk Hava Yolları, Türk Telekom, Petkim’in kalan payları ile
devlete ait olan Halkbank ve Vakıfbank özelleştirilmesi gündemdedir. Fakat
hükümetin bu planlarının, yatırımcıların uzun vadeli dış kaynak bulmadaki
sıkıntıları yüzünden gerçekleşememesi olasıdır.
Türkiye-Avrupa Birliği ekonomik ilişkilerine baktığımızda
ise 2010 yılında % 41,7 olan AB’nin Türkiye’nin toplam ticareti içindeki payı,
2011 yılında % 40,8’e gerilemiştir. 2010 ilâ 2011 yılları arasında, Türkiye’nin
toplam ihracatı içinde AB’nin payı % 46 seviyesinde sabit kalırken Türkiye’nin
toplam ithalatı içinde AB’nin payı % 42,6’dan % 41,7’ye gerilemiştir. 2012
yılının ilk yarısına ait veriler, AB’deki talebin zayıflaması nedeniyle söz
konusu payların azalmaya devam edeceğini göstermektedir.
Değerlendirme ve Öneriler
Rapordaki ekonomik kriterler üzerindeki değerlendirmeler
objektif bakış açısıyla hazırlanmış görünmektedir. Mali anlamda Türkiye
Ekonomisi iyi özellikler göstermesine rağmen, cari açık ve enflasyonist
baskılar ekonominin kırılganlığını göstermektedir. Ekonomide şeffaflık
konusunda herhangi bir ilerlemenin olmaması ve AKP hükümetinin ekonomik alanda
da otoriterleşmesi raporun ekonomik değerlendirmesinin başlıca eleştiri
kaynaklarını oluşturmaktadır.
Türkiye’nin sağlıklı bir ekonomik yapıya kavuşabilmesi ve
kırılganlığını azaltabilmesi için bazı reformları hızlıca gerçekleştirmesi
gerekmektedir çünkü cari açığın sürdürülebilirliği her geçen gün
zorlaşmaktadır. Aşağıda temel olarak
bazı reform önerileri yer almaktadır. Bunlara tabi ki eklemeler de yapılabilir
fakat şu an için en önemlileri bunlar gibi gözükmektedir:
1-) Türkiye’deki cari açığın en temel sebebi enerji
ithalatıdır. Türkiye doğalgaz ve petrol rezervlerine sahip olmadığı için
bunları zorunlu olarak dış ülkelerden ithal etmektedir. Ciddi bir planlamayla
alternatif enerji yöntemlerinin yaygınlaştırılması gerekmektedir.
2-) Üretimin ithalata dayalı yapısının yerli ürünlerle
değiştirilmesi sağlanmalıdır. Nitekim ihracatta 100 dolarlık bir ürünün, 82
doları ithal edilen ara mallarla oluşturulmaktadır.
3-) Vergi sistemini, dolaylı vergilere dayalı olmaktan
çıkarılmalıdır. Vergi adaletsizliği ortadan kaldırılmalıdır.
Bu yapısal değişiklikler cari açığı ciddi anlamda
azaltabilecek ve risklere karşı daha güçlü bir ekonomik yapı sağlayacaktır.
Tabi bu yapısal reformları gerçekleştirmek kolay değildir. Önümüzdeki dönemde
gerçekleştirilecek seçimler, hükümetin mali disiplinden taviz vermesine ve
reformların ertelenmesine yol açabilir. Ülke istikrarı ve güçlü bir ekonomik
yapı için kararlı bir siyasi irade ortaya gösterilmelidir.
Barış TINAY
http://politikaakademisi.org/?p=3490
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.