***
12 Eylülün ilk yıllarıydı. Ben aranıyordum. Başka bir
şehirde yaşıyordum kaçak olarak. Annem pazarda alışveriş yaparken kalaycı Mışık
usta ve karısını görür. Birbirlerine sarılırlar. Onlarca yıl önceye dayanan
dostluklardır bunlar. Bırakmazlar, illa eve gideceğiz derler. Giderler. Annemi
ağırlarlar. Annemin ise iki gözü iki çeşme ağlar. “Oğlumu göremiyorum, polis
arıyor. Korkuyorum öldürecekler diye.” Biraz dertleşirler eski kadim
dostlarıyla. Mışık usta şunu anlatır; “bire Pamuk bacı, biz ağladığımız
zamanlar sizler bize kapınızı açtınız, biz bunları unutmadık hiçbir zaman.
Üzülme. Oğlun gelecek. Elimizden gelen bir şey varsa söyle, yapmaya hazırız.”
Konuşma bu mihvalde geçer. Annem anlatmıştı daha sonra. “O zaman çok
rahatladım. Üzüntüm biraz olsa da dağıldı. Ne iyi insanlardı bunlar. Allah
onlara selamet versin.” Evet, gerçekten Ermeni emekçileri kadim dostlarımızdı.
Böyle bir bağ böyle bir kardeşleşme vardı.
Burada size katliamlarla ilgili iki örnek vereceğim; ilk
örnek kendi köyümün büyüğü İsmail Canpolat’ın anlattıklarıydı. İsmail Dede
altmışlı yılların sonunda öldü. Bize anlattığı şuydu; “Ben Fırat nehrinde
Sal’cılık yapıyordum o zamanlar. Askerler benim Salı’ma el koydular.
Arkadaşımın Salı’na da el koymuşlardı. Zira Keban’da o zaman iki tane Sal
vardı. Ekmek paramızı buradan çıkarıyorduk. Benim Sal’ıma askerler binmişti.
Arkadaşımın Sal’ına ise elleri ve kolları bağlanmış olan üç erkek, bir kadın ve
bir de çocuk olan Ermeniler bindirilmişti. Olan oldu. Askerler diğer Sal’a
yaklaşarak devirdiler azgın Fırat’ın sularına. Bu beş insan Fırat’ın
derinliklerine gömülmüştü. Ama ben bunu hatırladıkça, özellikle o çocuk aklıma
geldikçe hala ağlarım.” Koca bir çınar seksene mi yetmişe mi dayanmıştı
hatırlayamıyorum, o yaşına karşın gözlerinden yaşlar akıyordu İsmail Dede’nin.
Bu çocukluk bilincimden silinmeyen, silinemeyen acılardan birisidir.
Unutamadığım bir andır bu. İkinci örnek eşimin ninesi olan Fatma Nine’nin (Fato
Bacı olarak ünlenen bu kadın hala bugün Keban’da hemen herkes tarafından
bilinir) anlatımlarıydı. Kendisi 110 yaşında öldü. Ben Keban’da Ortaokul’da
okuduğum yıllarda ondan çok hikâyeler duymuştum. Ona aklımda kalan şu soruyu sorduğumu
hatırlıyorum; sorumdan önce soruma konu olan bir mahalle isminden bahsedeyim.
Keban’da bir darağacı semti vardır. Bugün Keban’a yolu düşenler bu semti
sorabilirler. Hala bu semt bu isimle anılır. Fato Bacı olarak tanınan ninemize
bu ismin nereden geldiğini sormuştum. Bugün gibi hatırlıyorum. Fato ninenin
cevabı oldukça acılıdır; “Evladım, o isim Ermenilerin asılmasından gelir. Ben
yüz diyeyim sen bin de, orada bir darağacı kuruldu ve bu darağacında Ermeni
olan kadın, erkek, yaşlı insanlar asıldı. O günden bu yana da buranın ismi
darağacı semti olarak kaldı. Ben de hala burada oturuyorum.” Fato ninenin de
gözleri dolmuştu. Oysa Fato Bacı için söylenen korkusuz, ağlamayan, hatta biraz
da özellikle kocasına karşı gaddar ve gece iki de bile Seftili’nin tepesinde
(Keban’a bakan vahşi bir dağdır) kışlık için odun vb. toplayan bir insan olarak
anlatılırdı. O bile gizlice gözyaşlarına hâkim olamamıştı.
Bunları neden anlattım; bugüne kadar tarih gerçeğe
dayanmayan resmi görüşler üzerinden yazıldı. Oysa tarih yazımı, tek tek ya da
birlikte yaşanmış olan pratik süreçlerin bütün parçalarının toplanarak bir
senteze kavuşturulması hadisesidir. Elbette bu koşulların ve nedenlerin göz
önüne alınmasını yok saymaz ama tarih yazımı biraz da bu koşullar ve nedenler
gerekçe gösterilerek tırnak içinde kendini haklı göstermeye dayanan bir mazeret
olarak sunulamaz. Gerçekler acıdır ve bu hiçbir mazeret kabul etmez. Bir halk
ana topraklarından ve kendi köklerinden kopartılmışsa bunun hiçbir gerekçesi
olamaz. Bu ister ‘sosyalist devlet çıkarları’ olarak lanse edilsin, isterse
bizde ki gibi Türk kavminin devlet çıkarları olarak lanse edilsin asla kabul
edilebilir bir nokta değildir. Bu toprakların en eski yerleşim halklarından
birisi olan Ermeni halkı 1920 yıllarında milyonlarla ifade edilirken şimdi
40-50 binlere düşmüşse ve üstelik bu sayıda İstanbul gibi metropollere şu veya
bu nedenle sürülmüşse bunun nedenini her aklı başında olan insan sorgular,
sorgulamak zorundadır.
Aykırı Doğrular
http://www.aykiridogrular.com/haber-1161-Bir-Arapgir-Hikayesi---Malatya.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.