***
KÜLTÜR
07 Aralık 2012 Cuma 11:55
“En sert ve acımasız mevsim kıştır. Ama Kürtler kışın
20-25 derece soğuğunda bile yalın ayakla çalışıyor ve geziyorlar.
Hastalıklarını otlarla iyileştirmeye çalışıyorlar."
“En sert ve acımasız mevsim kıştır. Ama Kürtler kışın
20-25 derece soğuğunda bile yalın ayakla çalışıyor ve geziyorlar.
Hastalıklarını otlarla iyileştirmeye çalışıyorlar. Yaşlıları bile çok moralli
ve genç gibi ayaktadırlar. Onlarda 120-130 yıl yaşayanları az değil. Kürtleri
ilk bakışta tanıyabilirsiniz cesur bakışları ve korku salan bir duruşları
vardır… Kürtler söz verdiğinde, emanet aldığında yâda, sır konusunda söz vermişse
onu saklarlar. Bir Kürt hayatından vazgeçer ama bu sözünden vazgeçmez.
Kadınları amazonlar gibidir. Çok cesur ve korkusuz
erkekler gibi giyinip silah kuşanabiliyor, çatışmalara çekinmeden
katılabiliyorlar. Özellikle bey kadınları bu konuda daha atılganlar.”
Bu satırlar ünlü Ermeni Yazar Xaçatur Abovyan’a ait.
Abovyan Ermenice edebi yazımının ilk temsilcilerinden biridir. Kendi çağında
ilerici düşüncelerinden dolayı dışlanmış ve ismi konulmamış bir aforoza uğramış
ve daha sonra da faili meçhul bir şekilde öldürülmüştür. Tarihi bir düşünür,
pedagog, etnograf olan Abovyan 15 Ekim 1809 Kenaker köyünde dünyaya geldi.
Ermenilerin eski soylu bir ailesi olan Abovends ailesine mensup olan Abovyan, 9
yaşında ruhi gelişme için Eçmiadzin kilisesine gönderildi ve 1822 yılına kadar
burada kaldı. Şubat 1856’da Tiflis’teki Nersisyan Ermeni okulunu bitirdi.
Ermenilerin en iyi pedagoglarından şair Bogos Karadagtsi ve hatip Harutyun
Alamdaryan’ın yanında eğitim gördü. 1826 Rus-Pers savaşları Abovyan’ın Rusya ve
Avrupa’da okuma hayallerini suya düşürdü. Bir yıl kadar Sanayi kilisesinde
öğretmenlik yaptı, daha sonraki yıllarda bir süre Ecmezin’de tercümanlık ve
Ermeni Katolikosunun sekreteri olarak çalıştı. Bir ara Derptsk üniversitesinden
gelen Profesör F. Paroton ile birlikte Ararat Dağına çıktı. Yazarın Kürtler
hakkındaki izlenimlerini bu tür gezilerden edindiğini tahmin ediyoruz.
ESKİ BİR GAZETE MÜZESİNDE TARİHİN İZLERİ
Ermeni aydın ve yazarları belli dönemlerde Kürtler
hakkında izlenim yazıları tarihi ve kültürel değerlendirmeler kaleme almıştır.
Ama biz çeşitli yerlerde alıntılarına rastladığımız bu sosyolojik izlenimin
peşindeydik. Onu önce Dünyanın en büyük kütüphanelerinden Lenin Kütüphanesi’nde
aradık. Orda çok sayıda kitabı olmasına rağmen bu yazıyı bulamadık. Başka bir
kaynağa başvurduk. Birkaç yüzyıllık Rus imparatorluğu ve sonrasında Sovyet
dönemine ait geniş bir gazete arşivine sahip gazete müzesi gibi yerde 1848’de
Tiflis’te Rusça yayınlanan Kafkas gazetesinin 46, 47, 49, 50, 51. sayılarını
bulabildik. Bu yazı dizisinin girişi daha çok Kürt tarihine ait yanlış bilgiler
içeriyor. Ama bundan da birkaç parça veriyoruz.
Abovyan yazı dizisine şöyle başlıyor: “Her yönüyle
gizemli halklardan birisi de tartışmasız Kürtlerdir. Onlar Fırat ve Dicle
arasında ve Ermenistan dağları ve Fars sınırlarından başlayarak Beyazıd
paşalıkları ve bizim Karabağ’a kadar olan coğrafyada yaşıyorlar. Eski
zamanlardan bu yana çok sayıda aşiret ve boylara ayrılmış Pers, Türk ve Rus
komşular tarafından sıkıştırılmışlardır. Onlar kendi geleneklerini, dillerini
ulusal elbiselerini ve hayat tarzını değiştirmemişlerdir. Akrabalığımıza rağmen
bu halkın tarihine ilişkin bilgilerimiz çok yanlıştır ve daha çok hikâyelere
dayandırılmaktadır.
…Belki Arap ve Bizans yazarları çağdaş haçlı seferleri ve
bu güzel halkın hayat bilgisiyle ilgilenerek yazmış olabilirler ama ben sadece
Ermeni tarih yazarlarının yazılarıyla sınırlı kalacağım... Çamşiyan Armenyan
tarihi eserinde coğrafik olarak güzel yerleri ve halkları dile getirmiştir.
Kürtler Tatarca’yı iyi biliyorlar kendilerini kendi
dilleriyle ‘Kurdlar’ olarak tanıtırlar. Kürtler birçok halktan oluşan ülkede
yaşıyorlar ve orda yaşayan halklar Kürtlerin dillerini inançlarını ve
elbiselerini almışlardır. Çemşiyan bunu şöyle ifade ediyor; Arap halifeleri güçlerini
kaybettiklerinde sonra her bir emirlik kendi bölgesini bağımsızlığını ilan
etti. O zaman birçok skip tayfaları çıktı. Ve kendilerine Türk dediler yani
aynı Tatarlar gibi ve (Fars) Persiya’yı geçerek eski medyaya girdiler. Birçok
ülkeyi fethedip o ülkelerin örf, adetlerini ve dinlerini alarak o halkları
köleleştirdiler. “
Abovyan bu yazıyı Batılı bir üslupla kaleme almış. Doğulu
vurgusunda Ermeniler’i dahil etmemiş. Bunun Hristiyanlıkla ilgili olabilir.
Abovyan bir Ermeni milliyetçisidir. Milliyetçiliğin erken dönemlerindeki diğer
halklara düşmanlıktan ziyade kendi maddi ve özellikle tretoryal aidiyetlerini
büyütme eğilimleri göze çarpıyor. Örneğin bazı Kürt aşiretlerinin Ermenilerden
geldiğini ya da Kürtlerin tarih boyunca yaşadıkları yerleri yine ermeni
tarihçilere dayanarak Ermenistan olarak ifade etmesi bu düşüncelerinin
sonuçlarıdır.
Abovyan yazısını şöyle sürdürüyor; “Şunu hatırlamalıyız
ki İslam’ın ortaya çıkması ve fanatik biçimde yayılması sırasında kılıç ve
kalkanla insanları katledip kendi dinlerini kabul etmeye zorladıkları zaman
Ermenistan’ın perişan halini kullanarak yani Bizans imparatorluğunun Farsların,
Persiyalılar ve Arapların ülkemize sürekli saldırılar düzenledikleri dönemleri
göz önünde bulundurduğumuzda niye Ermenilerin Bizans, Fars ve Gürcistan’da
yüksek görevlere girmek için çaba harcadıkları anlaşılacaktır. Ayrıca halkın
bir kısmının nasıl canları ve vatanlarını kurtarmak için ay bayrağı altına
girdiklerini ve niye kendi güçlü olan komşularının biçimine yani Arapların ve
Kürtlerin hayat tarzlarını ve dillerini benimsedikleri anlaşılacaktır. Zaten
sonradan da onlarla bir bütün oldular. Eski yazılarda da görüldüğü gibi birçok
Ermeni Kürdistan’a kaçarak Kürt isimlerini aldılar.
Kürtler kendi aralarında konuşurken kendilerine hiçbir
zaman Kürt demiyorlar Kurmanc diyorlar.
Kürtler kurmanci ve Zazaki lehçelerini konuşuyorlar Zaza
lehçesi konuşan Kürtler Egnus, Muş, Tujik bölgelerinde yaşıyorlar ve dilleri
çok farklıdır. Sert yarı barbar yaşam tarzları dillerine yansımıştır. Dilleri Avrupalı
bir kulak için çok anlaşılmazdır. Ama bu dilin diğer Asya dillerinden üstün
olduğunu kabullenmeliyiz, çünkü onların çok net seslendirmeleri var. Oysa Asya
dillerinde birçok ses iç içe giriyor örneğin Lezgi ve Çeçen dilerinde kelimeler
yutuluyor. Tüm isimleri kısaltıyorlar Hesso, Şemo, Alo diye isimlendiriyorlar
ama beylerinin ve Ağalarının isimlerini kısaltmıyorlar.
KÜRT KADINLARI ŞAİR RUHLU
Kürt halk şiiri çok ilginç adımlar attı ve yüksek
mertebeye ulaştı, her Kürt hatta her Kürt kadını ruhsal olarak doğuştan
şairdir. Göçebeler de bile diğer göçebelerden beklenmeyecek bir yaratıcılığa
sahip çok güzel şiirsel anlatımları var. Onlar yükseltilerini çok rahat dile
getiriyorlar. Kendi dağlarını, ovalarını, sularını, atlarını, silahlarını,
savaş kahramanlıklarını, güzel kadınlarının güzelliklerini coşkuyla
yansıtabiliyorlar. Avrupalılar bu güzel anlatımlara hiç aşina değiller. Onlar
orijinal bir halk olarak hayatın güzelliklerini Avrupa’nın tüm ihtişamından
daha iyi yansıtıyorlar. Bu büyük yaratıcılıkları onların vatanlarına olan
sevgisinde de dile geliyor. Bu dağlık ve yarı barbar olan halkın vatanına olan
sevgisi yücedir. Kürt dengbeji söylemeden önce iki elini çenesine götürüyor
yüzünü ellerinin arasına alıp parmaklarına değecek şekilde kendini dik tutuyor
ve söylemeye başlıyor. Her hangi bir müzik aleti olmaksızın “lolo” diyerek
başlıyor bu Avrupalıların “lala” sı gibidir.
(Yazar burada bir dipnot koyarak şu açıklamayı yapıyor)
maalesef benim soydaşlarım bu konuda Kürtlerden çok geride kalmışlardır. Çok
bilinçli ve okumuşlukları olmasına rağmen sadece manevi hayatın zenginliğinden
söz edebiliyorlar yani Asyalı halklara göre ve komşularına nazaran bu konuda
çok zayıflar. Bizde halk şiiri yok çünkü bizim tüm şarkılarımız hep Tatarca’dan
alınmış ve almaya devam ediyorlar. Bu Asya şarkılarının gerçekten kayda değer
ve en sert eleştirileri bile kaldırmaktadır.”
Abovyan Ayrıca gözlemlerinin önemli kısmı bu günkü İran
Ermenistan sınırlarına yakın yani daha çok Kürdistan’ın sınır çizgileriyle
parçalanan ve Rusların katılımıyla da imparatorluklar arasındaki çatışma
dönemlerini ifade ediyor. Bu dönem Kürdistan bir savaş meydanı olarak
kullanılıyordu. Ve bu yüzden Kürtler, Rus İran ve Türk İmparatorluklarının
ordularının talan ve istilasına uğrayarak yoksullaştırılıyordu. Kürtler de
aşiret birlikleri oluşturup kendilerini talanla alınan mallarını bu orduların
lojistiklerini veya bu ülkelere giden kervanları talan ederek gidermeye
çalışıyordu. Abovyan’ın izlenimleri de tam bu alanlarda yani Serhat bölgesine
dayanmaktadır.
KÜRTLER ASLA TATAR ŞARKILARINI SÖYLEMEYİ KENDİLERİNE
HAKARET SAYIYORLAR
Abovyanın yazısı şöyle devam ediyor: “Bazı Asyalı
Hıristiyanlar kendi düğün ve eğlencelerinde Tatar şarkılarını söylüyorlar.
Kürtler ise Tatarlara ait her şeyden nefret edip onlara Acem diyorlar ve böyle
bir şeyi kendilerine hakaret olarak algılıyorlar. Sadece büyük bir Tatar veya
Fars misafirleri geldiğinde belki bir şarkı söylerler.
Onların gençleri, kadınlar ve erkekleri toplanıp
eğleniyorlar ve Şarık söylüyorlar. Asya zurnası ve davulu sadece düğünlerde
kullanıyorlar, ama çobanlar hiçbir zaman kavaldan vazgeçmezler. Ben kadınlar
şarkı söylerken ellerini yüzlerine götürürler mi bilemem ama birkaç Kürt
şarkısını size çeviriyle size söyleyebilirim.
KÜRTLERDE ASYALI HALKLAR GİBİ KADINLARA SAYGISIZLIK
YOKTUR
Kürtlerde Türkiye’deki Ermeniler gibi büyüklere karşı
saygı büyüktür, herkes ayağa kalkar sayı gösterir. Merhabalaşmak için gençlerin
alınlarından öperler. Her zaman toplantılar olur Paris’teki restoranlar gibi
yemekler verilir. Bu yemeklerde 40- 50 koyun kesilir, beş kazan pirinç
pişirilir birkaç fund kofte yapılır ve misafirlere dağıtılır. Kürtler üç sefer
yemek yerler ama misafirler için her zaman sofra kurulabilir. Kürtlerin
yemekleri pilavdandır. Doğunun sevdiği gibi et, pilav, soğan, biber, köfte
peynir, Şaşlik (kebap çeşitleri) yer kaynatılmış süt içerler. Yemekten sonra
eller yıkanıyor ve kahveler içiliyor. Zengin büyük Kürtlerin evlerindeki
kadınlar misafirlere gözükmezler. Bunun tersine normal halktan insanların
evinde kadınlar çok serbest ve rahattırlar.
Kürtlerde diğer Asyalı halklarda olduğu gibi kadınlarla
dalga geçme, küçümseme ve taciz yoktur. Tatarlar gibi yağcılık yapmazlar
örneğin konukları kim olursa olsun hiçbir zaman kendilerini küçümsemezler.
Tatarlar gibi “ayağının altındaki toprak olayım“ demezler, ama misafirleri için
koyun kesme bir borç gibidir. Misafirlerine hediyeler verir, konukları en iyi atını
ve silahını istese bile vermeye hazırdır. Ama Asyalı halklarda olduğu gibi
Kürtlerde de Kadınlar ağır yükü taşırlar. Sıradan halktan kadınlar,
misafirlerin önünde yüzlerini kapatmazlar ve doğuda olduğu gibi çoğunlukla 11
yaşında evlenirler. Düğünlerinde genelde Ruslarınkine benzer danslarla
sürdürüyorlar. Sadece zengin insanlar iki kadına sahip oluyorlar ama Şiilerdeki
gibi daha fazla değil. Bey ve büyüklerin eşleri güzel ve pahalı giyiniyor ve
kendilerini altın ve gümüş takılarla süslüyorlar. Yoksullar ise çok daha sade
hayatın tüm zorluklarını ve evin yükünü taşıyor, yün yapıyor, su taşıyor ve bir
dakika bile boş durmuyorlar. Hep güler yüzle misafirlere yaklaşıyorlar.
Elbiseleri çok basittir, başlarına beyaz veya Kırmızı tülbent takıyor,
elbiselerinin göğüsleri açık tutuyor, kemer takar takıyorlar ve Tatarlar gibi
şalvar giyiyorlar. Saçlarını uzatıp bağlıyorlar, ayakkabı giymezler kışın bile
yalın ayak dolaşıyorlar. Sert hayat koşullarından dolayı yüzleri serttir büyük
ve siyah gözler derin bakışları var.
Oysa zengin Kürtlerde ise her zaman yumuşak yüzlü ve
naziktirler. Kadınlar amazonlar gibidir. Çok cesur ve korkusuz erkekler gibi
giyinip silah kuşanabiliyor çatışmalara çekinmeden girebiliyorlar. Özellikle
bey kadınları bu konuda daha çekinmeden hareket ediyorlar.
ERMENİ TACİRLERİN ÖNÜNDE TAŞLARLA HESAP YAPAN KÜRTLER
En yakın pazarlarda elbiselerini ermeni tacirlerinin
yanından satın alıyorlar. Göçebe Kürtler hesap bilmezler. Çoğu zaman Kürtleri
Ermeni dükkânlarının önünde kazandıkları parayı saymaya çalışırken rastlarım.
Bunu ya taşlarla ya da parmaklarla yapmaya çalışıyorlar. Hemen hemen her
şehirde hesap bilen birkaç Kürt var ve diğerleri bu insanların yanına gidip
hesaplarını yapıyorlar. Kürtler Tatarlarla çalışmak istemiyorlar daha çok
Ermenilerle çalışır ve onlara güvenirler.
En sert ve acımasız mevsim kıştır. Kışın hareket edemez
hale gelip özgürlüklerinden mahrum kalır eve kapanmak zorunda kalıyorlar. Ama
çok ilginç en ser kışın 20-25 derece soğukta bile yalın ayakla çalışıyor ve
geziyorlar. Doktor bilmezler, hastalıkları ihtiyar kadınlar tedavi ediyor.
Hastalıklarını otlarla iyileştirmeye çalışıyorlar, yaralarını iyileştirme
özellikleri kayda değerdir. Yaşlıları bile çok moralli ve gençler gibi
ayaktalar. Onlarda 120-130 yıl yaşayanları az değil. Kürtleri ilk bakışta
tanıyabilirsiniz cesur bakışları ve korku salan bir duruşları vardır. Çok iri
yapılı geniş gövdeli güçlü kollara sahipler. Diğer bir özellikleri yüzlerinin
ince olmasıdır. Büyük iri ve ateşli gözleri sık kirpikleri yüksek alınlı büyük
ve şahin burunludurlar. Yürüyüşleri ve adımları nettir. Yani eski kahramanları
andırıyorlar. Başlarına açık kırmızı renkte kefiye sarar, renkli ipek gömlekler
giyer, uzun Türk elbisesini ise sadece zenginler giyiyor. Sıradan insanların
giyimleri onların muhteşemliğini ve onurlarına düşkünlüklerini gösteriyor.
Tabanca, kılıç, kalkan, tüfek, mızrak gibi silahları taşımayı çok severler.
Mızraklar ellerinde etkili bir silaha dönüşüyor bu yüzden tüfeklerini nadiren
kullanırlar. Silah kullanmaları çok hesaplıdır. Atları kısa, ama atılgan ve
güçlüdür böylece dağlık alanda uzun süre yürüyebilirler. Normal aile
hayatlarına bakarsanız hiç yorulmayan insanlar gibidirler. Bir Kürt taburu tam
teşkilatlı bir duruşu ve en gelişkin birliklerden bile daha ihtişamlıdır. Onlar
bağımsız yaşadıkları zamanlarda atlıları toplamak için bizim gibi borazan
çalarlar. İlk borazanın çalınmasıyla tüm atlılar hazır olur ve beylerin emriyle
harekete geçebilirler.
Zaten beyleri çok azdır sadece çadır kuruyorlar
çadırların biçimleri onların statüsünü belirliyor. Erivan paşalığında ise yani
Kars ve Beyazıt’ta sadece Sipki ve Silanlı aşiret beyleri böyle çadırlar
bulunduruyordu.
BİR KÜRT HAYATINDAN VAZGEÇER SÖZÜNDEN VAZGEÇMEZ
Bu halkın güzel karakterini tanıtmak ahlaki
karakterlerinden bir kaçını söylemek istiyorum. Bir akrabanın öldürülmesi,
kişisel hakaret, bir kızın kaçırılması ( ki böyle olaylar çoktur) bir de
kadının kocasına ihaneti. Bu tür şeyler için ailenin içinde bile kan davası
oluşabilir ve birlerini yok edene kadar savaşıyorlar.
Kürtler evlerine sığınan düşmanlarını dokunulmaz
sayarlar. Düşmanları beyin veya melenin evine girerse o dokunulmaz olur. O
zaman silahları indiriyor, kılıçlarını kınına koyar, başlarını eğiyorlar,
Kürtlerin bu ilkelerini ihlal ettiği görülmemiştir. Onların bu konudaki
gururları o kadar katıdır ki misafirlerini korumak için kendine düşman da
yaratabilir. Hatta akrabalarıyla bile tartışabilir tüm mülkünü kaybedebilir.
Evinde misafir ister Hıristiyan olsun ister tatar olsun fark etmez. Kürtler söz
verdiğinde, emanet aldığında yâda, sır konusunda söz vermişse onu saklarlar.
Bir Kürt hayatından vazgeçer ama bu sözünden vazgeçmez.
Onların kadınlara karşı saygısı karşısında insan saygı
ile eğilmek ister, hatta Hıristiyan kadınlara karşı bile. Talan yaptıkları
toplumların bile kadınlarına dokunmazlar. Hatta zamanın esir alınan kadınları
eğer rıza göstermezlerse kendilerine eş olarak seçmezler özellikle beylik
sınıfı bu konuda daha katı bir ilkeye sahiptir. Örneğin Siranlıların ağaları
Hüseyin Bey (ki şu anda Karsta yaşıyor ve yüz yaşındadır) 1825’te Fars savaşı
döneminde bir Ermeni tacirin iki genç kızını esir almış ve onları Beyazıt’a
getirmişti. Kızlara saygılı davranmış bir yıl dokunmamış ve onları geri
ailelerine teslim etmek istemişti. Ama onların ailesinin hayatta olmadıkları
için (büyük ihtimalle savaşta öldürülmüşlerdi) Hüseyin ağa zengin bir Beyazıtlı
Ermeni beyini çağırarak onun kızların rızasını sormasını, vekil ve şahit
olmasını istemişti. Onun önünde kızlara kendisiyle evlenmeyi kabul edip
etmediklerini sordu kızlar sevinerek gönüllü biçimde evlenmeyi kabul ettiler.
Bu yarı dağlı halk için çok saygın bir yaklaşımdı. Belki bazı istisnalar vardır
ama bu çok azdır.
MANUK’U KURTARMAK
Artzabzi-Manuk Beyazıt bölgesinin zengin
Ermenilerindendi. Bey tarafından çok seviliyordu çünkü çok kahraman ve cesur
bir savaşçıydı. Persiya’daki savaşlarda Rusların Kürtlerin ve Türklerin
dikkatlerini üstüne çekmişti. Farsların atadığı Erivan valisi Hüseyin Serdar
Han Türk paşasından Manuk’u kendilerine teslim etmesini istedi. Vali, Manuk’u
Rus ajanı olarak nitelendirdiği için verilmemesi halinde neler olabileceğini
kestirmek zor değildi ama Türk beyi eğer teslim ederse neler olacağını da
biliyordu. Türk paşası onu Farsların denetimindeki Şilanlı Aşiret aşiretinin
beyi Hüseyin Ağanın yanına gönderdi. O dönem Hüseyin ağa sınırların güvenliğini
yeni üstlenmişti. Ama Türk paşası arkasından Hüseyin Ağaya bir mektup
göndererek ya Farslara teslim etmelerini ya da öldürüp kurtulmalarını
istemişti. Hüseyin Ağa şaşırdı ve Manuk’a ağasının ona ihanet ettiğini söyleyip
şöyle devam etti ;”Ben bunu nasıl yapar, Allahın önünde hesap verebilirim.
İnsan ekmek ve tuz yediği bir insana nasıl haksızlık edebilir” dedi ve onun
hayatını savunma kararı aldı. Önce Türk ağasına bir mektup yazıp kabul ettiğini
söyledi. Sonra 30 adamını seçip yola gönderdi ama Manuk’u eski bir yoldan
gizlice Beyazıt’a gönderdi. Manuk hiçbir tehdit ile karşılaşmadan evine gitti.
Kendisi de Paşaya bir mektup göndererek pusu attığını ama Manuk’un başka bir
yoldan kaçtığını söyledi.
SÜLEYMAN AĞANIN ÖFKESİ
Sipki Ağası Abdulagit ağanın oğlu Süleyman Ağa
kahramanlıklarıyla ünlü bir adamdı. Sadece onun ismini duyan Van, Tebriz,
Bayazıt, Erivan, Erzurum ahalisi korkuya kapılırdı. O bir gecede sadece 200
askeriyle Türklerin 15000 kişilik ordusunu dağıtmış alana ün salmıştı. Bu
çatışma büyük Ararat’ın Kuzey Doğusunda yaşanmıştı. Bu olayı bana Türk
ordusundan Rusya’ya kaçan Caferhan (o Rusya’ya kaçtı ve orda öldü) anlatmıştı.
Tabii ki Kürtlerin komutanı daha avantajlıydı o
toprakları çok iyi tanıyor ve tedbir alıyordu, saldırısı hızlı ve sonuç
alıcıydı. Türk ordusu boğaza girdiğinde Süleyman ağa saldırdı. Türk ordusu
karanlıkta bir birini öldürdü. Süleyman ağanın ordusu arta kalanların işini
bitirdi.
Bu kahramanımız bir gün Erivan valisi Hüseyin Serdar
Han’ın bulunduğu bir ortamda kendi kahramanlıkları ve sertliğiyle tanınan Tatar
aşiretinin önderi Saman Han’ı, Kürtleri kendi tarafına çekmeyle suçladı. Saman
Han ise kızarak “ seni Kürt eşeği sesiz ol, boş yere bağırıyorsun” dedi. Bunun
üzerine çok kızan Süleyman Ağa Kızarak “ Ben senden bunların hesabını sormazsam
başımı eşimin tülbendiyle örtsünler” demiş. Bu olaydan sonra Süleyman her
şeyini bırakıp Türkiye’ye geçti. Hüseyin Bey bunu duyar duymaz şaşkına uğradı
ve Saman hana Erivan sınırlarını korumak için emir verdi “ Bu ihtiyar kurt er
veya geç bize gelecek ve bu sözlerin intikamını alacak.” Diyerek sınırları
iyice korumak için Saman Han’a 1500 adam daha verdi. İhtiyar birkaç ay sonra
500 korkusuz süvariyi yanına alarak buraya geldi ve tüm orduyu darmadağın etti.
Her yeri yakıp yıktı ve Tatarları kılıçtan geçirdi. Onlarla işbirliği yapan
Kürtleri talan etti ama hayatların bağışladı. Saman Han’ın peşine düşüp onu
aradı. Süleyman Han’ın Ezidi bir subayı Saman Han’ı ihtiyar bir kadının
evindeki tandırda bulup çıkardı kafasını kesip komutanına götürdü… Bu çatışmada
Kürt beyinin ordusundan bir genç altın saplı ve değerli taşlarla süslü iki
kılıcı savaş ganimeti olarak aldı. Ama onun arkadaşlarındın biri bunları ondan
almak istedi. Süleyman ağa bu olayı görünce ganimetlerin savaşta elde eden
gençte kalmasını savundu. Tüm orduyu hitaben şöyle dedi “ ne altın nede değerli
eşyaları ordumdan almam ve istemem sizden cesaret ve kahramanlık istiyorum.
Eğer bir insanın savaş ganimetini alırsam bir savaşçı kaybetmiş olurum. Onun
göğsü altınlarla dolu olsun ben ondan savaşta kahramanlık isterim başka bir şey
değil” dedi ve genç savaşçının rakibini kovdu.
Bir savaşta Süleyman Ağa’nın atı suya düştü ordusu
darmadağın edildi. Son mermisine kadar savaştı sonra atının gücüyle kuşatmayı
yarıp kurtuldu. Süleyman ağa ilk defa böyle bir bozguna uğramıştı genç bir
Arnavut peşine düştü Bey üzerindeki altınları yere döküp kaçtı. Arnavut bunları
toplamak için attan indi Süleyman Ağa kurtuldu. Böylelikle Kürtlerin önderi
Türklerin eline düşmekten son anda kurtuldu. Sonradan kendi adamlarının yanına
dönünce herkese anlattı. Bir süre sonra Süleyman ağa o Arnavut’u yanına çağırdı
ve tüm savaşçılarına ve akrabalarına tanıttı. “Beni kovalayan genç kahraman
budur” dedi. Ona bir sürü para vererek gönderdi.
Süleyman ağaya ilişkin bu tür hikâyeler çoktur. Araplar
ve Türklerde de bu yaşlı kürde ilişkin kahramanlık hikâyeleri anlatırdı.
ABOVYANA NE OLDU?
Ermeni yazar Xaçatur Abovyan 1830 ve 1836 yıllarında
Derptsk üniversitesinde bir kurs gördü çünkü Abovyan için Derptsk ruhunun
diriliş yeriydi. Orada dili, bilimi, sanatı öğreniyordu.
Ülkesine döndüğünde bir yazar, bir aydın, bir pedagog ve
kendi döneminin en iyi Rus ve Avrupa düşünürlerinden biriydi. Ama ülkesinde
değer görmüyor ve bir kâfir olarak nitelendiriliyordu. Yazar 1834-1843
yıllarında Tiflis’teki yerel okulda bakıcı olarak çalıştı. Aynı dönem kendine
özgü bir özel okul açtı. Okul bir halk okulu niteliğindeydi, halkı ortaçağ
gericiliğinden kurtarmayı amaçlıyordu. Ama oradaki yöneticiler bundan rahatsız
oldu ve baskı uyguladılar. Ağustos 1843’de Erivan’a göç etti. Ruhsal huzur arıyordu
ama ruhsal dramı derinleşiyordu. Abovyan aydın ve devletin önerisi üzerine 1848
Baharında Nersisyan okulunun başkanı olmak içi hazırlanmaya başladı. Ama 2
Nisan sabahı evden çıktı ve bir daha geri dönmedi. Halen bu büyük Ermeni
Aydının nasıl kaybolduğu ve trajik bir şekilde yok olduğu gizemini koruyor.
Onun ölümü hiçbir zaman aydınlatılamadı.
Kaynak:
http://www.haberdiyarbakir.com/ermeni-edebiyatinda-abovyan-yazitlarinda-kurtler-55462h/#ixzz2EOnIz4jj
http://www.haberdiyarbakir.com/ermeni-edebiyatinda-abovyan-yazitlarinda-kurtler-55462h/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.