Önce Hz. Muhammed ile ilgili sözleri eleştirildi, sonra
konuk olarak katıldığı program RTÜK tarafından uyarıldı. 'Türkiye'nin en
provokatif aydını' olarak nitelendirilen Sevan Nişanyan ile yeni kitabı
'Aslanlı Yol' için konuştuk, son günlerde yaşananları sorduk.
Konuk olduğunuz her program ceza yiyor. Önceki gün Enver
Aysever’in programına uyarı geldi, daha önce de sizin yüzünüzden Fatih
Altaylı’nın ‘Teke Tek’ine yayın durdurma cezası vermişlerdi.
Durum apaçık.
“Sevan Nişanyan’ı televizyona çıkarmayın. Konuşması için platform verirseniz
yakarız” diyorlar. Taraf’tan ayrılmam da buna benzer bir baskının sonucu olarak
gerçekleşmişti.
O programdaki sözleriniz hem ifade özgürlüğü hem de
hakaret tartışmaları arasında alevlenmişti.
O programda Hz.
Muhammed’in adı anılmadı, ima dahi edilmedi. Sadece dine inanmanın yanlış ve
anlamsız bir şey olduğu şeklinde bir kanı ifade ettim. Bunun dine hakaret
olarak algılanabilmesi için insanların bakış açısını ‘cin çarpmış’ olması
lazım. Aşırı derecede cahil insanlar tarafından yönetiliyor bu ülke.
Kitabınızın piyasaya çıkması beklenenden geç oldu,
sanırım basım sırasında sıkıntılar yaşadınız...
Everest Yayınları
çeşitli nedenlerle kitabımı bir iki ay geç yayımlamak istedi. Bu da benim
hoşuma gitmedi. Bu sırada Liberte bana bir teklifle geldi. Daha uygun gördüm,
Liberte’den çıkardım.
Bu zamanlamadaki değişikliğin sebebi Kuran ve Hz.
Muhammed’e yönelik eleştirilerinizden mi kaynaklanıyor acaba?
Zannediyorum ki
bununla ilgili. Everest’in yöneticileri dindar insanlardır. Muhtemelen dini
eleştiren bir kişinin kitabını basmayı uygun görmediler, tepki almaktan
korktular.
Sizin için ‘ Türkiye ’nin en provokatif aydını’ gibi bir
tanımlama yapılıyor. Gerçekten de Sevan Nişanyan provokasyon peşinde mi?
Hayır, sadece kendisine ve okuruna karşı dürüst olmaya
çalışıyor. Bundan başka da hiçbir özelliği, provokatif olma derdi de yoktur.
Hatta bundan hoşlandığımı da söyleyemem. Gerek siyasi, gerek kültürel konularda
yalan söylememeye çalışan bir insandır Sevan Nişanyan. Yalan konuşmadığınız
zaman insanların damarına basıyorsunuz. Çünkü öylesine korkunç bir şekilde
iliklerine kadar işlemiş, yalanla yaşayan bir toplum ki bu, kendinizi biraz
olsun yalandan arındırmaya çalışmanız insanlara tuhaf geliyor. Şaşırtıcı
geliyor.
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar mı diyorsunuz…
Kovarlar mı bilmiyorum ama Türkiye’nin kültür işlerini
tekeline almış çevrelerinden kovarlar.
Türkiye’yi korku imparatorluğu olarak tanımlıyorsunuz.
Kim kimden korkuyor?
Türkiye’yi değil,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden söz ediyorum. Bu, “Halkı korkutuyorlar”
anlamında değil, yanlış anlaşılmasın. Yönetenlerin kendileri bir korku içinde.
Devleti idare edenlerin en temel içgüdüsü korkudur çünkü.
Neden korkuyorlar?
Kendilerinden, hakikatlerden, insanlardan… Ta
Cumhuriyet’in ilk günlerine dayanan bir şey bu. Korku iliklerine işlemiş. Gerek
düşünsel gerek idari ve icrasal alandaki davranışları korku üzerine kurulmuş
olan bir devlet yapısı bu. Tabii halka da sirayet ediyor.
Peki ya siz? Siz korkmuyor musunuz?
Bir şekilde kişiliğimden, belki de aldığım eğitimden
dolayı bu korkuyu biraz olsun aşabilmiş olmam, birazcık sıra dışı geliyor
insanlara. “Bu adam bizden değil mi?” duygusuna kapılıyorlar. İnsan olan bazı
şeylerden elbet korkar. Ama Türkiye’de insanların korktukları komik şeyler...
Son zamanlarda tehdit ediliyordunuz. Aldığınız tehdit ve
hakaret mesajlarını da yayımlamıştınız…
Bu tehdit mesajları ileten insanların birçoğuyla yüz yüze
karşılaştığınızda, aslında kendilerinden korkmuş birer çocuk olduğunu
görüyorsunuz. Ana avrat küfrederken aslında kendi içlerindeki korkuyu dışa
vuruyorlar. Onlarla dürüst bir şekilde konuştuğunuzda, ummadığınız bir şekilde
karşı çıktığınızda, o kadar hızlı dönüyorlar ki şaşarsınız. “Seni keseceğiz,
öldüreceğiz” diyen insanla beş dakika konuşmak yetiyor bana.
Kitabınızda da Susurluk mahkûmlarıyla birlikte aynı
koğuşta rakı sofrası kurduğunuzu anlatıyordunuz… Bu ‘hızlı dönüşümle’ çok sık
karşılaşıyorsunuz herhalde. Buna benzer o kadar çok hikâye var ki... Kötü gibi
görünen insanlarla tek yapmanız gereken şey, “Gel hadi, bak bağrım açık.
Silahsızım, konuşalım” demek. Bunu yaptığınızda o kadar hızlı insan
kazanıyorsunuz ki. Mesela bir keresinde Yusuf Halaçoğlu ile televizyona
çıkmıştım, o programdan iki gün sonra da Trabzon’da ülkücülerin ağırlıkta
olduğu bir kitabevine gittim. Beni tanıdılar. ‘’Aa hocam hoş geldin’’ dediler.
Oturduk sohbet ettik.
Anlattığınız seyahatlerde sık sık ölümle burun buruna
geldiğinizi okuyoruz. Bu yaşadıklarınız hayata ve olaylara bakış açınızı
değiştirdi mi?
Birkaç kez ölümle
yüz yüze geldim. İnsan kanıksıyor bir yerden sonra. Bu da bambaşka bir rahatlık
getiriyor, dünyaya karşı daha rahat olmanı sağlıyor. Hayatı ‘piyangodan çıkmış
bir ödül’ gibi yaşamaya başlıyorsun. Bu da daha olgun bir insan olmana hizmet
ediyor. Kitaptaki hikâyelerde başka insanların kanını donduracak olaylar artık
komik geliyor.
Bir de çok tartışılan, İzmir ’de diktiğiniz anıtmezar
mevzuu var. Bu kadar görkemli bir anıtı haklı olarak insanlar yadırgıyor. Ben
de açıkçası nedenini merak ediyorum.
(Gülüyor) Aslında
o kadar görkemli, şaşaalı bir şey değil o. Orada beni heyecanlandıran dağı oyma
hadisesiydi. Çok da zor bir süreçti, üç sene uğraştırdı bizi.
Bürokratik engeller de çıktı tabii.
Onlar umurumda bile değildi.Benim için Allah’ın dağını
oymak daha zor bir şeydi. Neden yaptım? Güzel olduğu için, güzellik penceresi
açabilmek için yaptım. İnsanlara bunun yapılabileceğini kanıtlamak cesaret
verici. Ayrıca iki bin sene boyunca orada duracak. Farkında mısın bilmiyorum
ama artık hayatımızdaki hemen hemen her şey, fikirler, eserler gelip geçici…
Plastik. Çok kısa zamanda yok olacak ve unutulacak şeyler. Türkiye Cumhuriyeti’nin
yüz yıl sonraya hiçbir eseri kalmayacak. O yüzden kalıcı bir şey yapmak, daha
cazip geldi. Orası benim mezarım değil. Oraya gömülmek gibi bir davam da yok.
O, içinde yaşadığımız bu hayatın adiliğini, ucuzluğunu, basitliğini aşabilecek
bir şey.
‘İnsanların çoğunluğu derin bir arayış içinde’
Bir diğer dikkat çeken husus da, Kemalizm eleştirisi
yaptığınızda belirli bir kesimin yükselen desteği, ibre yönünü Hz. Muhammed’e
ve din algısına çevirdiğinde etkisini kaybetmesi. “Aman benim kutsalıma laf
söyleme” düsturundan mı olsa gerek bu?
İnsanların gerçek
duygu ve düşünceleriyle kamuoyu önünde savunmak zorunda kaldıkları tavırlar
arasında bir uçurum var bu memlekette. Bir kesimin kutsal saydığı putlara
dokunduğunuz zaman inanılmaz bir yaygara koparılıyor. Fakat benim hiç şaşmaz
bir şekilde gözlemlediğim, her türlü puta tapan kesimde, insanların çoğunluğu
kalplerinin içinde derin bir arayış içinde. Dolayısıyla İslami kesimde bana
karşı bir kampanya ortaya çıkarmaya çalıştılar. Bunun gerçek dünyada bir
karşılığı olduğuna inanmıyorum. O linç kampanyasını başlatan, öldürülmemi,
tehcir edilmemi söyleyen arkadaş Ankara ’daki kitap fuarında yanıma oturdu,
beni ikna etmeye çalıştı. Ama kastettiği şey bambaşkaydı. “Sen beni ikna et,
bana anlat ne olur” diyor. O da bir arayış içinde. Tıpkı Türkiye’deki herkes
gibi.
‘Kıyamet hengâmesinden para kazanmayacağım’
Son günlerde yaşananların size yansıması nasıl oldu?
Tahmin edeceğinizin aksine destek gördüm, Twitter’da
takipçi sayımda inanılmaz bir patlama oldu... Bunların yüzde 99’u iyi niyetli
bir şekilde anlamaya çalışan insanlar. Yani iyimserim Türkiye hakkında.
Türkiye’de bilgiye aç genç insanlar var. Ve bana öyle geliyor ki, yazılarım
onlara iyi geliyor.
Umutlu musunuz peki?
Çok! Türkiye’de
büyük bir cehalet, kamu söyleminde bir boşluk, kamuyu da işgal etmiş çirkin
söylemler var. O söylemleri aştığınız zaman insanların kalbi temiz aslında.
Neredeyse bütün dünyayı gezdiniz, sonra döne dolaşa
Şirince’ye geldiniz…
Şirince dünyada
bir benzeri olmayan yer. Burada kendimi verimli hissediyorum. Hem yapı hem de
entelektüel alanda. Memlekete hayırlı işler yaptığımı düşünüyorum.
Ve 21 Aralık’ta da pek çok kişi oraya akın edecek…
Valla kıyamet
hikâyesini çıkaran ben değilim. Ama madem ortaya çıktı, “Buyurun eğlenelim”
dedim. İnsanları davet ettim. Kamuoyunda “Bunu ticari amaçlı ortaya çıkardılar”
gibi bir saçmalık oluştu. Belki de öyledir ama ben buna bulaşmak istemediğim
için otelin tamamen ücretsiz olduğunu ilan ettim. Kıyamet hengâmesinden para
kazanmak gibi bir ucuzluğa düşmeyeceğimi söyledim. İyi de oldu. O gün aynı
zamanda benim doğum günüm, küçük bir partinin de güzel olacağını düşünüyorum.
O gün Şirince’de yer bulmak mümkün olmayacak galiba.
Ben korkuyorum
açıkçası “Nerede yatırabilirim bu insanları” diye. Yani çadırınız varsa
getirin. Çünkü gerçekten çok fazla sayıda insan gelecek. Hatta gelecekseniz
yatağınızı yorganızı da beraberinizde getirin.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1111924&CategoryID=41
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.