‘Türkçülük’ projesinin halk tarafından benimsenmesi kolay
olmayacaktı. Buna dair bir ipucu Şevket Süreyya’nın (Aydemir) Suyu Arayan Adam
adlı otobiyografik eserinde vardır. 17 yaşında bir talebe olarak Birinci Dünya
Savaşı sırasında, Kafkas Cephesi’nde bulunan yazar, cephede Anadolu
köylülerinden oluşan bir grup askerle konuşurken onlara sorar: “Bizim dinimiz
nedir?” Her kafadan bir ses çıkar: Kimi “Hazreti Ali dinindeniz” der, kimi
“İmam-ı Azam dininden.” Şevket Süreyya sorar: “Peygamberimiz kimdir?” Yine
karışık sesler çıkar. “Enver Paşa” diyen bile vardır. Şevket Süreyya bir adım
daha ileri gider: “Hangi millete mensupsunuz?” Yine her kafadan bir ses çıkar.
Yazar işi kolaylaştırmayı dener: “Biz Türk değil miyiz?” Askerler hep bir
ağızdan cevap verirler: “Estağfurullah!”
***
Radikal Gazetesi yazarı Ayşe Hür, köşesinde CHP
Milletvekili Birgül Ayman Güler'in sözleri üzerinden 'Türk' kavramını ele
aldı... Yahya Kemal'in Sorbon Üniversitesi'ndeki hocası Albert Sorel'e göre
'Tarihte keşfolunmamış iki meçhul' vardı: 'Bunlardan biri coğrafyada kutuplar,
diğeri tarihte Türk'tür...'
CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler’in buram buram
ırkçılık kokan konuşması ‘Türk’, ‘Türkçülük’, ‘Türk Milleti’ gibi kavramların
tarihçesinde bir yolculuk yapmaya yöneltti beni. 11. yüzyılın son çeyreğinde
yazılmış Divan-ü Lügati’t Türk adlı eserin yazarı Kaşgarlı Mahmud, “Türkler
aslında 20 boydur. Bunların her bir boyun birçok oymakları vardır ki sayısını
ancak Allah bilir. Ben bunlardan kök ve ana boyları saydım. Oymakları bıraktım.
Yalnız herkesin bilmesi için gerekli olanı, Oğuz kollarını (...) yazdım. Bundan
başka Rûm yakınından [Bizans’tan] doğuya [Çin’e] doğru –müslim ve gayrimüslim-
her boyun olduğu yeri de bildirdim.” Kaşgarlı Mahmud’un bu satırları yazdığı
yıllarda, 24 boydan oluşan Oğuzların bir bölümü, Orta Asya steplerini geçerek
Kaşgarlı’nın ‘Rûm’ dediği Anadolu’ya doğru akıyordu.
Haçlı Seferleri
Oğuz boylarının Anadolu’ya gelmelerinden itibaren, Bizans
belgelerinde Tourkoi (Türkler) ve Türkie (Türkiye); Papalık belgelerinde ise
barbarorum Turci (barbar Türkler) gibi terimler boy gösterdi. Birinci Haçlı
Seferi’ne katılan bir papaz Antakya civarındaki savaşlardan sonra 11 Ekim
1098’de günlüğüne şöyle not düşmüştü: “Her yerde Türkler.”
Yüz yıl sonra, bu seferi anlatan Guillaume de Tyr,
“Türklerin egemenlikleri altındaki Turquia’dan söz ediyordu. 1228-29 yıllarında
bir başka Haçlı şövalyesi, Bavyeralı şair Tannhäuser, Haçlı Seferi Şarkısı’nda
[Kreuzfahrtlied] şöyle diyordu: “Sert esiyor rüzgârlar/Yüzüme karşı
barbarlıktan/Sert ve can yakıcı esiyorlar/Türkiye [Türkei] tarafından...”
Marko Polo’nun gözlemleri
1270’lerde Konstantinopolis’ten ve Anadolu’dan geçen
Marko Polo’ya göre ise: “Türkmen ilinde üç çeşit insan yaşar. Biri Türkmenlerdir
ki bunlar Muhammed’e taparlar, basit insanlardır ve kaba dilleri vardır.
Dağlarda ve vadilerde yaşarlar ve hayvancılıkla geçinirler; çok kıymetli atları
ve büyük katırları vardır. Öteki şehirlerde ve kalelerde yaşayıp ticaret ve
sanatla uğraşan Ermeni ve Rumlardır...”
Marko Polo’dan 30 yıl kadar sonra kurulan Osmanlı
Devleti’nin elitlerinin Türklüğe bakışı ise tektip değildi. Örneğin erken dönem
Osmanlı tarihine dair en önemli eser olan Âşıkpaşazade’nin (ö. 1481) Tevarih-i
Âli Osman adlı eserinde Türklerin Anadolu’ya nasıl geldiklerini anlatırken
“Yafes neslinden göçer Türki kendülere sened edindiler. Ol sebepten Arab’a
galip oldular” diyordu. Yeniçeriliğin kökenini anlatırken “Bunları Türk’e
verelim. Türkçe öğrensinler. Bunları dahi çeri edelim dedi” diyordu. Türkçeden
söz ederken ise “Türk diline kimesne bakmaz idi/Türklere hergiz gönül akmaz idi
/Türk dahi bilmez idi bu dillen/İnce yolu ol ulu menzilleri” diyordu. Dikkat
edilirse, bu ifadeler Türkleri ne yeriyor ne de övüyordu.
‘Türk beğinin oğlu’ Cem Sultan
1480’de tamamlanan Vâkı’ât-ı Sultan Cem adlı eserde ise
babası Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra ağabeyi (II.) Bayezit’le girdiği
taht kavgasından sonra Avrupa’ya sığınmak zorunda kalan Cem Sultan’dan “Türk
beğinin oğlu” olarak söz ediliyordu. Buradaki ‘Türk’ sözcüğünün coğrafi bir
imleme olduğu anlaşılıyordu ancak Cem’in kendinden ‘Türk’ olarak bahsetmesinden
bakılırsa, Cem için Türk olmak övünülecek bir şeydi.
Yine Cem Sultan’ın isteği üzerine Ebu’l hayr-ı Rûmi’nin
derlediği Saltukname’de Türk sözcüğü ‘Müslüman’ ve ‘Gazi’ yerine kullanılmıştı:
“Bir gün Kefe diyarında bir gazi vardı. Tatar idi. Adına Kara Davud dirlerdi.
Seyyid’den sonra çok gazalar ve erlikler eylemişdür (...) Geldük çün Kara Davud
ol hinde yiğit idi. Seyyid’e hizmet iderdi. Bazılar Türk’ten idiler. Anın
gazası ve velayeti Tatar’da meşhurdur.”
Ateşe tapan Türkler
Bir başka 15. yüzyıl yazarı Neşrî ise Selçuklu
İmparatorluğu için ‘Saltanat-ı Türk Han’ derken, “Bazıları dahi vardır ki hiç
din nedir bilmezler (...) Yahudileri taklit eden, taşa, ağaca, öküze, ateşe
tapan Türkler vardır” diyordu.
Kanuni Sultan Süleyman döneminin ilk yıllarını gören
Mihaloğlu Ali Bey’in Gazavatnamesi adlı eserin yazarı Suzi Çelebi (ö. 1524)
“Bir Türk dünyaya bedeldir” sözünü ilk sarf edendi. Ancak ünlü divan şairi
Baki, ‘en büyük Türk atalarından’ dediği Kanuni’ye sunduğu şiirde “Her taç
olmaz fahr-u fena ehline sertac/Türk ehlinüney hâce biraz başı kabadır” (‘Her
taç yoksulluk ve yokluk ehline baştacı olmaz. Ey hoca Türk ehlinden olanın
biraz başı kabadır’) diyerek kafamızı karıştırıyordu.
Türk’ün kanı helaldir!
Yine Kanuni döneminde yetişmiş, I. Selim (Yavuz) ve III.
Murad döneminin divan kâtiplerinden ‘Kadimi’ mahlaslı Hafız Hamdi Çelebi’nin
manzumesindeki şu satırlar da ilginçti: “Devr-i idelden beri şahım eflak/Zem
olur alem içinde Etrâk/Vermemiş Türke hûda hiç idrak/Akl-ı evvel de olursa
bibâk/Oktul-üt Türke velevkâne ebak/Dedi ol kan-kerem Şah-ı celâl/Türkü
katleyleyiniz kanı helâl.” (Mehmet Ali Aynizade’nin tercümesiyle: “Padişahım
kâinatın yaratılışından bu yana/Dünya içinde Türklüğün kötülüğünden bahsedilir/
Allah Türk’e hiç anlayış gücü vermemiştir/O çok akıllı olsa bile
pervasızdır/Türk’ü öldür baban olsa da/O iyilik madeni, Yüce Peygamber ‘Türk’ü
öldürünüz kanı helaldir’ demiştir.”)
Çelebi’nin Peygamber’in hadisini kullanarak
katledilmesini önerdiği Türklerin Anadolu’nun Kızılbaş Türkmenleri olduğu
açıktır. Yavuz Sultan Selim’den beri Kızılbaş düşmanlığı o kadar şiddetliydi
ki, III. Murad döneminin şeyhülislamı ve tarihçisi Hoca Saadettin Efendi (ö.
1599) Fatih Sultan Mehmet’in Akkoyunlu Uzun Hasan’ın ordularını yendiği Otlukbeli
Savaşı’ndan (1481) söz ederken ‘Rum padişahı’ dediği Fatih’in “kestiği Türkmen
kellelerinden oluşan tepelerden” gayet normal bir durum olarak bahsediyordu.
1609’da Kuyucu Murat Paşa’nın orduları Anadolu’da
Kızılbaş katliamlarına devam ederken, dönemin belgelerinde Kızılbaş yerine
‘Türk’ denirken, bu terimin yanında ‘bağî’ (yolkesen), şakî (haydut), tağî
(azgın), celâlî (asi), zındık (dinsiz) sıfatlarını okumak şaşırtıcı olmasa
gerek. IV. Mehmed döneminin yazarı Koçi Bey (ö. 1650) de Türk, Tatar, Yörük
gibi çeşitli terimlerle tarif ettiği ‘Türkler’ için hiç olumlu terimler
kullanmıyordu. Aynı şekilde Lale Devri’nin tarihçisi Naima (ö. 1716) da
merkezin perspektifinden yazdığı için Türklük kavramını olumsuz anlamda
kullanmıştı. ‘Türk-ü sütürk (azgın Türk), ‘Türk-bed lika’ (çirkin yüzlü Türk),
‘etrak-ı bi idrak’ (anlayışsız, akılsız Türkler), ‘nadan Türk’ (kaba Türk) onun
terimleridir.
Şarkiyatçıların katkısı
Tanzimat’la birlikte, ‘etnik’ tanımların kullanımı ortaya
çıkmıştı. ‘Türk’ kavramını ‘etnik’ kategori olarak ilk kullananlardan biri
İstanbul’a sığındıktan sonra Müslüman olarak Mustafa Celaleddin adını alan
Polonyalı göçmen Constantin Borzecki oldu. Yazarın 1870te, İstanbul ve Paris’te
yayımlanan Les Turcs anciens et modernes (Türkler, Eski ve Modern) başlıklı
eseri ‘Türklük’ bilincinin gelişmesinde önemli rol oynadı.
II. Abdülhamit’in hafiyelerinden Macar Yahudisi
Şarkiyatçı Arminius Vambery de bu alanda kalem oynatanlardandı. Yazar Orta
Asya’ya Yolculuk (1873) kitabında şöyle diyordu: “Bir Türk hanedanı olarak
Osmanlı İmparatorluğu, dinleri, dilleri ve tarihleriyle birbirlerine bağlı olan
Türk halklarını bir araya getirerek Adriya(tik) kıyılarından Çin içlerine kadar
güçlü bir imparatorluk kurabilirdi (…) Anadolululardan, Azerbaycanlılardan,
Türkmenlerden, Özbeklerden, Kırgızlardan ve Tatarlardan oluşacak bir Türk
bloku, kuzey komşusuna (Rusya’ya) karşı bugünkü Türkiye’den (Osmanlı) daha
dengeli durumda olurdu.”
Fransız Türkolog Léon Cahun ise Orta Asya’da bir zamanlar
kıyılarında Türklerin yaşadığı bir iç denizin olduğu, bu denizin kuruması
üzerine Türklerin Avrasya’ya doğru göçe başladıkları tezinin müellifidir.
Cahun’u Türkiye’de meşhur eden 1896’da yayımladığı Introduction à l’histoire de
l’Asie (Asya Tarihine Giriş) adlı kitabıdır. 1889-1893 arasında keşfedilmiş
olan Orhun Yazıtları’nı meşhur eden bu eserin kendisindeki nüshalarına Mustafa
Kemal’in el yazısıyla notlar aldığı bilinir.
Jön Türkler ve Türkçülük
Ama bu yazarların icat ettiği ‘Türklük’ kavramının
Türkçülük adıyla siyasi bir projeye çevrilmesi ise yakındı. Fransız
İhtilali’nden itibaren Avrupa’dan yayılan milliyetçilik akımından etkilenen
etnik kesimlerin giderek imparatorluktan uzaklaştığını gören yeni kuşak elitler
(Jön Türkler), imparatorluğu kurtarmak için yaşama geçirdikleri Batıcılık,
‘Osmanlıcılık’ ve ‘İslamcılık’ ideolojilerinin başarısız olması üzerine, hem
etnik, hem kültürel hem siyasal anlamda Türk kimliğini öne çıkarmak şeklinde
özetlenebilecek olan ‘Türkçülük’ akımına bel bağlamışlardı.
Batı tarzı bir modernleşmenin hızlı yaşandığı Rusya’da,
esas olarak Rus milliyetçiliğine tepki olarak doğan bu akımı Osmanlı ülkesine
Gaspıralı İsmail, Hüseyinzade Ali, Ağaoğlu Ahmet, Caferoğlu Ahmed, Mehmet Emin
Resulzade, Zeki Velidi Togan ve Yusuf Akçura gibi Rusya kökenli aydınlar
taşımıştı. Özellikle Akçura’nın zamanında ‘romantik’, ‘garip’, ‘ham hayal’,
‘aşırı’ bulunan görüşlerini özetleyen ve daha sonra siyasal Türkçülüğün
manifestosu sayılan Üç Tarzı Siyaset (1904) adlı eser, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin,
Moiz Kohen ve Mehmet Emin başta olmak üzere geç dönem Osmanlı aydınlarını çok
etkiledi.
Tarihte Türk’ün icadı
Bu kuşaktan olan Yahya Kemal’in Paris’teki Sorbon
Üniversitesi’ndeki hocalarından Albert Sorel bir dersinde öğrencilerine
“Tarihte keşfolunmamış iki meçhul vardır: Bunlardan biri coğrafyada kutuplar,
diğeri tarihte Türk’tür...” demiştir. Bu cümle Yahya Kemal’in kafasında bir
şimşek çaktırmıştı: “Paris’te talebe mitinglerine gidiyordum. Balkan Harbi
arifesinde bizim ekalliyetler Rumlar, Bulgarlar... büyük mitingler tertip
ediyorlardı. O sırada bizim Jön Türkler de Abdülhamit’i yıkmakla meşguldüler.
Yoksa Türk Milleti’nden falan haberleri yoktu. Baktım, bu Rumların, Bulgarların
yıkmak istedikleri Abdülhamit değil, başka şey. Bunlar Türk Milleti’ni yıkmak
istiyorlar. Demek Türk Milleti diye bir şey var. Bu nasıl bir millettir? Mazisi
nedir diye merak etmeye başladım. Zaten Ulumi Siyasiye Mektebi’nde tarih
okuyordum. Türk Milleti’nin mazisini öğrenmek için tarih kitaplarını
karıştırmaya başladım. İşte bende milliyet hissi ve milliyetçilik böyle doğdu.”
Yahya Kemal’in ‘milliyetçilik hissini keşfetme’ hikâyesi,
dönemin birçok aydınının yaşadığı sürecin tipik bir örneğiydi. Ancak,
‘Türkçülük’ projesinin halk tarafından benimsenmesi kolay olmayacaktı. Buna
dair bir ipucu Şevket Süreyya’nın (Aydemir) Suyu Arayan Adam adlı otobiyografik
eserinde vardır. 17 yaşında bir talebe olarak Birinci Dünya Savaşı sırasında,
Kafkas Cephesi’nde bulunan yazar, cephede Anadolu köylülerinden oluşan bir grup
askerle konuşurken onlara sorar: “Bizim dinimiz nedir?” Her kafadan bir ses
çıkar: Kimi “Hazreti Ali dinindeniz” der, kimi “İmam-ı Azam dininden.” Şevket
Süreyya sorar: “Peygamberimiz kimdir?” Yine karışık sesler çıkar. “Enver Paşa”
diyen bile vardır. Şevket Süreyya bir adım daha ileri gider: “Hangi millete
mensupsunuz?” Yine her kafadan bir ses çıkar. Yazar işi kolaylaştırmayı dener:
“Biz Türk değil miyiz?” Askerler hep bir ağızdan cevap verirler:
“Estağfurullah!”
‘Estağfurullah!’tan ‘Ne Mutlu Türküm Diyene!’ye giden
yolun nasıl döşendiğini de önümüzdeki hafta anlatacağım. İyi pazarlar…
Özet Kaynakça: Reşat Genç, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI.
Yüzyılda Türk Dünyası, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1997; Onur
Bilge Kula, “Türkiye’ Sözcüğünün Kullanıldığı Almanca İlk Belge :Tannhauser’in
‘Haçlı Seferi Şarkısı’”, Tarih ve Toplum, Aralık 1992, S. 108, s. 329; Hakan
Erdem, “Osmanlı Kaynaklarından Yansıyan Türk İmaj(lar)ı”, Dünyada Türk İmgesi,
Kitap Yayınevi, 2005, s.13-26; Muzaffer Özdağ, “Osmanlı Tarih ve Edebiyatında
Türk Düşmanlığı”, Tarih ve Toplum, S.65, s.9-15; François Georgeon, Türk
Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Tarih Vakfı Yurt
Yayınları, 1999; Şair ve Fikir Adamı Olarak Yahya Kemal, Hazırlayan: Osman
Oktay...
http://www.timeturk.com/tr/2013/01/27/idraksiz-turk-ten-turk-milleti-ne.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.