Türk sinemasında kamera karşısına geçen Rumlar asıl kahraman, sıradan bir vatandaş, toplumun bir parçası olarak yer almadı. Farklılıkları konuşma aksanlarıyla, yaşam biçimleriyle filmlerdeki kısa anlarda bile vurgulandı. Gül Yaşartürk kitabında bu konuyu sorunsallaştırıyor.
Emine UÇAR İLBUĞA
İstanbul - BİA Haber Merkezi 12 Ocak 2013, Cumartesi
Anadolu'nun çokkültürlü çokdilli, çokdinli yapısı
geçmişten günümüze sorunlu ve tartışmaya açık bir alan olarak hep güncelliğini
korumuştur.
Tarih boyunca farklılıkların biraradalığı bazen övünülen,
onur duyulan bir olgu olarak vurgulansa da aslında her kritik siyasi dönemeçte
bu yapı provokasyona, saldırıya açık olmuş ve bu dönemlere ilişkin konular her
zaman tartışmaya ve soru işaretlerine, farklı yorumlara neden olmuştur.
Örneğin resmi tarih bu konuları ya görmezden gelir ya yok
sayar ya da farklı bir biçimde yorumlar. Türkiye'de farklı etnik, kültürel,
dinsel grupların edebiyattan tiyatroya birçok sanat dalında yer almalarına
karşın bu mecralarda temsilleri de çoğu zaman klişe ve önyargıları pekiştirici
olur.
Müslüman kadınların oyuncu olmalarının kabul görmediği
sinemanın ilk yıllarında Rum ve Ermeni kökenli oyuncular kamera karşısına
geçer. Ne var ki sinemada oyuncu olarak yer almalarına karşın filmlerin ana
öyküsünde konu olarak yer almaları o kadar kolay olmaz.
Çoğu zaman tarihi filmlerde düşman tarafı (çoğu zaman
Yunan) karakterize ederler ya da ana karakteri besleyen yan oyuncular, evin
hizmetçisi veya komşu olarak aksanlı dilleriyle filmlerde temsil edilirler.
Ancak tıpkı tarihte olduğu gibi hiçbir zaman asıl
kahraman, sıradan bir vatandaş, toplumun bir parçası olarak yer almazlar.
Farklılıkları konuşma aksanlarıyla, yaşam biçimleriyle bu filmlerdeki kısa
anlarda bile vurgulanır.
Gül Yaşartürk kitabında tam da bu konuyu
sorunsallaştırmıştır.
Yazar beş bölümden oluşan çalışmasının ilk bölümünde
kimlik, kimliğin değişkenliği, çok kimlilik ve aidiyet konusunu ele alırken,
sorunlu alanın kimliklerden öte kimlikçilik konusunda odaklandığına vurgu
yapar.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin kimlik çoğulluğunun
karşısına homojen kültürel kimlik yapısını koyması ve asimilasyon
politikalarıyla tekil kimlik önermesi, farklı kimliklerin kamusal alandan
dışlanma, ötekileştirilme korkusuyla içe dönmelerine, kimliklerini saklamalarına,
sessizliğe bürünmelerine ve gizlenmelerine neden olur.
1980'li yıllar teknolojik gelişmelerin hızlandığı,
neo-liberal politikaların benimsendiği ve yayıldığı, sosyalist blok ülkelerinin
dağılma sürecine girdiği bir dönem olur. Bu dönem aynı zamanda etnik, dini,
ulusal kimliklerin daha fazla gündeme gelmesine ve Türkiye'de de kimlik
politikalarının yükselişe geçmesine olanak sağlar.
Küreselleşme sürecinin etkisi ile bütün dünya tek bir
pazar haline gelse de, kültürel farklılıklar varlıklarını sürdürmeye devam eder
ve ekonomik küreselleşme süreci kültürel farklılıkları ortadan kaldırmadığı
gibi, kültürlerin farklılıklarına karşı duyarlı olma gereksinimini de artırır.
Sonuç olarak, 1990'lardan itibaren Türk sinemasında
gayrimüslim karakterlerin temsilleri daha bir görünür olur. 2000'li yılarda ise
yalnızca sinema filmlerinde değil, televizyon dizilerinde de farklı etnik
kimliklerin temsilleri söz konusu olur.
Rumların temsili
Kitabın ikinci bölümü "Türkiye'de Rum Olmak"
başlığını taşımaktadır. Çünkü yazar çalışmasını Rumlarla sınırlamıştır ve bu
nedenle öncelikli olarak Rumların koşullarını tarihsel olarak İstanbul'un
Fethi'nden başlayarak günümüze kadar incelemektedir.
Buna göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma süreci ve
ulusal bağımsızlık hareketleri, Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin
kurulması, dolayısıyla yeni kimlik politikaları, mübadele, varlık vergisi, 6-7
Eylül olayları ve geriye kalan gayrimüslimlerin kendilerini güvende
hissetmemeleriyle göçün süreklilik kazanması sonucu günümüzde Türkiye'de
yaşayan Rumların sayısı giderek azalmıştır.
Yazar, bugün için Rum kökenli vatandaşların yoğunluklu
olarak İstanbul ve Adalar'da konumlandıklarını ve toplam nüfuslarının da 1500
civarında olduğunu belirtirken, Türkiye'de yaşadıkları olumsuz deneyimlerle
giderek içe kapalı bir toplum olarak yaşamlarını idame ettirmek durumunda kalan
Rumların, çocuklarını genellikle eğitim için Yunanistan'a göndermeyi tercih
ettiklerine dikkat çekiyor.
Bu durum ise Rum nüfusunun giderek azalmasına neden
oluyor.
Sonuç olarak farklı dil, farklı din ve farklı
kimlikleriyle uzun yıllar kendilerini kendi memleketlerinde soyutlamak zorunda
kalan, yalnızlığa mahkûm olan ve korkuyla, güvensizlikle başbaşa yaşamak
durumunda kalan bir grubun bugün sayılarının bu derece azalmış olması da
şaşırtıcı olmamalıdır.
Asıl şaşırtıcı olan, bu denli önemli ve sorunlu bir
konuya, toplumsal gerçekliği belirleyen ve bu gerçeklikten beslenen sinemanın
bu denli duyarsız kalması ya da yeterince ve gereğince yer vermemesidir.
Tam da bu noktada Yaşartürk kitabının üçüncü bölümünde
Türk sinemasında gayrimüslim karakterlerin nasıl temsil edildikleri konusuna
eğilir.
Bu bölümde, orta oyunundan başlayarak gayrimüslimlerin
temsillerini ele alır ve sinemanın orta oyunu geleneğini sürdürerek ilk
yıllarından itibaren daha çok komedi unsuru olarak dil ve aksandan kaynaklı
yanlış anlamalar üzerine yapılan güldürülere yer verdiğini söyler. Ya da ilk
sansürlenen Türk filmi Mürebbiye'den başlamak üzere gayrimüslim kadınlara
ilişkin kötü, evli erkekleri ayartan Rum dilberleri, hizmetçi, hırsız, vatana
ihanet eden güvenilmez Rum çeteleri gibi genellikle klişe ve milliyetçi
ideoloji çerçevesinde ötekileştirilerek Türk sinemasında sunulduklarına dikkat
çeker.
Buna karşın 1970 ve 1980'lerden itibaren filmlerde yan
karakterler olarak Türkiye'de ötekinin arkadaşlığı ve dayanışmasına,
çokkültürlülüğü yansıtan zengin karakterlere, düşlenen, özlenen Rum
dostluklarına, bilgili ve yol gösterici yol arkadaşlıklarına ilişkin
temsillerle de öne çıkmalarına rağmen bu filmlerde de dilleri ve inançlarına,
kültürel farklılıklarına vurgu yapılarak, tam anlamıyla toplumun ötekisi
olmadan, toplumun doğal bireyleri olarak filmlerde konu edilmezler.
İkili karşıtlıklar
Yaşartürk kitabın dördüncü bölümünde Dost Denizin Çocukları
başlığı ile Bulutları Beklerken, Yüreğine Sor, Sen Ne Dilersen, Sis ve Gece,
Güz Sancısı ve Sıcak filmlerini, beşinci bölümde ise Gidenlerin Gözünden
başlığı ile 1964 Sürgünü bağlamında Politiki Kouzina (Bir Tutam Baharat)
filmini analiz eder.
Yazar böylece son dönem birçok film ve filmlerdeki
gayrimüslim karakterleri özellikle Rumlar üzerinden inceleyerek eskinin klişe
temsillerinin dışına çıkabilen, hem dost, arkadaş ve sığınılan bir liman olarak
hem de ötelenen, tekrar tekrar farklılıkları vurgulanan ve Türklükle
özdeşleştirilen kimlikler olarak ikili karşıtlıklarla sunulduklarını ortaya
koyar.
Gül Yaşartürk Türk Sinemasında Rumlar kitabında tarihsel
olarak gayrimüslimler konusunu ele alırken birçok alanda olduğu gibi Türk
sinemasında da farklılıklara bakış açısının değişmediğini ortaya koyar.
İncelenen filmlerde Rumlar daha çok bildik, tanıdık
klişelerle ve gerçeklikten uzak tiplemelerle ortaya koyulur.
Türk Sinemasında Rumlar kitabı bu alandaki önemli bir
eksiği gidermesi ve Rumların sinemada temsilleri gibi sorunlu bir alana dikkat
çekmesi bakımından önem taşıyor.
Türk sinemasında farklılıkların temsillerine ilişkin bir
başucu kitabı olarak değerlendirilebilecek çalışma okuyucuyu gerçeklerle
yüzleştirmesi bakımından da okunmayı hak ediyor. (EUİ/YY)
http://www.bianet.org/biamag/sanat/143489-turk-sinemasinda-rumlar


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.