***
Yakın tarihimiz, muktedirlerin bir had bildirme
tarihinden ibaret. Varlığının meşruiyetini, had bildirilmesi gerekenlere karşı
teyakkuz halinde bulunmaktan alan bir geleneğin çocuklarıyız. O kadar derinlere
temas eden bir gelenektir ki bu, bu toprakların en mağdurunda, en ötekileştirileninde
dahi "had bildirme", bir refleks halinde tezahür edebiliyor, Sırrı
Sakık, Balkan ve Kafkas göçmenlerine kapıyı göstermesi vesilesiyle, bu acı gerçeği
bize bir kez daha anımsattı. Fakat önce, karanlık geçmişimizin kapılarını açmak
gerek.
1915'e
gitmeliyiz ilk. önce Ermenilere haddini bildiriyordu iktidar sahipleri. "Devletin
kurtulması için" (zaten, al-i devletimiz kurtulunca, milletimiz devletinin
aziz varlığıyla tümleşik olduğundan tam tekmil kurtulacaktı!) sayısını, aradan
geçen onlarca yıla rağmen tam olarak bilmediğimiz kadar Ermeni yurttaşın kökü,
binlerce yıldır yurt belledikleri topraklardan kazındı. Cumhuriyet Türkiyesi'nin
siyasal atası olan İttihat ve Terakki Cemiyeti, Ermeniler üzerinden ilk
kapsamlı ve sistematik bir had bildirme operasyonunu gerçekleştirerek, sonraki
on yıllar için de muazzam bir had bildirme referansı kurmuş oluyordu.
Sonra
1923 geldi, Cumhuriyet'i kurdu iktidar sahipleri. Milletin hiçbir karar sürecinde
var olmadığı, milletsiz, devletin cumhuriyetiydi bu kurulan. Kadim devletimiz,
Lozan mübadelesi ile, Yunanistan'la karşılıklı olarak gerçekleşen mübadele
ile, yine Anadolu'nun binlerce yıllık sakinlerinden olan Rumlara haddini
bildiriyordu, Cumhuriyet'in ilerleyen yıllarında her hadi bildirme operasyonuna
kadir olduğunu daha yakından anlayacağımız devletimiz.
1924'e
gelindiğinde, en büyük iki gayrimüslim topluluk olan Ermenilere ve Rumlara
haddini bildirmiş, muktedirliğini, Anadolu'da binlerce yıldır mukim bu iki
topluluk üzerinden kanıtlamış, gencecik bir Türk ulus devletine sahiptik.
Fakat, gencin kanı deli akar derler, genç Cumhuriyetimize, bu kadarcık had
bildirme eylemleri yetmeyecekti.
Sonra,
1934 geldi. Trakya'da Yahudilere yönelik olarak toplu saldırılar ve yağmalar başladı.
12 gün aralıksız süren Trakya saldırıları sonrasında, binlerce Yahudi, yaşadığı
yerlerden göç etmek zorunda kaldı. Aziz devletimiz, hiç boşluk bırakmıyordu;
Yahudi'ye de göz açtırmayacak derinlikte bir hadi bildirme fiilinde varoluşsal
anlamlar elde ediyordu.
Takvimler 1937'yi gösteriyordu ve iktidarın nüfuz
edebileceği her şeye muktedir olduğunu düşünen devletimiz, gayrimüslimlerle
uğraşmayı yeterli görüp, bu kez de rotayı Kürtlere çevirmeye karar veriyordu.
Gerçi, zaten Takrir-i Sükun'dan beri Kürtlere dönük söylemsel bir had bildirme
operasyonu varsa da, bunun kuvveden fiile geçmesi için, 1937'yi beklemek
gerekecekti. Kemalist Türkiye, Dersim dağlarını ve köylerini bombalayarak, dönemin
Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil'in ifadesiyle, "insanları fare gibi
öldürmekten" imtina etmeyecek kadar had bildirmeye yeminliydi.
Sonra İkinci Dünya Savaşı sonra erdi ve 1945 itibariyle "özgür
dünya"nın karşısındaki küresel şeytan, komünizmdi. Batı ittifakının ileri
karakolu olan Türkiye de, Batı'nın yürüttüğü anti komünizm propagandasını
abartılı bir şekilde benimseyerek, komünizmi çağrıştıran tüm yazılara/çizilere/kişilere/kurumlara,
uzantıları bugüne sarkacak bir had bildirme gayretini sarf etmekten imtina
etmedi. Kadim devletimizin kesintisiz olarak had bildirme fiilini tatbik ede
geldiği siyasal yönelim, her zaman sol oldu. İşkence aletleri, idam sehpaları,
cezaevleri, şehir meydanları, üniversiteler... Bunun hala hayatta olan şahitleridir.
Sonra 6 - 7 Eylül geldi, Anadolu'da kalmış bir avuç
gayrimüslime de İstanbul üzerinden had bildirildi, devletimiz, topraklarımızın
daha güvenli bir yer haline geldiğine inandı. 27 Mayıs 1960 geldi, kör topal da
olsa işlemeye çalışan demokrasiye, "milletin çağrısı üzerine(!)" üç
siyasiyi idam ederek öldürmek yoluyla had bildirildi. Bu kez, 12 Mart 1971
geldi, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının katledilmesiyle, hızla siyasallaşan ve yükselen
toplumsal muhalefete haddi bildirildi. Kadim devletimiz hadi bildirme
operasyonlarında boş durmuyordu, her şey ebedi Türk yurdunun bekası ve
mutluluğu içindi nitekim.
Ebed müddet olduğu konusunda tereddüt taşımayan kadim
devletimiz, homojen, bireysel haklarını büyük ölçüde devletine devretmiş,
devlet odaklı düşünen, eyleyen ve yaşayan bir toplum tasavvurunu, zihninin en
meşum köşesinde taşımaktan imtina etmedi. Bu hastalıklı düşünce, özellikle Kürtleri
ve Alevileri, bir de solun siyasal ve örgütsel uzantılarını öncelikli hedef
haline getirmeyi başat ve varoluşsal bir beka hedefi olarak benimsedi. Maraş'ta,
Çorum'da ve Sivas'ta, kadim devletimizin gözetimi/kollaması/teşviki altında, "hassasiyet
sahibi yurttaşlarımız" kadim devletleri adına had bildirme operasyonlarını
eksiksiz bir şekilde yerine getireceklerdi.
Günümüze yaklaştıkça, soldan, Alevilerden ve Kürtlerden çok
bahsettik, gayrimüslimleri unuttuk sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Hatta, had
bildirme üstadı devletimiz bile unutmadı; 2007'de Hrant'ın adeta "geliyorum"
diyen bir süreç sonucu katledilmesiyle, Ermenilere dönük ulusal had bildirme sürecinin
bitmediği mesajı da veriliyordu.
Sonra, takvimler 2013'ü gösteriyordu. Birgül Ayman Güler
isimli, akademisyen sıfatını da taşıyan ve "sosyal demokrat" bir
siyasi partinin milletvekili olan kişi, "bana Türk ulusu ile Kürt
milliyetini eşit gördürtemezsiniz. Meşru müdafaa için, artık biz saldırıdayız."
diyordu. Bilimsellik/ulusalcılık kisvesi altında meşrulaştırılmaya çabalanan bu
ötekileştirici demecin sosyal demokrat olduğu iddiasına sahip bir siyasal parti
çatısından gelmesi de, söylemin politik ve insani vahametini ortadan
kaldırmadı.
Had bildirme, salt bir kurumsal iktidar aygıtı olarak
devletten değil, o devlet zihniyetinin uzantısı olan kişilerden ve kurumlardan
da geldi, geliyor ve gelecek. Hatta bu topraklarda o kadar yaygın ve derin bir
sorundur ki bu had bildirme alışkanlığı, onlarca yıldır kendilerine had
bildirilen insanları temsil eden bir siyasal hareketin önde gelen bir
temsilcisi bile çıkıp, coğrafi olarak Anadolu dışından gelen ve Anadolu'ya
yerleştikleri andan itibaren Anadolu'nun evladı olan insanlara kapıyı gösterme
cüretine sahip bir hadsizlikle haddini bildirmeye kalkabiliyor.
Sırrı Sakık'tan bahsediyorum, evet. Balkan ve Kafkas göçmenlerine,
"Sonradan bu ülkeyi kendine vatan edenler, Kafkaslardan, Boşnaklardan gelenler,
siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz. Haddinizi bileceksiniz. Oradan gelip, hele
dağdan gelip bağcıyı kovma hakkına sahip değilsiniz." diyen, onlarca
yıldır daha çok demokrasi ve daha çok özgürlük talebini dillendiren Kürt
hareketinin, bu süreçte en önemli isimlerinden birisi olmuş Sırrı Sakık'ın,
bilinçaltındaki ötekileştirici ve hiyerarşi güden söylemi açığa vuran ayıp sözleri
bunlar. Kürt hareketinin ilk "ofsayta düşmesi" değil bu. Daha önce de
Hasip Kaplan, "Etnik nüfus sayımı yapılsın. 5 milyonluk halkla, 20
milyonluk halkın ihtiyaçları ve talepleri farklı olur" diyerek, haklar ve
talepler arasında bir hiyerarşi kurmaktan imtina etmemişti.
Paradoksal gibi gözüken fakat aslında demokrasi kültürümüz
için korkutucu olan şey, en çok ezilen, en çok mağdur edilen, yakın tarihte
haddi en çok bildirilen bir topluluğun bile, tarihsel ve politik olarak mağdur
olduğu "hadi bildirme" söylemine itibar edebilecek bir bilinçaltına
sahip olduğunu bilmek. Beni Birgül Ayman Güler korkutmuyor, çünkü onun
toplumsal, siyasal ve etnik kodları, zaten yıllardır muktedir. Beni korkutan,
Sırrı Sakık ve benzerleri. Eğer bu toprakların mağdurları ve ötekileri de,
bireysel ve/veya kurumsal bilinçaltında, muktedir devlette içsel olduğunu gördüğümüz
had bildirme kodlarına ve alışkanlığına sahipse, demokrasi kültürünün
yerleşikleşmesi ve muhalefet ahlakının inşa edilmesi için, almamız gereken çok
uzun bir yol var demektir.
http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/haddini-bildirenlerin-ulkesi-12879
2 yorum:
Bu yaziyi okuyunca tek bir soru aklimiza geliyor o da bu Haddini bildirmelerin sorusturulmasinin neden simdi karsilarina dikilen Kurtlerin de bu kez simdiye kadar hep haddimizi bize bidirmeyi vazife edinmis bu guruplara en sonunda kendilerinin de haddlerini bilmeleri gerektigini hatirlattiklarinda akillarinin dank edip baslarina geldiginde?Neden simdi?
Simdiye kadar bu sorusturulmuyordu da simdi bu kendilerine soylenebildiginde neden sorusturulmaya baslandi ,yoksa acitiyor mu veya cok mu rahatsizliga yol acti diye sormakdan kendimizi alamadik,kusura bakmasinlar.
size katiliyorum sayin dursun bir ilavede sayin sakkikin bu topraklarda hrrkese yer verildigini soyleyen ozur konusmasinda nedense birtek ermenilere yer verilmedigini sayin sakikin bir tek ermenileri unuttugunu aci bir sekilde gorup ermeni milleti adina dost bildigimiz kardes bildigimiz bir halkin duyarli sanip saygi duydugumuz bir lideri bu topraklarin kadim halki ermenileri unutup yok saymasini kiniyorum
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.