Konuk Yazarlar:Levon Cavakhyan /
Biz savaşa gitmedik, savaş yanımıza geldi. O zamana kadar
mutluluk ve barış hüküm sürüyordu. Saat 17’de radyo «Danışır Baki»(1) dediğinde
mutluluğun zirvesindeydik. Sesini sonuna kadar yükseltirdik... 1988 şubatıydı.
Dağlardan tepetekla inmek zamanı gelmişti. Biz savaş gelip-çattığında boş
değildik, mitingler yapıyorduk. Savaştan önce savaşın haberleri geldi.
Sumgait’te Ermenilere katliamlar yapıldı. Biz, 32 şehidin resimlerini alıp,
Dzidzernakapert’e çıktık. Tarih tekerrür ediyordu. Sonra Bakû(2) oldu. Ne
zamana kadar kırılacaktık? Ben o zaman Eğitim Bakanlığı’nda çalışıyordum. Bizim
binaya yapışık, uzun yıllardan beri çalışmayan Azerbaycan tiyatrosu vardı.
Baltayı alıp, halkımın intikamını almaya gittim.
Biz savaşa gitmedik, savaş yanımıza geldi. O zamana kadar
mutluluk ve barış hüküm sürüyordu. Saat 17’de radyo «Danışır Baki»(1) dediğinde
mutluluğun zirvesindeydik. Sesini sonuna kadar yükseltirdik. O dalga
murazımızdı. Ordan yanık bir ses duyulurdu bir de, bir makam ki yürek parçalar,
hüzünlü, melankolik cinsten…
- Bu düğün de kimin düğünü böyle ?- diye sorardı Aşkhen
nenem:
Onun suçu yoktu. Bizim köyde sadece düğünlerde şarkı
söylenirdi.
Oysa, melodi radyodan dışarı fışkırıp, eve girip, dışarı
çıkıp, köşelerden akarak, meydana varıp... Azerbaycan’ı genişçe adımlardı.
Dünya, SSCB adlı büyük bir devletti. Mutluluksa, komünistçe hüzünlü yanık bir
makamdı. Yazın sıcaklığı damların kiremitlerinde yavaştan sönüyor, ayak
izlerinden kızarmış toz tembelce yükseliyor ve dertli, yanık makamın tatlı
hüznü, cennetlik haşiş misali aynı bal gibi kalınca kıvrılaraktan uyuşmuş
beyinlerimize akıyordu. Komünizmin yolundaydık… Kadifemsi bariton sesiyle Aşot dedem
bazen ‘Hayatımız kaybolmuş bir çalgı’ deyiverirdi. Bizim köyde şarkı-türkü
işinde usta oydu herhalde. Elini kulağının arkasına atıp, bayatisini dünyanın
kulağına çığırırdı. Ve sesi de Şınoğ’un suyu gibi çağlardı. Onun Türklerin
Ayrum’undan Hasan adlı bir kirvesi vardı. Şarkısı oradandı işte. Onların
arkadaşlığı dostluktu. Dedem Hasan’a kendini dağdan aşağı at dese, atardı. O
ama ona dağdan düş demiyordu. O onu dağa çıkarıyordu.
1988 şubatıydı. Dağlardan tepetekla inmek zamanı
gelmişti. Biz savaş gelip-çattığında boş değildik, mitingler yapıyorduk.
Savaştan önce savaşın haberleri geldi. Sumgait’te Ermenilere katliamlar
yapıldı. Biz, 32 şehidin resimlerini alıp, Dzidzernakapert’e çıktık. Tarih
tekerrür ediyordu. Sonra Bakû(2) oldu. Ne zamana kadar kırılacaktık? Ben o
zaman Eğitim Bakanlığı’nda çalışıyordum. Bizim binaya yapışık, uzun yıllardan
beri çalışmayan Azerbaycan tiyatrosu vardı. Baltayı alıp, halkımın intikamını
almaya gittim. Yöneticiler karşıydı, ben baltayı kaldırıyordum, onlar alttan
aşağı çekiyorlardı… Yapılamaz, mümkünü yok, diyorlardı… Öyle öğretmişti
Moskova. Önce mümkünü yok yapılamazı kırdım. Sonra kapıya geçtim. Baltayı
kaldırıp kaldırıp alnının ortasına vurdum da vurdum... Kapı ağlamaklı
gıcırdadı, geri geri gitti. Girişten ötede rutubet kokusu vardı, boş bir
salonla, bomboş koltuklar duruyordu... Hayal kırıklığına uğramıştım biraz,
doyuma ulaşmamıştım. Belki de, hani Hint ormanlarıyla karşılaşan Makedonyalı
Büyük İskender’e benzeyen bir haldi. O, dünyanın ucuna ulaşmıştı, ben de tiyatro
salonun kulislerine böyle vardım işte. Bizim kahramanlık arzularımıza göre bu
yerler fazlasıyla küçüktü. Fakat sonra, yıllar sonra anladım ki, kavgam
altı-üstü kapalı bir kapıylaydı, onun için de şimdi utanıyorum. Ama o zaman,
utanmıyordum. O zaman, kahramandım. Taa insani doğama geri dönene kadar.
Kahramanlık zamanları geri dönmezlerde kaldılar. İnsan, kötülüğe karşı
kahramanca mücadele ediyor genellikle. Kötü, hangi tarafta ama?... Kalk da
karar ver bakalım... Sadece insan olabilene ne mutlu! ‘Ne mutlu kahramanlara’
demiyorum ben. Vatan onları yüceltsin... Benim kahramanlarım sıradan
insanlardır. Gerçek insanın düşmanca sınırları yoktur. Onun vatanının sınırları
yüreğiyle vicdanının bulunduğu yerlerdedir. Ve vay bu sınırları geçene! Bizim
kirve, o sınırdan değil, ama gitti işte. Hikâyem bununla ilgilidir.
Aşot dedemin Ceyran’ı köyde bir taneydi. Onun gibi süt
veren yoktu, fakat onun gibi tekme atan da yoktu. Ceyran’ın iki göl gözlerinde
derya hüznü vardı. O, hüzünlü gözlerini dünyaya dikip, kendi payına düşen otu
rahatça yerken, üzüntüsünde bu kadar isyankârlık olduğu hiç kimsenin aklından
geçmezdi bile. İkindi vakti şişkin vücudunu bayırdan ağır-ağır sallayarak karnı
dolu mızlayarak gelirdi. İnsanlar, sanki bir ineğin yanından geçer gibi
yanından sakin geçerlerdi. O anda onun içinde inek mi yatıyordu yoksa boğa mı
uyanıktı, söylemesi zordu. Bulanık bakışını bir an geçenlere yöneltirdi. Siyah,
ıslak burun deliklerinde sıcak bir buhar yükselirdi. Bir de başını yere
doğrultup göğsüne doğru çevirerek, sivri sivri boynuzlarını öne çıkarıp
üstünüze varırdı. Erkekler şöyle veya böyle kendilerini savunurlardı. Allah
etmeyeydi ki karşısındaki kadın olaydı. Utançla acıları saniyeler sürmez
boynuzlarına asılı halde birbirine karışırdı. Mutlaka, eteklerini başına çekip,
vücutlarını çevirererek, çıplak ayaklarını havaya dikerdi. Zavallı dedemin
uykuları kaçmıştı. Onunla baş edebilmek için çok uğraştı... Değneğiyle onun
kırmızı sırtını dağlıyordu ama nafile... birşey değişmiyordu. Ceyran itaatkâr
bir şekilde duruyor ve sevgi ve hüzün dolu bakışlarını sahibine dikiyordu. Her
darbeden sonra hafiften bir ses çıkarıp, dedemin yanaklarını yalamak için
boynunu uzatıyordu. Elindeki değnek havada donup, güçsüzlükten asılı
kalakalıyordu… Deh, şimdi kalk da dilsiz hayvana laf anlatmaya bak… Hayır, eli
bıçağa gitmiyordu: Doğrusu satmaktı. Ama bu deli hayvanı kim alırdı?…
El uzatan yine kirvesi Hasan oldu.
-Men alam, Aşot Kirve, dedi. Senin Ceyran ineğini getir
men alam.
Ermeni ulusal hareketi daha yeni yeni hız alıyordu. Her
tarafta anti-Azeri duygular yükseliyor, kazan kaynıyordu. Hasan’a bizim ineğin
bol sütü mü yoksa sipsivri boynuzları mı lazımdı, söylemek zordu ama... her
halükârda, kirvemiz beh olarak 100 rubli bıraktı ve Ceyran’ı önüne katarak
Türklerin Ayrum’una doğru sürdü. Onlar aynı yolla gittiler. Oysa «dünya
ekseninden dışarı çıkmıştı». Sabahlarımız sakin değildi. Azerbaycan
sınırlarından gelen haberler giderek endişeleri arttırıyordu. Yalnız annem
sakindi. Kim sana taş atarsa, sen ona elma ve nar at, diyordu... Annem ki şiirsel,
lirik, ama daha da fazlası anaydı... İşte böyle, benim iyi okurum...
anlatılarımda sadece yazımı değil... ben yüreğimi de bir kağıda
sarıp-sarmalayıp size veriyorum.
Türklerin Ayrum’u Türklerin değildi. Orası Lori
bölgesinde bir Azeri yerleşkesiydi. Ulusal hareket oraya da ulaşmıştı. Karışık
zamanlardı. Sabahın kırağısıyla beraber köy uyanıyordu. Fakat dışarıda kimseler
yoktu, bomboştu. İnsanlar, aynen korkuya kapılan tavuklar gibi evlerine
kapanmışlardı. Onlar kendi Tanrılarına sığınmışlardı. Biz de bizim
Tanrılarımıza sığınıyorduk. Onlar Kur’an okuyorlardı, biz İncil. Kavga bu ikisi
arasındaydı. Şahsen benim inancım biraz farklıdır, ben Tanrı’ya inanıyorum...
ama öyle, kitapta veya kitaplarda yazdığı gibi değil... fakat öyle, O’nun
olduğu gibi ! O barıştırıp-uzlaştıran, herşeye Kadir olandır... İnsanlar
Barıştırıcılarını kaybetmişlerdi. Oysa ülke karmakarışıktı. Yeni idollar ortaya
çıkmış, büyülü sevgiyi tatmaktalardı. Tanrı sevgidir, ama sevgi Tanrı değildir.
Sevginin aksi nefrettir. Onlar beraber kavga arıyorlardı. İnsanlarsa onun
«tadına varıyorlardı». Eğer insanlar Tanrı’yı bölüşmeselerdi, O’nun evlatlarını
da ayırdetmez, ayırmazlardı herhalde!
O gece dedem yedi defa fanila değiştirdi. Gözlerini
kapıyor, aynı kâbusu görüyor, açıyor, aynı şekilde titriyordu. Soğuk terler
yattığı döşeği kaplıyor, sırılsıklam ediyordu. Geceliğiyle değiştirdiği
fanilalar ıslak bir kefen gibi vücuduna yapışmıştı. Dişleri kendiliğinden
gıcırdıyordu. Soğuk kemiklerine işleyecek kadar tehditkârdı.
-Aşkhen, değişeceğim fanilamı getir - inliyordu dedem…
-Yine mi…,- ağır uykusunda cevaplıyordu nenem.
…Göz kapaklarının altında «Gaydzon» alayıydı. Avetlerin
Paşo’su, Bednaların Koto’su, Mırçanların Şalo’su, Tırtmanların Giko’su, Grap’ın
Osan’ın Purçul’u, Azarların Vahan’ı, Inanların Kamsar’ı, Hansaların Mişo’su,
Cicil’in Pilis’i, Hobosların Gevo’su, Boşaların Samat’ı, Çiçoların Suro’su,
Iritslerin Tato’su, Cvakhların Cavahir’i… Saldırıyorlardı… Ayrum ateş ve duman
içindeydi. Cicil’in Pilis’i «Vilis’in»(4) çadırını arkaya atmış ve alttan
makinelinin borusunu çıkarmıştı. Arka tarafa geçip ateş altına aldığı evleri
aynı Çapaev(5) gibi eleğe çeviriyordu. Çıplak köy, ellerini havaya
kaldıracağına, kendisi havalanıyordu… Sanki masallardaki uçan cisimler gibi
havalanıyor, kendiliğinden göğe yükselerek bulutlar ardına saklanmayı
deniyordu. Ancak gökyüzünde de kurtuluş yoktu. Evleri, bulutların eline düşmüş,
biribirinden sıyrışırcasına biri birine vuruyorlardı. Evler büyüktü, insanlar
küçük… Küçük insanlar büyük evlerin içerisinden gökyüzünün deliklerinden geçip,
bulutların arasından sıyrılıp elenerek, önlerindeki tepeyi oluşturuyorlardı.
Onların içindeki suçlu suçsuzdu.
Tepe hareket eden bir karınca tümseğiydi dersin.
-Aşot, Aşot…,- tümsekten ses geliyordu.
Acaip bir şekilde Ceyran’a binmiş Hasan Kirve’ydi.
İnsanların altından, sürüngenlerin içinden sürünerekten dışarı çıkıyordu
dersin. Ceyran’ın üzerinde sadece kendi değildi… Kendisiyle beraber tüm
göçüydü… Hasan ineği dürtüyordu ama inek gitmek istemiyordu… Boynu bükük doğru
kendine bakıyordu… Göl gözlerinde derya özlemi vardı. Anasını yitirmiş buzağı
gibi burnunu uzatmış, böğürüyordu…
- Aşot, Aşot…
Güneş başını çevirip, ışınlarını uzatarak dedemin burnunu
kaşıyordu. O ellerini kendiliğinden burnuna götürüyor, anlaşılmadan
dırdırlanıyordu ama hiçbir şekilde gözlerini açmak istemiyordu.
- Aşot, Aşot…,- gözkapakları sanki ziftle yapışmışcasına
açılmıyorlardı.
Hoş olmayan bir ses kulak zarına vuruyordu. Onun,
kulağından mı, yoksa pencereden mi, nereden geldiğini anlayamıyordu... Her
halükârda, açılan gözleri yavaş-yavaş ışığın kaynağını seçiyordu.
-Aşot, seni istiyorlar,- sabah erken avluyu süpürmeye
çıkan Aşkhen nenemdi.
-Hayırdır ?…,- gözlerini yavaştan ovuşturarak soruyordu
dedem.
-Diyor ki,- Hasan’dan haber var,- diyordu nenem…
Bunu beklemiyordu işte. Yorganını yana attı. Beyni
saniyeler içinde berraklaştı. Uykusu bir kuş gibi kaçtı başından. Kendisi bile
nasıl giyindiğini anlamadı. Avetlerin Paşo’su dut ağacının altında sakin
sigarasını tüttürüyordu. O, köyün fedailerinin komutanıydı. Sanki bin yıl traş
olmamıştı derdin. Ormandan yeni-yeni çıkmış bir kaçak gibi, başı bıyık sakala
gömülmüştü... Bir sigarayı söndürüp diğerini yakıyordu.
-Hayrola ?..., - ikircikli sordu dedem.
-Gece Türklerin Ayrum’unu göçerttik..., acele etmeksizin
cevapladı Paşo.
Yanan kibriti sigarasının altında tutuyordu. Kaba elleri
titreyen alevi rüzgara karşı koruyordu. Sanki dünyanın en ciddi işini
yapıyormuş gibi rahat ve düşünceliydi.
-Sadakhlo sınırında senin Kirve Hasan’ı gördüm,- dedi
sonunda, oysa sabırsızlıktan dedemin nefesi kesiliyordu. – Ana oğul, göçlerini
bağlamış gidiyorlardı... Beni gördü, geldi ayaklarıma düştü ve «Kurban olum,
Paşo can, bu parayı menim kardaşım Aşot’a veresin...»
Paşo elini koynuna attı. Bir gazeteye özenle paketlenmiş
elli adet kırmısı Sovyet onluklarıydı. İneğin geriye kalan borcu olduğunu
anlamıştık... dedem anlamak istemiyordu oysa. Sol gözünün altındaki solgun
yanağı telaşlı titriyordu... Şaşırıp kalmıştı, alsın mı, almasın mı,
bilmiyordu. Hangi cebine koyacağını da bilmiyordu... Bir cebinden çıkarıp öbür
cebine koyuyor, öbüründen çıkarıp diğerine koyuyordu... O para dedemin gönlüne
göre değildi, eminim. Sonra, yıllar sonra Rubli’nin büyük değer kaybettiği
zamanlar geldi. Ancak, onun buruşuk ellerinde Sovyet rublisinin eski değeri de
yoktu zaten...
Levon CAVAKHYAN
07.şubat.2008
ERMENİSTAN
(1): Azerice «Danışır Baki», “Bakû konuşuyor” anlamını
taşır, Azericede Bakû‘ye Baki denmektedir.
(2): Yazarın “Bakû oldu” dediği, 1990 yılının 13-19.ocak
tarihleri arasında Bakû‘de yaşayan Ermenilere karşı yapılan katliamlardır.
(3): Ceyran, yazarın dedesinin ineğinin adıdır.
(4): Vilis, askeri araba Jeep türü Cemse’ye verilen
addır.
(5): Çapaev Vasily, 1917 Ekim Devrimi sonrası Kızıl
Ordunun kuruluş dönemlerinde halk kahramanına dönüşmüş bir partizan ve SSCB’de
tüm çocukların düşlediği kahramandır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.