Malatya, Yozgat, Ordu ve Samatya
1915, 1916'da bitmedi. Cumhuriyet tarihi bir tekerrürler tarihi mi? Talin Suciyan'in Radikal 2'deki yazisi...
Ortaokul ve lise yıllarım Samatya’da geçti.
Sınıf arkadaşlarım, Cumhuriyet yıllarında Anadolu ve Kuzey
Mezopotamya’dan göç etmiş Ermenilerin çocuklarıydı. Ortaokul ve lisede
edindiğim arkadaşlıklarda, bu “göçmen”liğin yeni bir “göçmenlik” olduğu
belirgindi. Bu, benim için o yıllarda bilmediğim, yeni bir durumdu.
Tam gün okulda olduğumuz için ve okuldaki öğrencilerin pek çoğu
Samatya’da oturduğu için, eve gidip yemek yeme imkanı vardı. 90’lı
yılların başında, siyasi gerginlik doruktayken, ara ara, öğlen
tenefüsünde sokağa çıkmamız yasaklanırdı. Biz ne kadar da “örnek
vatandaş” olmanın gereklerini yerine getirsek, misal Milli Güvenlik
dersi alsak, haftada bir gün bir asker okula gelip bizlere ders verse ya
da Beden Eğitimi dersinde topyekün “kıt’a dur, bir ki” deyip rap rap
sesleriyle bahçeyi inletsek de, bizim ne kadar “iyi örnek vatandaş”
olduğumuz, okulumuzda güvende olduğumuz anlamına gelmiyordu. Bunun en
önemli kanıtı, yapılan bomba ihbarlarıydı. Bu ihbarlar yapıldığında,
hepimiz bahçeye çıkartılır, okulun her yanı aranır, sonrasında bazen
sınıflara dönmemize izin verilir, bazen de erken dağılmamız istenirdi.
Bizlerin ise, bizim okula neden bomba konmuş olabileceğine ilişkin pek
bir fikrimiz olmazdı. En azından ben bu konuda fikir beyan eden birini
duyduğumu hiç hatırlamıyorum. Bununla birlikte, normalleşmiş de bir
durumdu, dışarı çıkma yasağı gibi ara sıra değişitirilen güvenlik
önemleriyle birlikte alıştığımız bir şey olmuştu.
Kakhtagayan
Yıllar sonra, doktora çalışmam için
Ermenice gazete, dergi ve yıllıkları tararken, Samatya’ya yeniden bakmam
gerekti. O zaman, yukarıda bahsettiğim yeni göçmenlik halini biraz daha
anlamaya başladım. Samatya’da, 1915 sonrasında, özellikle de Cumhuriyet
döneminde köylerini bırakıp
İstanbul
’a gelmeye devam eden Ermenilerin kaldığı, bir dönem iki,
daha sonra da bir Kaghtagayan (gelenlerin, “göç edenlerin” kaldığı
merkez) vardı. 20’li, 30’lu yılların Ermenice gazeteleri bu
kaghtagayanlarda kalan insanlarla ilgili okuması, anlatması, hayal
etmesi zor haberlerle doludur.
Anadolu’da ve Kuzey Mezopotamya’da bir şekilde kalmayı başarmış
Ermeniler, Cumhuriyet döneminde sistematik tehditlerden, saldırılardan,
kovma girişimlerinden hiç kurtulamadı. Örneğin, 1924’te 35 Malatyalı
Ermeni adına, cemaatin iki önde geleni, Mustafa Kemal’e bir mektup
yazarak eğer gitmeleri isteniyorsa, bunun kendilerine açıkça söylenmesi
ama sürekli evlere yapılan saldırıların kesilmesini istediklerini
yazmışlardı (Arshag Alboyadjian, Badmutiwn Malatyo Hayots, [Malatya
Ermenileri Tarihi] (Beirut: 1961), 966-967). Dilekçenin hiçbir olumlu
sonucu olmadığı gibi, yazanlar kısa süre sonra Malatya’dan ayrılmak
zorunda kalmışlardı, aynı kaynağa göre. Cumhuriyet’in ilk 15 yılında
benim ulaşabildiğim kaynaklarda Yozgat, Kayseri, Tokat, Amasya, Ordu,
Diyarbakır
Ermenileri İstanbul’a sürülmeye devam etti. Bu sürgün
bazen İskan Kanunu ile, bazen Malatya örneğindeki gibi, bazen bir
kararname ile bazen de gündelik ırkçılığın en yıldırıcı tezahürleriyle
sağlandı. Samatya’daki merkez, bu koşullarda gelmiş, kendilerini çok
daha beter koşullarda bulmuş insanların kendi ayakları üzerinde durana
kadar kalmaları için planlanmış merkezlerden biriydi.
Gazete haberlerine bakılırsa, Samatya’daki merkezde insanlar neredeyse
üst üste kalıyordu. Gelenlere iş bulmak, iş bulana kadar para ve yemek
sağlayabilmek cemaatin kendi kaynaklarıyla yapması gereken işlerdi. Aynı
yıllarda cemaat, mülklerine sahip çıkmak için canhıraş bir hukuki
mücadele veriyordu, çünkü mülk aynı zamanda bu insanlar için de para
kaynağı demekti. Fakat olmuyordu. Durum o kadar ümitsiz gözüküyordu ki,
bazıları köylerine dönseler bari aç kalmayacaklarını, tarlada çalışıp
hayvancılık yapıp karınlarını doyurabileceklerini söylüyor, geri dönmek
istiyordu. Ancak geri dönmeye yetecek para da yoktu. Bu durum, 30’lu
yılların sonlarına kadar devam etti. Ermeniler, Cumhuriyet tarihi
boyunca şu ya da bu sebeple -örneğin İstanbul dışında Ermeni okulu
açılmasına izin olmadığı için- İstanbul’a gelmek zorunda kaldılar ama bu
kaghtagayanlar bir süre sonra kapatıldı.
Bugün
Ve bizler Samatya’da, çoğu o kaghtagayanlarda kalıp sonraları
kendilerine aynı semtte bir ev tutabilmiş olanların çocuklarıyla okuduk.
Şimdilerde evlerinden, semtlerinden döve döve, öldürülerek kovulmak
istenen Ermenilerin büyük bir kısmı, Cumhuriyet döneminde köylerini,
tarlalarını, işlerini, evlerini barklarını arkalarında bırakıp
gelmişlerdi İstanbul’a.
Bu tarihsel bağlam bize, 1915’in, 1916’da bitmediğini, Cumhuriyet
tarihinin bir tekerrürler tarihi olduğunu anlatıyor. Tam da bu nedenle
1915, Hrant Dink, Sevag Balıkçı ve Maritsa Küçük’ün öldürülmesi ile
Samatya’daki diğer saldırılar bu tekerrürün tezahürlerinden başka bir
şey değil.
* Ludwig Maximilian Üni.,
Türkiye
Çalışmaları Öğretim Üyesi ve Doktora
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.