Siyasi özürlerin ne içermesi gerektiği başlı başına bir
tartışma olmakla beraber, muvaffak bir özrün bu literatürde de kabul görmüş 4
bileşeni var...
- Özür
dilenecek kabahatin ne olduğunun açıkça ifadesi
- Utanma,
tevazu ve içtenlik ifadesi
-
Kabahati tekrarlamamaya ilişkin niyet ifadesi
- Kabahatten dolayı oluşmuş maddi manevi
zararı tamir /onarma.
***
Ayda Erbal**
Türkiye’nin şimdiye kadar kendi odalarında kendi
aralarında konuşup siyaset yapanları bir araya gelip birbirleri hakkında bunca
yıldır biriktirip durdukları husumeti ortaya döktükçe kamusal alandaki
“özür”ler de çoğaldı. Bir önceki cümlede özür kelimesinin tırnak içinde
kullanmamın nedeni, şimdiye kadar, Türkiye’li aydınların Ermeniler’den dilediği
“özür”, Başbakan Erdoğan’ın Dersimliler’den dilediği “özür”ü ve BDP Milletvekili
Sırrı Sakık’ın bugünkü ve daha önceki “özür”leri dahil kamusal alandaki
özürlerin hiçbirinin literatürde geçen özür kriterlerine uymaması. Hatta
diyebiliriz ki son yıllarda kamusal alanda özürlerin neredeyse hepsinin ortak
noktası, üzerine bir kez daha özür dilenmesi gereken metinler olmaları.
Türkiye’li aydınların Ermeniler’den “özür”ünün, özür
gereken bir mesele olduğu konusunda kamuyu eğitmekle birlikte, kişilerarası
basit özür standartlarına bile uymaması ve pek çok başka siyasal ve felsefi
sorunun yanısıra neden özür dilenen tarafa karşı peşin bir şiddet içerdiğini şu
kitaptaki Mea Culpas, Negotiations, Apologias adlı bölümde uzun uzun yazdım.
Burada tekrar o konuya girmeyeceğim. Başbakan Erdoğan’ın Dersim özrünün niye
özür olmadığına ilişkin Bilgin Ayata ve Serra Hakyemez yakında yayımlanacak bir
yazı yazdılar.*** Ancak genel kural olarak içinde “eğer” sözü geçen herhangi
bir önermenin başka bir metinsel analize tabii tutulmadan özür sayılamayacağını
söylememiz gerekiyor. Literatüre “if apologies” “şartlı özürler” diye geçmiş bu
tür, özür dilenirken yapılmaması gerekenler konusu başlığı altında epeyce geniş
yer tutuyor. Özür meselesinin Türkiye’den daha ciddiye alındığı yerlerde
genelde bu çeşit özürler özürden zaten sayılmadığı gibi, özür dilenen tarafa
yeniden özür isteme hakkı da veriyor. Tarafların özürden memnun olmadığı zaman
yaptıklarına ilişkin son zamanlardaki en ilginç örneklerden biri Apple ve
Samsung arasında İngiltere mahkemelerinin de karıştığı “özür” olayı. Cep
telefonu piyasasını yakından takip edenlerin hatırlayacağı gibi, mahkeme
Apple’ın Samsung’dan dilediği özrü yetersiz bulmuş ve bu nedenle Apple’ın
Samsung’un dava giderlerini de karşılamasına karar vermişti (bkz burası).
Her ne kadar Türkiye’de kamuoyuna yansımış özürlerin pek
çoğu standart altı da olsa, yine de standartaltılıklarına rağmen kamuoyunu
eğittiklerini söylememiz gerekiyor. Bu özürlerin yetersizliklerinin bir nedeni
özür dileyenlerin metinlerinin standartaltı olmasıysa, diğer bir nedeni de
Türkiye’nin medyasında bu standartaltılığa heyecanla meşruiyet veren
gazeteciler. Türkiye’de de bir gün anaakım köşe yazarlarının pek çoğu akla
hayale gelebilecek her siyasi konuda görüş bildirmekten vazgeçip işlerini ve
varsa ilgi alanlarını ciddiye aldıklarında kamuoyunun da tepkisi
normalleşecektir. Fakat bu konudaki tek eksiklik gazetecilerden de gelmiyor.
Örneğin DurDe gibi bir insan hakları kuruluşu bile özürler konusunda hiç
çalışmamış oldukları ayan beyan belli demeçler vererek ya da verilen demeçlere
hiç mesafeli durmadan twit atabiliyorlar (bkz bugünkü DurDe twiti).
Sırrı Sakık’ın geçenlerde Ermenilerden dilediği “özür”ü
hakkında ayrıca yazılması gerekiyor. Ancak Sırrı Sakık’ın dünkü sözlerine dair
bugünkü özrünün niye özür olamadığının metin analizine geçmeden önce, özür literatüründe
genel olarak kabul görmüş asgari gerekliliklerin ne olduğuna bakalım.
NASIL BİR ÖZÜR?
Siyasi özürlerin ne içermesi gerektiği başlıbaşına bir
tartışma olmakla beraber, muvaffak bir özrün bu literatürde de kabul görmüş 4
bileşeni var. (Nick Smith gibi felsefecilerse bir özrün kategorik olarak özür
olarak kabul edilmesi için bundan çok daha fazlasını sağlaması gerektiği
görüşündeler)
- Özür
dilenecek kabahatin ne olduğunun açıkça ifadesi
- Utanma,
tevazu ve içtenlik ifadesi
-
Kabahati tekrarlamamaya ilişkin niyet ifadesi
-
Kabahattan dolayı oluşmuş maddi manevi zararı tamir /onarma
Yukarıdaki kriterlerden özellikle birincisine göre
kabahati olan öznenin kabahatin hem ne olduğunu açıkça ifade etmesi hem de
kabahati işlemiş taraf olarak sorumluluğu üzerine alması ve bütün bunları
edilgen dil kalıplarına kaçmadan yapması gerekiyor. Bu kriterlerden içtenliğe
ilişkin olan içinse şunu söylemeliyiz. Bir özrün içtenlikle ifade edilmiş
olması o özrü otomatik olarak muvaffak özür yapmaya yeterli olamayabiliyor.
İnsanlar içtenlikle de başarısız özür dileyebiliyorlar. Örneğin Türkiye
aydınlarının “Ermenilerden özür kampanyası” özür değildir derken metni
imzalamış otuzbin üzerinde Türkiye vatandaşının içtenliğine ve kendilerince bir
şeyler yapmaya çalıştıklarına ilişkin niyetin iyiliği değil sorgulanan. Üçüncü
kriterse özrün bir yap-boz-yap-boz sarmalına girmemesi için önemli. Gerek özel
gerekse kamusal alandaki özürlerin geleceğe ilişkin bağlayıcılığı olması gerektiği
düşünülüyor. Zira özür dilemenin bir ağırlığı, bağlayıcılığı ve iki taraf için
de sağaltıcılığı olması gerekiyor. Bütün bunların yanısıra özellikle kamusal
alanda dilenen özrün mağduru bir kere daha mağdur etmemesi gerekiyor. Örneğin
bu metnin yazarı olan ben, okuyucusu olan size karşı bir kabahat işlediysem ve
siz bu kabahata ilişkin benim özrümü kabul etmeye henüz hazır değilseniz (ki
mağdurların hem böyle bir hakları, hem de özrü kabul etmediklerinde
düşmanlaştırılmayacaklarını bilmeye hakları var), ben de bunu bildiğim halde
sizden kamusal alanda özür dilemeye kalkıyorsam, burada mağduru daha da mağdur
etmeye ilişkin agresif bir yatırım olduğu düşünülüyor. Özellikle kamusal
alandaki özürlerde mağdurun kimden nasıl bir özür beklediği ya da özür bekleyip
beklemediği gibi meselelerin ciddiye alınması, hatta geniş müzakereci bir
tutumla mağdur tarafın beklenti ve isteklerinin öğrenilmesi gerekiyor.
http://www.cicero.de/berliner-republik/willy-brandts-umarmung-des-ostens/42566
Özellikle savaş suçları, etnik temizlik, soykırım gibi
tarihsel suçlara dair durumlarda mağdurun haklarına ilişkin oldukça enteresan
bir makale yine aynı kitapta Andrea Erkenbrecher tarafından kaleme alınmıştı.
Erkenbrecher bu makalesinde Nazilerin bir günde yerle bir ettikleri Fransız
köyü Oradour Sur Glane mağdurlarından az sayıda hayatta kalanların sayısız
sivil toplum ve siyasi özür denemelerine rağmen özrü kabul etmediğinin bir tarihini
yazarken aynı zamanda mağdurların barışmama hakkının da olduğunu düşünmemiz
gerektiğini söylüyor. Yine parallel bir bağlamda 90’larda Oglala Sioux
kabilesinin Amerikan Yedinci Süvari Alayı’nın Güney Dakota’da Wounded Knee
bölgesindeki 1890 yılındaki katliamına dair özrü kabul etmemesi geliyor
akla.[1]
Kamuoyundaki özürlerin sayısının artmasının genelde hem
tek tek bireylerin, hem kurumların, hem de siyasi aktörlerin sorumluluklarını
kendilerine hatırlatmaları ve hesap verebilirliğin sadece kağıt üzerinde değil
toplumda yaşayan bir norm olarak da yerleşmeye başladığının da bir göstergesi.
Dolayısıyla dilenen özrün muvaffakiyetinden bağımsız bu çeşit bir normatif
fonksiyonu var. Keza aynı şekilde özür dilenmesi gereken durumlarda dilenmemiş
ve hatta daha da ileri gidilerek mağdur olanı daha da mağdur etmiş tutumlar da
bir negatif öğrenmeye neden oluyor. Örneğin Metis Yayınları editörü Semih
Sökmen’in Hamza Aktan’ın Rojin Akın ve Funda Danışman’ın “Bildiğiniz Gibi
Değil” kitabına ilişkin intihal iddialarında sorumluluk alıp Aktan’ın
argümanını fikir hırsızlıkları çerçevesinde ciddiye almak yerine kendisinin
kurumsal gücüne de dayanarak Aktan’ın hem karakterine hem de ne yapması
gerektiğine dair ders vermeye devam ettiği durumda olduğu gibi.[2] Bütün iktidarını
çeşitli siyasi ve entelektüel mülahazalar yanısıra, başkalarının fikir
haklarının pazar değerini belirlemek üzerinden kurmuş bir yayınevinin intihal
konusunda verdiği tepkinin hem kendisi hem de kolayca hasıraltı edilmiş olması
Türkiye’nin entelektüel iklimine dair çok şey söylüyor. Misal bu evsahibini
bastırmaya çalışmış yiğit-hırsızlık durumunu Ağustos ayında Fareed Zakaria’nın
bir süre CNN network’ünden çekilmesine de neden olacak durumla karşılaştıralım
–ki o durumda da Zakaria’nın özrü muvaffak bir özrün birinci kriterine
uymuyordu aslında.
SIRRI SAKIK’IN “ÖZÜR”Ü
Gelelim Sırrı Sakık’ın özrü kabahatini aratmayacak kadar
sorunlu özür metnine. Ancak ondan önce Sırrı Sakık’ın çarpıtıldığını iddia
ettiği sözlerine sonra da özür metninin içeriğine bakalım.
İZZET ÇETİN (Kocaeli) – Ulus kavramını bilmiyorsun!
İşinize gelmiyor değil mi ulus kavramı?
SIRRI SAKIK (Devamla) – Bakın, bugünün katliamı… Sözüm
ona, AK PARTİ’den biri de çıkıp buna cevap veriyor. Efendim, sizi eleştiriyor…
Ama kaş yaparken göz çıkarıyorsunuz. Sizde de bu diğer halklara karşı düşmanlık
nedir Allah aşkına? Bu ülke sadece siz Sünnilerin, Türklerin, bilmem kimlerin
babasının çiftliği midir? Burada Ermeniler de yaşıyor, Yahudiler de yaşıyor,
Rumlar da yaşıyor ve diğer halkalara da saygılı olun. Yani, onların söylemleri
ne kadar ırkçıysa sizin bu davranışınız da bir o kadar ırkçıdır ve size açıkça
söylüyorum: Gidin, Çanakkale’ye bakın, Çanakkale’de sadece sizin atalarınız
gidip orada savaşmadı. Sonradan bu ülkeyi kendisine vatan edenler,
Kafkaslar’dan, Boşnaklar’dan gelenler, siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz,
haddinizi bileceksiniz.[3]
Gazetelerin ve sosyal medya aktivistlerinin pek çoğunun
Sırrı Sakık’ın metnini hiç sorunşallaştırmadan eylemi tarif etmeye yönelik
“Sırrı Sakık Özür Diledi” şeklindeki haberlerinin nedeni olan Sakık metni ise
şöyle.[4]
“Dün genel kurulda yapmış olduğum konuşma ne yazık ki
farklı yansıtıldı ve farklı noktalara çekildi. Biz her türlü ırkçılığa,
ayrımcılığa, asimilasyona, baskıya ve zulme maruz kalmış bir halkın
temsilcileri olarak asla ırkçı-milliyetçi bir tutum içerisinde olmadık,
olmayız. Türkiye’deki bütün farklı etnik kimlikler başımız gözümüz üzerinedir.
Bizim sorunumuz halklarla değil, tekçiliği dayatan, farklılıkları yok sayan
sistemledir. Kesinlikle söylediklerimde her hangi bir kasıt yoktur. Benim
vicdanım bütün kimliklere notrdur. Bu topraklarda yaşayan 75 milyon, en az
benim kadar bu toprakların sahibidir. Sözlerimin maksadını aştığını düşünerek
incinen her kim var ise özür dilerim.
Oldukça sorunlu olan bu metni bileşenlerine ayırarak
nelerin sorunlu olduğuna bakalım.
1- Dün genel
kurulda yapmış olduğum konuşma ne yazık ki farklı yansıtıldı ve farklı
noktalara çekildi.
Sakık ne yazık ki birinci cümlesiyle söylediği sözlerin
sorumluluğunu almak yerine, kabahati sözü aktaranlara atıyor. Haber siteleri
acaba sözleri çarpıttı mı diye baktığımızda Meclis tutanaklarının haber
sitelerinin çerçevesini desteklediği görülüyor. Dolayısıyla burada hiçbir
çarpıtma yok.
2- Biz her
türlü ırkçılığa, ayrımcılığa, asimilasyona, baskıya ve zulme maruz kalmış bir
halkın temsilcileri olarak asla ırkçı-milliyetçi bir tutum içerisinde olmadık,
olmayız. Türkiye’deki bütün farklı etnik kimlikler başımız gözümüz üzerinedir.
Sakık burada kendisinin mağdur bir halktan gelmesini yani
mağdur deneyimini özselleştirip, mağdurlar ırkçılık, ayrımcılık sözkonusu
olduğunda kimseyi mağdur etmez diyor. Ancak bunun hem Türkiye özelinde hem de
dünya genelinde sayısız örnekleri mevcut. Abdullah Öcalan’ın düşüncesinde Yahudiler
ve İsrail meselesine bakmak ilginç olurdu. Ancak henüz yazılmamış bir külliyat
yerine yazılmış bir şeye bakmak isteyenler Rıfat Balı’nın Türkiye’nin
mağdurları gerek mütedeyyin gerekse Ermeni gazetecilerin yazılarındaki
anti-semitik öğeleri incelediği şu yazısına bakabilirler. Dünyadan örnekler
içinse Mahmoud Mamdanı’nın Rwanda Soykırımını anlattığı “When Victims Become
Killers” (Mağdurlar Cani Haline Geldiğinde) Adli eserine bakılabilir.
Dolayısıyla burada Sırrı Sakık’tan beklediğimiz
mağdurluğa ilişkin bir öze atıfta bulunması yerine sözlerinin siyasi
sorumluluğunu alması, zira mağdurları diğerlerinden ayıran o çeşit bir meleksi
öz olmadığı gibi, bu çeşit bir öz savunmanın kendisi özcü, ayrımcı bir tutuma
işaret ediyor.
3- Bizim
sorunumuz halklarla değil, tekçiliği dayatan, farklılıkları yok sayan
sistemledir. Kesinlikle söylediklerimde her hangi bir kasıt yoktur. Benim
vicdanım bütün kimliklere notrdur. Bu topraklarda yaşayan 75 milyon, en az
benim kadar bu toprakların sahibidir.
Sakık burada üçüncü kez topu taca atarak bu sefer de
kendisinin Birgül Ayman Güler ve destekçilerine karşı haklı konumunu haksız
hale getiriyor. Türkiye’deki siyasi sistemin muhalefeti de dahil kabaca
tekçiliği dayatan, farklılıkları yok sayan bir sistem olduğu konusunda Sakık’la
hemfikirim. Liberal muhalefetin çok az bir kısmı hariç, tek çeşit Kürt (BDP-PKK
hattına biat eden ve mümkünse AKP’li olmayan), bir çeşit Türkiye Ermenisi (Agos
ve çevresi) ve bir çeşit Yahudi (mümkünse İsrail’i yerden yere vuran) görmek istiyor.
Bu seçilmiş ötekiler genelde çoğunluğun kendisini iyi hissettiren
azınlıklarından mürekkep –ki bunun tarihsel ve siyasal nedenlerini daha uzun
tartışmak ve bu seçmeci tutum içinde olanların siyaseten ne yaptığına ilişkin
Türkçe’ye bu konuda yeni terimler kazandırmak lazım, örneğin İngilizce’deki
tokenism gibi. Ancak Sakık konuşmasında bu ayrıştırmayı yapamıyor ve doğrudan
yerlilik / sonradan gelmelik üzerinden bir hiyerarşi kurup o noktadan
eleştiriyor. Geçen hafta öne çıkmış CHP milletvekillerinin söylemleri eşit
vatandaşlık ilkesine ne kadar aykırı ve kabul edilemezse Sakık’ın söyledikleri
de o kadar aykırı ve kabul edilemez. Taner Akçam ve Ümit Kurt’un son kitapları
Kanunların Ruhu’nda gerek Osmanlı gerek Cumhuriyet yasalarıyla vatandaşlık
dışında bırakılmış Ermenilerin de hakkının tartışıldığı bir ortamda,
tartışmanın bir yandan varolan vatandaşlık çerçevesinin iyileştirilmesine, bir
yandan da o çerçevenin genişletilmesine ilişkin bir eksene evrilmesi gerekiyor
– ki eski diplomatlardan Volkan Vural’ın da bu yönde söyledikleri de var (Bkz
şurası).
Sakık’ın sözlerinde kasıt olmadığını hatta söylediklerine
gerçekten üzüldüğünü de kabul edebiliriz ama o durumda da sözlerin kasıtlı
olmasından bağımsız bir kabahat var. Özrün özür olabilmesi için kabahatin olduğu
biçimiyle sahiplenilmesi gerekiyor.
4- Sözlerimin maksadını aştığını düşünerek incinen her
kim var ise özür dilerim.
Bu cümle başarısız özürler altında defalarca
tekrarlanmış, özür literatürü taramışlar için çok bilindik bir cümle aslında.
Sakık sanki sorunlu olan kendi cümlelerinin içeriği değil de bu cümlelerin
maksadını aştığını düşünerek incinenlermiş gibi yapıp topu son bir kez daha
taca atıyor. Halbuki sorun karşıdakilerin duyarlılığı ya da kolay incinirliği
değil, sorun Sakık’ın Perşembe akşamki genel kurul konuşmasının içeriğinde,
dolayısıyla sorumluluk Sakık’ta. “Her kim var ise” cümlesi ise mağdurun kim
olduğunu belirsizleştiriyor –ki hem bu durumda hem Birgül Ayman Güler’in, hem
de önce Hasip Kaplan sonra Altan Tan’ın konuşmalarına maruz kalmış vatandaşlar
olarak hepimiz mağduruz, sadece Kürtler, Kafkaslardan gelenler ya da Boşnaklar
değil. [5]
Son olarak bu yazıdan da anlaşılacağı üzere özür dileme
eyleminin kendisi kadar hem özrün dilenme biçiminin (örneğin kamusal
kabahatların her zaman kamusal özürler gerektirmesi gibi), hem de dilenenin
özür kriterlerine uyup uymadığının da gazeteciler bu konuda hepimiz adına kesin
karara varmadan kamusal alanda tartışılması gerekiyor. “Özür diliyorum” kelimesi sadece performatif
bir eylem bildiriyor, ancak eylemin hem özür kriterlerine göre hem de
mağdurların kendisi tarafından özür olarak kabul edilip edilmeyeceği ise
bambaşka bir tartışma. Umuyoruz bu yazı kamusal alanda sadece eyleme değil aynı
zamanda içeriğe ilişkin böyle bir tartışmaya katkıda bulunabilmiştir.
* Yazıya eleştirileriyle ivedilikle katkıda bulunmuş olan
Burcu Gürsel, Gökhan Erdoğan ve Ayşe Özdemir’e teşekkür ediyorum.
**Ayda Erbal, New York Üniversitesi, Siyaset Bölümü
@aydalabre
*** Ayata ve Hakyemez’in yazısını basılmadan önce okumuş
olmama rağmen, Ayata zaman farkı nedeniyle resmi referansı, bu yazı Azad
Alik’te yayımlandıktan sonra
gönderebildiği için bu referansı yazı basıldıktan sonra ekleyebiliyoruz: Bilgin
Ayata, Serra Hakyemez (2013): “The AKP’s Engagement with Turkey’s Past Crimes:
An Analysis of PM Erdoğan’s “Dersim Apology”,” Dialectical Anthropology, Spring
2013.
[1] http://www.history.com/topics/wounded-knee
[2] Metis bu tartışma sırasında kitabın ikinci yazarı
Funda Danışman’ın Hamza Aktan’dan özel alanda dilediği özür hiç yokmuş gibi
yaparken, Funda Danışman’ın kamusal alandaki kabahatine ilişkin kamusal alanda
özür dilememiş olması da ayrıca sorunluydu.
[3] Yukarıdaki alıntıyı TBMM’nin sayfasından aldıysam da
http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/Tutanak_B_SD.birlesim_baslangic?P4=21884&P5=H&PAGE1=1&PAGE2=64 Sakık’ın sözlerinden Perşembe gecesi Emre
Keskin’in twitleri sayesinde haberdar oldum, kendisine teşekkür ediyorum.
[4] Gerçi Sırrı Sakık’ın özrünün özür olduğu konusunda
peşin hüküm verenler sadece aktivistler değil aynı zamanda BDP’li
siyasetçilerdi. Örneğin BDP’li Ferhat Tunç şu twiti attı
https://twitter.com/ferhatttunc/status/297442180644081664
[5] Ayman Güler, Kaplan ve Tan ile ilgili yazımı hafta
başında Armenian Weekly sayfalarında okuyabilirsiniz.
2 yorum:
Kupkuru dilenmis bir ozur aslinda gecmisde islenmis kabahat ve suclara eklenecek bir baskasi olacakdir ,boylelikle dilenilmesinden bahsedilen kuru bir ozurle 1915de islenilen bir insanlik sucunun da ustu ucuza kapatilmak istenecekdir,Simdilerdeki gorunen caba bizi oraya yonlendiriyor.
Sahsen bilincli bir Ermeni olarak boylesine kupkuru bir ozur dilemenin kabul edilemez oldugu konusunda Sn.Erballe hemfikirim,bunu kabul etmek Atalarimiza ve gelecek nesillerimize ihanettir.
Ozur dilemek daha ileri asamada anlam kazanir. Once utanc sembolleri ortadan kalkar , nefret soylemleri ciddi suc sayilir, kollektif hafiza sislerden arinir ve orta ogretim tarih kitaplari masaldan arindirilir ise ancak ondan sonra ozurun bir etkisi olur.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.