Kırk çeşit kavim gelmiş geçmiş, hepsi ayrı bir güzellik bırakmış Anadolu'ya, bin çeşit birbirine benzemez fidan yeşermiş. Yüzyıllardır bu toprakların suyunu, havasını paylaşan Ermeniler de çeşnimize çeşni katanlardan. Yemekleriyle, ezgileriyle, takılarıyla, sanatçı ruh ve becerileriyle bir güzel süslemişler dört bir yanımızı. Ülkemizin nakışlarında emekleri, duyguları, düşünceleri, ustalıkları var.
ah Ahçik.. Bahçelerde mor meni Verem ettin sen beni Ya sen İslam ol Ahçik Ya ben olam Ermeni
ah Ahçik..
Bahçelerde mor meni
Verem ettin sen beni
Ya sen İslam ol Ahçik
Ya ben olam Ermeni
Aşk bu, ferman dinler mi?
Aynı pınardan su içerken eli eline değmiştir, gözü
gözüne.
Ne aşklar yaşanmış şu topraklarda, ne güzel çocuklar
doğmuş.
Ana tarafından şuralı, baba tarafından buralı. . .
Kırk çeşit kavim gelmiş geçmiş, hepsi ayrı bir güzellik
bırakmış Anadolu'ya, bin çeşit birbirine benzemez fidan yeşermiş.
Yüzyıllardır bu toprakların suyunu, havasını paylaşan
Ermeniler de çeşnimize çeşni katanlardan. Yemekleriyle, ezgileriyle, takılarıyla,
sanatçı ruh ve becerileriyle bir güzel süslemişler dört bir yanımızı. Ülkemizin
nakışlarında emekleri, duyguları, düşünceleri, ustalıkları var.
Türkiye'nin ilkleri:
İlk Batılı anlamda tiyatro, Ortaköy, Hasköy ve Kuzguncuk
Ermeni okullarında başlıyor. Agop Artovyan Türkçe oyunlar sahneleyen ilk
tiyatroyu kuruyor.
Sahneye çıkan ilk kadın oyuncu bir Ermeni, Aruşyak
Papazyan.
1857'de hem öğretmenliğe, hem sahne oyunculuğuna
başlamış.
Garip rastlantı o da ilk Müslüman kadın tiyatro oyuncusu
Afife Jale gibi hastanede sefâlet içinde ölmüş.
Türkiye'de çoksesli müziğin önderi, opera ve operetin,
Şark Musiki Cemiyeti adlı ilk müzik derneğinin kurucusu Dikran Çuhacıyan.
İlk Türkçe operayı, ilk Türk opereti "Arif'in
Hilesi"ni de Çuhacıyan bestelemiş. Batılı kaynaklar Çuhacıyan'dan
Türkiye'nin Verdi'si, Doğu'nun Offenbach'ı diye söz ediyorlar.
Kirkor Sinanyan İstanbul'da ilk orkestrayı kurmuş.
Yervant Oskan Efendi ilk Osmanlı heykeltraşı. Sanayi-i Nefise Mektebi'nin
heykel bölümünün kurucusu. Dünya resim tarihinde ilk kez perspektifi kullandığı
söylenen Thoros Roslin Rumkale, Tarsus civarından bir Ermeni.
İstiklal Marşı'nın armonisi:
Mekteb'i Bahriye'nin ilk keman öğretmeni, Prof. Vahram
Mühendisyan.
İlk piyano öğretmeni ise, "İttihat ve Terakki"
ve "Prens Sabahaddin" marşlarının bestecisi Harutyun Snanyan'dı.
Prof. Edgar Manas ilk Türk kadınlar korosunun kurucusu.
Güftesiz olarak yapılan "İstiklal Marşı" daha
sonra Edgar Manas'ın tashîhinden geçerek armonize edildi.
Bugün Bolşoy Balesi'nden, Viyana Flarmoni Orkestrası'na,
ünlü cazcılara kadar tüm dünyaya "Türk Zilleri" adıyla zil satan,
Zilciyan ailesi, Karadeniz kıyılarından gelip Samatya'ya yerleşmiş, Topkapı
Surları'nın arkasında ilk zil yapımevini kurmuş. Torunlar, 1908'de ABD'ye
göçmüş ve ailenin geliştirdiği özel karışımı hâlâ kullanıyorlar.
İstanbul'da ilk çiçek satış dükkanını açan Bogos
Karakaş'ın kızı Mari Luiz, sahneye çıkan ilk kadın opera sanatçısı ve soprano.
Türk dilinin ilk etimolojik (kelime kökenlerini
araştıran) sözlüğünü Bedros Keresteciyan yazmış. Bedros Efendi'den (1840-1909)
bu yana bu konuda başka yeterli yapıt henüz üretilmemiş.
Karl Marks'ın Manifesto'su daha 1887'de, Ermenice'ye
çevrilmiş.
İlk İngilizce basımından bir yıl önce! İstanbul'da bir
yayıncıya verilmiş. Ancak yayıncı çekinmiş ve çevirmene kitaba kendi adını
koymasını önermiş. Çevirmen kabul etmeyince basılmadan elyazması olarak kalmış.
İlk Türkçe mizah dergisi, Hovsep Vartanyan Paşa'dan
(1852),
"Boşboğaz Bir Adem" ile II. Abdulhamid ve
Abdüaziz'in baskılarına karşı siyasal ve toplumsal olayları eleştiren Nişan
Berberyan ve Harutyun Hekimyan Türk karikatürünün öncülerinden.
İstanbul'un nakışları:
Bir de Balyan ailesi var. Kayserili Balyanlar.
18. ve 19. yüzyıl Osmanlı-Türk mimarlık sanatına
damgalarını vurmuşlar. Saray mimarı olarak devlet merkezi İstanbul'u ve
çevresini sanki baştan inşa etmişler. Balyanların yapılarında Doğu sanatının
Batı Rönesans'ı ile uyumlu bir biçimde kucaklaştığı söylenir. Bu yapıların bir
özelliği de dayanıklı olmaları. Hemen tümü hâlâ ayakta, İstanbul'un en güzel
yapıları:
Dolmabahça Sarayı,
Çırağan Sarayı,
Baltalimanı,
Yıldız Sarayı,
Beylerbeyi Sarayı;
Kalender Kasrı,
Aynalı Kavak-, Göksu- ve Ihlamur Kasrları, Validebağ
Kasrı, Çağlayan ve Ayazağa Kasrı;
Balmumcu Kışlası,
Davutpaşa, Maltepe, Rami, Selimiye, Topçular, Taşkışla,
Gümüşsuyu Kışlaları;
Valide Camii, Nusretiye Camii, Ortaköy Camii,
Üç Horon Kilisesi,
çeşitli bendler,
Terkos Tesisi,
Tophane Saat Kulesi,
Gümüşsuyu ve Yedikule Ermeni Hastaneleri,
Beykoz Kösele Fabrikası,
Akaretler'deki binalar,
Darphane,
eski Harbiye nezareti,
şimdiki üniversite binası, onların yapıtlarından yalnızca
bazı örnekler.
İlk Türkçe Latin alfabesini Kuyumcu Mazlumyan Usta, TBMM
Müzesi'nde sergilenen altın plaket üzerine kazımış.
Atatürk'ün ünlü, "K. Atatürk" imzası da bir
Ermeni'nin elinden çıkmış.
Robert Kolej'de kırk yıl güzel yazı hocalığı yapan Vahram
Çerçiyan'dan da imza örneği istenmiş. Gelen beş örnek arasında Çerçiyan'ınkini
seçmiş Atatürk.
Türker soyadının yakışığı:
Osmanlı döneminde, bakanlık, müsteşarlık, elçilik,
Şuray'ı Devlet üyeliği, milletvekilliği yapmış Ermeniler, otuza yakın önemli
bakanlıklarda bulunmuşlar.
Haydarpaşa Garı'mızın açılış konuşmasını bile Bakan
Bedros Halaçyan yapmış.
Berç Keresteciyan Cumhuriyet döneminin ilk Hıristiyan
milletvekilidir. Kendisi Osmanlı Bankası Genel Müdürü ve Hilal-i Ahmer
(Kızılay) Cemiyeti İkinci Başkanı. Atatürk'e Bandırma vapurunun Boğaz'dan
çıktıktan sonra batırılacağı haberini iletmiş, önlem alınmasını sağlamış. Bütün
milli mücadele dönemi boyunca yalnız sağlık malzemesi değil, ihtiyaçları olan
her şeyi ilaç sandıkları içinde Anadolu'ya göndermiş Berç Keresteciyan.
Atatürk, Türker soyadını vermiş kendisine. Anlamlı,
Atatürk'ün "Türk"ten ne anladığını görme açısından. Keresticiyan
Taksim'deki Cumhuriyet Anıtı'nın komisyonunda da yer almış.
Fransız vapur kumpanyası müdürü Kalçi Efendi,
"Sizi haklı buluyorum, mücadelemizin büyüklüğünü
biliyorum. Bu toprağı severim. Ailem burada yaşadı ve mutlu oldu. Son vapur da
elimden çıkıncaya kadar sizinle çalışacağım"
diyerek. M. M. Teşkilatı'na (Mahsus-u Milli Teaşkilatı)
destek olmuş. Pandikyan Terziyan ve Hogasyan efendiler de teşkilatta görev
alıp, Anadolu'ya yardım etmişler.
Daha sayamadığımız, unuttuğumuz veya bilmediğimiz çok ad
var mutlaka.
Bir çok "ilk"i getirmişler.
Başımıza örttüğümüz yazmadan, operasına kadar.
Bir Toto Karaca (Felekyan), Alis Manukyan, Elize Binemeciyan,
Nubar Terziyan, Kenan Pars (Kirkor Cezveciyan), Asu Maralman, Hayko, Garbis
Zaharyan (milli boksör), Anta Toros, Aram Gülyüz, Agop Arat, Vahram Yavru
(Balkan Tenis Şampiyonu). Bir Onno Tunç, Garo Mafyan, Ara Güler, Pars Tuğlacı
olmasaydı, Türkiye'de çok şey eksik olurdu.
Paskalya çörekleri, Ramazan pideleri:
Ani İpekkaya, 25 yıldır tiyatro sahnelerinde. Babası
Ermeni, annesinin bir tarafı Arnavut Rum, bir tarafı Rus. Ani bir Türk'le
evlenmiş. Asaf Çiğiltepe nikah şahitleri. Bir yıl sonra açıklamış ailesine.
Sadece nikah cüzdanını görmek istemişler Ani İpekkaya'nın. Ne de olsa kız
çocuğu.
Ani İpekkaya'nın kızı nereli?
Bilmece gibi.
Çocukluğu Bakırköy'de geçmiş.
Kocaman ıhlamur ağaçlarının olduğu bir mahalle.
Mahallede Karamanlı Rumlar, Ermeniler, Türkler otururmuş.
Yılbaşını, noeli, bayramları konu komşu hep birlikte
kutlarlarmış. Paskalya'da paskalya çörekleri, Ramazan'da pastırmalı pideler.
Evlerinde namazlı niyazlı iftar açılırmış.
Mahallenin tüm çocukları, Türk'ü Rum'u, Ermeni'si
bağırırmış kandiller yanınca.
"Balıklı Rum mezarlığına giderdik yortularda, piknik
yapmak için. Dolmaları sarar, bütün mahalleli hazırlanırdı. Herkes ölülerine
dualar okurdu. O birlikteliğin duygusallığını hâlâ yaşıyorum.
Ailem Van'dan gelmiş. Dedem Çanakkale'de İngilizlere
karşı savaşmış. Annem burada mutlu oldu, mezarı burada. Bayramda kapıma gelen
çocuklara mendil vermek istiyorum. Hiç ayrı gayrı bilmeden büyüdüm.
Bu topraklarda Ermeniler ile Türkler birbirlerini çok
sevdiler, aşık oldular, kız aldılar, oğlan verdiler. Kayıpederim Elazığ'ın Palu
ilçesindendi.
Sulu bulgur köftesine glorik derdi. Ermenice 'yuvarlacık'
demek.
"Şimdi bir olay oldu mu, sanki etime değiyor."
Yılların sinema sanatçısı Kenan Pars, yani Kirkor
Cezveciyan'ın annesi Beşiktaşlı, babası Balatlı, beş yüz yıllık İstanbullu
Ermeni.
Dedesi Ohannes'in elinden çıkmış, Yıldız Sarayı'nın
avizeleri.
Kenan Pars'ın kızı "Müslümanla" evlenmiş,
torunu da "Müslüman."
"Müslüman diyorum, çünkü hepimiz Türkiyeliyiz.
Bin arkadaşımdan dokuz yüz doksan dokuzu Müslümandır.
Aynı fasulyeyi, dolmayı yemişiz yıllardır"
diyor Kenan Pars.
Kendini çok duygulandıran Balıkesir'deki askerlik anısını
anlatıyor.
"Ali Bey diye bir komutanın emir eriydim. Karısı bir
gün 'paskalyada Ermeni aileler ne pişirir, yerler' diye sordu. Zenginlerimizin
sofrasında uskumru dolması, midye dolması, paskalya çöreği, kırmızı yumurta
olur dedim. Paskalya geldiğinde 'Oğlum gel beraber aile yemeği yiyelim' diye
beni çağırdı. Masada, hem de Balıkesir'de uskumru dolması, midye, kırmızı
yumurta ve paskalya çöreği vardı.
Ben sevincimi, acımı paylaştım bu insanlarla. Biz dostuz,
kaynaşmışız. Bu düşmanlık nereden çıktı bu kadar yıl sonra?"
Bizim "memeket" nasıl?
İstanbul'da Marmara adında bir Ermenice gazete
yayımlanıyor.
Gazetenin sorumlu müdürü Rober Haddeler Akşehirli bir
aileden geliyor. "Ben bir Anadolu çocuğuyum" diyor. "Türk
Ermenileri vatanlarına bağlılar. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, aileden geri
kalanlar annem, babam ve amcamın bir kaç kızı Suriye'ye göç etmişler. Ancak
sonra tekrar Türkiye'ye dönüp İstanbul'a yeleşmişler. Şimdi Anadolu'da kalan
Ermenilerin sayısı 5 bini bulmaz. Anadolu'da yaşayanların Ermenilerle pek ilişkileri
yok. 'Duvardaki Kan' gibi dizileri seyredenler ne düşünecekler? Sanki bütün
Ermenilerle, bütün Türklerin arasında düşmanlık varmış duygusuna
kapılacaklar."
Ani İpekkaya'nın Elazığ'ın Palu ilçesiden kayınpederinin
sevdiği "Glorik" köftesi, Erzurum'un bar'ı (dans), rakı sofralarının
çarmakçuru (aslan sütü), Eğin'in güzelim ezgilerideki klarnet, kargir (taş ve
kireç), bızdık, kodaman, torba, haç, örnek.
Kaynaşmış gitmişiz işte!
Son 10-15 yıl içinde birkaç bin Ermeni vatandaş
İstanbul'a göç etmiş...
Önemli bir bölümü Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra
dışarıya göç etmek zorunda kalmış. Çocukları buralarda doğup büyümüşler.
Analarından, babalarından onların yaşamış olduğu toprakların güzelliğini dile
getiren öyküler dinliyorlar.
"Oranın suyu başkaydı, havası başkaydı: Ah sen bir
de bizim oradaki dağları göreceksin."
Rober Haddeler'e göre bu, çocuklarda sıla özlemine, belki
de biraz tepkiye yol açıyor.
Rober Haddeler, son elli yıllık devrede Batı Ermeni
edebiyatından söz ediyor. Ana temalarından biri Türk Ermenilerinin vatan olarak
bildikleri topraklara özlem duyguları.
Gurbet elde de birbirimizi buluruz:
Dışarıya göç edip yerleşenlerin hiç biri Batılı olamamış.
Doğu'nun geleneklerini halâ sürdürüyorlar. Konukseverlikleri, sıcak aile
ilişkileri, sosyal yaşantıdaki bağlılıkları.
"Giderken götüreceğin en iyi hediye, kolunun altına
sıkıştıracağın bir rakı şişesidir. Oraların konyağını, viskisini bir türlü
benimseyemezler"
diyor Haddeler.
On beş yıl önce gazetede çalışan bir arkadaşları
Amerika'ya gitmiş ve Amerikalıyla evlenmiş..
"Çok sevdiğim, en iyi arkadaşım" diye mektupta
söz ettiği kişi çıkmış gelmiş. Bir Türk! "Orada da birbirlerini
buluyorlar"
diyor Haddeler.
"İnsanlar arasındaki bazı tepkiler çok çabuk dostluk
duygusuna çevrilebilir. En ufak bir jestle tersine dönüşebilir. İki kişi karşı
karşıya gelince her şey unutulur. Burada Ermenice gazete çıkarıyorum. On kişi
çalışıyor, dördü Türk.
"Bu ASALA'nın filan yöneticileri, başındakiler,
Ermeni değil mutlaka. Kanıtlayabilmiş değiliz, ama böyle. Onlar bazı şeyleri
kullanıyorlar."
Keşke devlet adamları da sanatçı olsa:
Değil Türkiye'de, dünyada sayılı 40 yıl süren müzik
toplulukları. Dedeleri Kevork Aslanyan 50 yıl İstanbul Patrikliği yapmış. Üç
kardeş abileri Vahakn'ın ölümüne kadar kırk yıl oda müziği yapmışlar. Vahakn,
Devlet Senfoni Orkestrası ikinci keman grupları şefiymiş ölene kadar.
Varujyan, 51 yıldır piyano çalıyor. İstanbul Şehir
Operası'nın kuruluşunda görev almış. Şimdi emekli, Kurtuluş'ta mütevazı bir
evde piyano dersleri veriyor. Evin yarısını dededen kalma antika bir büfe,
diğer yarısını piyano kaplıyor. Duvarda, yine dededen kalma madalyalar.
"Geçenlerde Patrik'in Atatürk Kültür Merkezi'nde
jübilesi vardı.
Devlet Opera ve Balesi'nde sahne amiri olan Asım Bey'le
karşılaştım.
23 yıldır birbirimizi görmemiştik. Dakikalarca sarıldık.
Yanan Tepebaşı Tiyatrosu'nda geceleri saat birlere kadar beraber
çalışırdık."
"Ermiş millet"
"Müzik, güzel sanatlar, insanları öylesine
kaşnaştırır ki!
Keşke devlet adamları da sanatçı olsalar" diyor
Aslanyan. Karısı Alis, "Müziğe meleklerin dili derler" diye ekliyor.
Madam Alis, Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okurken okul
doktoru Muhittin Bey'miş.
"Kızım biz size neden Ermeni diyoruz biliyor musun?
Ermişten gelir. Ermeni milleti ermiştir de ondan"
der, sevgiyle takılırmış.
Varujyan Aslanyan'ın gücüne giden bir şey var.
"Niye haberlerde 'Ermeni katil veya katil Ermeni'
diyorlar? Katil bilmem kim deseler ya, her cinâyeti işleyen gibi."
Öyle ya, o adamın özelliği insan öldürmesi. Ermeni olması
değil!
"Niye hepimize mal ediyorlar?" diyor Aslanyan,
ince sanatçı duyarlılığıyla.
"Niye kötü haberler kocaman verilir de, iyilerden
söz edilmez?"
Abraham Bodurgil, Beyaz Saray Türk Kütüphanesi Müdürü.
2000 kitaplık Atatürk bibliyografyasını hazırlamış. Aslanyan, TV'de haber
verilirken Bodurgil'in adının anılmadan geçilmesini anlayamıyor haklı olarak.
Madam Pamuk, hâlâ yıllar öncesindeki gibi alımlı.
"Bu toprağın insanlarıyız. Havasından, suyundan
vazgeçemem.
Başka yerlerde yaşayamam, ama bir Türkle çok rahat
paylaşırım her şeyimi. Acılarım oldu, en yakın ilgiyi Türk arkadaşlarımdan
gördüm.
Sıcak bir millet. Çıkın Nordik'lere, soğuk ırk. Bizim
gibi olamazlar.
"Bir şey olacak diye yüreğim hop hop atıyor. Nasıl
başladı, nasıl biçimlendi aklım almıyor. Bazen aile içinde kavga olur, iki kapı
komşu kavga eder. Biri der ki, 'ben haklıyım', öbürü der ki 'ben'. Ama ortada
bir gerçek vardır. İkisi de kabul etse. Niye çocuklarımız böyle şeyler duyarak
büyüsünler? Sarayları, tiyatroları, Türkçe grameri bile birlikte yapmışız. Niye
bunlar yeteri kadar hatırlanmaz?
Agop Martayan'a, Atatürk, Dilaçar soyadını vemişti. O
öldüğü zaman gazetelerin çoğunda ufak bir haber oldu."
A nokta Dilaçar:
Agop Martayan, Atatürk'ün verdiği soyadıyla Dilaçar,
sonraları basında geçen adıyla sadece A. Dilaçar. Devekuşu misâli.
A nokta Dilaçar! Gedikpaşa'dan Boyacıköy'e taşınınca, en
yakın okul Robert Kolej'de okumuş. Birinci Dünya Savaşı'nda Kafkas Cephesi'ne
gönderilmiş. özellikle Ermeniler ve Kürtler Rus Cephesi'ne gönderiliyorlar.
Martayan da Şam'a gidiyor.
Atatürk'le ilk orada karşılaşıyor. Kafkasya'dan gelen bir
Ermeni subay ve kaçmamış. Atatürk'ün dikkatini çekiyor, orada kaçmayan adam
burada hiç kaçmaz diye, bir hafta izin veriyor.
Savaştan sonra İstanbul. Her bunalımlı dönemde, önemli
olayların ardından azınlıklar arasında göçler oluyor. Sofya'ya göç ediyor
Martayan ailesi. Türk dili ve kültürü üzerine çalışmalarını orada da
sürdürüyor. Orhun Yazıtları'yla ilgili bir yazısı Cumhuriyet Gazetesi'nde
yayımlanıyor. Atatürk, Türk Dil Kurultayı'nın toplantısına onun da çağırılmasını
istiyor. Göç edenler vatandaşlıktan çıkarılıyor, gittiği yerin vatandaşı da
olamıyor. Elinde bir Nasen belgesi var Martayan'ın.
Atatürk'e durum anlatılıyor. "Davetlidir
gelsin!"
Sofya Konsolosu tatil demiyor, pazar günü Vitoşa Dağı'na
çıkıp Martayan'a haber veriyor. Pazartesi konsoloslukta, pasaportu olmadığı
için Nasen belgesinin üstüne vize damgası atılarak sorun çözülüyor. Ama
konsolosun aklına pek yatmadığı için eline ayrıca "Gerekli kolaylık
gösterilsin, Atatürk'ün özel davetlisidir" diye bir mektup veriliyor.
25 Eylül 1932'de I.Türk Dil Kurultayı'na katılıyor:
Türk diline önemli katkıları olan İstepan Gurdikyan,
Kevork Şimkeşyan da özel çağrılı. Dilaçar'dan Türiye'de kalması isteniyor.
TDK'nun başuzmanlığına atanıyor. 1979'da ölene kadar da orada görev yapıyor.
Liselerde, fakültelerde öğretmenlik yapıyor.
İnönü Ansiklopedisi'nin kurucularından ve redaktörü.
Oğlu Vahe Dilaçar'la konuşuyoruz. Türkçesi tertemiz.
Belki Ermenilerin dil öğrenme yeteneğinden, belki de babadan mirâs.
"Bütün yaşantımız, Atatürk'ün yaşantısı ile
ilgiliydi" diyor oğul Dilaçar. "İstanbul'a gideceği zaman biz de
taşınırdık. Eski cephane sandıklarının içine kitaplar konur, özel trenle giderdik.
Akşam 6-7 gibi köşkün arabası gelir, yaver babamı alır gider, ertesi sabah
getirirdi. İlk başta annem ürkerdi. Niye alıp alıp götürüyorlar diye. Yaver,
'Korkmayınız, aldığımız gibi getiririz' diye şakalaşırdı."
Antranik Paşa'ya Atatürk'ten saygı:
Atatürk'ün sofrasında sürekli, arkadaşları, bilim
adamları ve tartışmak istediği konuyla ilgili uzmanlar oluyor. Bir kez bir
kelimenin kökenini tartışmak üzere Rumca bilen birinin çağrılmasını ister
Atatürk. Rum Zografyan Lisesi'nden bir öğretmen davet ediliyor. Hitler'den
kaçan Musevi bilim adamları da sık sık sofranın konukları. O akşam tartışma
bittikten sonra herkes sırayla bir şeyler yapıyor. Alman profesör Almanca bir
halk şarkısı söylüyor. Rum öğretmenden Rumca bir şiir okuması isteniyor. Yunan edebiyatından,
klasiklerden bir şiirdir beklenen.
- "Ben Türk'üm, yaşasın Türkiye"
Atatürk'ün kaşları çatılıyor. Oysa Rum olduğu için
sofraya çağırılmış.
Agop Dilaçar bir Ermeni marşı söylüyor. Kafkas
cepphesinde, Osmanlılara karşı savaşan Antranik Paşa'nın adının da geçtiği bir
marş.
Sofrada bir gerginlik, fısıldamalar.
Atatürk uyarıyor:
"Bu marşla insanlar inananarak ölüme yürüdü.
Saygıyla dinleyiniz."
O kadarından vazgeçtik, yıllar sonra, Türk Dil Kurumu
bilimsel kıstaslarla değil, sadece Ermeni olduğu için bir Pars Tuğlacı'nın
üyeliğe kabülünü reddediyor.
"Başımızda bir tane var zaten o yetiyor"
deniyor.
Agop Dilaçar'a ölene kadar pasaport vermemişiz.
"Olaylar olduğunda arkadaşlarımız, dostlarımız bir
şey söylemiyor.
Ama ne düşünüyor acaba diye tedirgin oluyorum" diyor
Vahe Dilaçar. "Dışarıdaki Ermeniler de çeşit çeşit.
Ama, ASALA'nın amacı başka.
Buradan kalkıp kim gider oralara, dışarıdan da kimsenin
gelip yerleşeceğini sanmıyorum.
Savaş durumu, iki taraf da birbirine aynı şeyi yapmıştır.
Tarihte olanları unutup yeni bir dünyada yer almak
gerekir.
'Özür dilerim, hatalı davranmışım' tavrı çok şeyi
çözebilir, olanları haksız kılar. Zor ama niye olmasın!"
Niye olmasın:
Kapıları çalarken içimizede bir tedirginlik.
Ermeni lafını yuvarlayarak, konumuzu açıklamaya
çalışıyoruz.
Hani, acaba alınırlar mı? Kırar mıyız diye. Ama gerçekten
biz bize benziyoruz.
"Bizim Ermeniler" dost, sıcak insanlar, çok şey
paylaşıyoruz.
Dile kolay, yüzyıllarca emek vermiş, taş üstüne taş
koymuşuz, mendil kenarına oya işler gibi birlikte göz nuru dökmüşüz bu
"memlekete."
Atatürk'le dans eden Ermeni:
- Nasılsın kızım?
Genç kız alımlı, dimdik elini sıkar Atatürk'ün, yanıt
verir:
- Teşekkür ederim efendim, siz nasılsınız?
Celel Bayar telaşla uyarır:
- Eğil, eğil elini öp. Hiç siz nasılsınız denir mi?
- Rahat bırakın kızı. Şimdiki gençlik böyle. Ben de
öylesini seviyorum.
Ajda Pamuk, o zaman Martayan, Park Otel'de dansa ilk kez
gelmiştir. Onun genç kızlığa ilk adımıdır.
Biraz önce ortalık karışmış, garsonlar koşuşmuş, tam
karşılarında otuz-kırk kişilik masa hazırlanmıştır. Atatürk masanın başına
oturur, göz göze gelirler. Biraz sonra yanındakilerden biri gelir, Antuvan
Martayan'dan izin ister. Madam Pamuk gözleri ışıl ışıl anlatıyor:
"Biliyordum zaten, bekliyordum çağıracak diye, uçarak gittim."
Hayrandır hem fiziğine, hem gücüne. Okulda hep arkadaşlarıyla konuşurlar.
Dansa kaldırır Atatürk, vals yaparlar.
Sofrada iki saat boyunca Avrupa gençliğini, izlenimlerini
konuşurlar. Türkçesini kutlar. Ayrılırken bir dileği olup olmadığını sorar.
"Sağlığınız efendim dedim. Nereden bilirdim, bir süre sonra onu
kaybedeceğimizi. Keşke bir anı isteseydim. Ama bu anı değil mi, yıllar sonra
kapım onun için çalınıyor."
Birbirinize sarılır, siz kardeşsiniz:
1915 yılında Istepanyan ailesi de diğerleriyle birlikte
Adapazarı'ndan Simav'a sürgün gelirler .
Eski, kullanılmayan bir yana yerleştirilirler.
Altı ay geçer, yerli halkla hiçbir ilişki yoktur.
Bir gün küçük Torkom yalnız başına oynarken, çocuklar
gelir. Ama o onlarla oynamak istemez. annesi hemen hanın kapısını açar,
çocuklara içerideki manzarayı gösterir. Yanlarında getirebildikleri yok denecek
kadar az eşyaların üstünde, açlıklarını uykuyla bastırmaya çalışan insanlar.
"Büyüdüğünüz zaman çocuklarınızın böyle şeyler görmesini istemiyorsanız,
birbirinize sımsıkı sarılın. Siz kardeşsiniz."
Garnizon komutanı Marizaruhi Istepanyan'ın bu sözlerini
duyar.
Simavlılar sürgün Ermeni ailelerini paylaşıp, evlerinde
misafir etmeye başlarlar.
İstepanyanlar, bu kez hüzünlü ayrıldıkları Simav'dan
tekrar Adapazarı'na döndüklerinde kıymetli eşyalarını Türk komşularından
bıraktıkları gibi alırlar. Anadolu'nun çok yerinde olmuş böyle dayanışma.
Benzer bir anıyı da Avedis Mazmanyan'dan dinlemiştik.
Eğin'in Apcağa köyünden sürgün giderken altınlarını Cemal
Beylere bırakırlar. 18 yıl sonra geri döndüklerinde bohçaları hiç açılmadan,
Rahime Hanım'ın sandığından çıkar.
Bir gün Atatürk Adapazarı'na gelir. Simav komutanı Musta
Bey karşılayanlar arasında Marizaruhi'yi görür, Atatürk'ün hizmetini yapmayı
kabul edip etmeyeceğini sorar. Uzun yıllar Atatürk'e hizmet eder Marizaruhi.
Saroyan çalmış, Yaşar Kemal söylemiş:
"Bir sabah saat dokuz muydu neydi, kapı çaldı. Bir
baktım 'Ben William Saroyan' diye girdi içeri. 'Hoş geldin sefalar getirdin'
İstanbul'u gezdik beraber. Türküler biliyordu çok güzel. Sözlerini değil
havalarını. Ben söyledim, o çaldı."
Yaşar Kemal bunları anlatırken aklımıza üç-dört asır
öncesinin halk ozanları geliyor. Ermeni alfabesiyle yazılmış, Türkçe elyazması
halk şiirleri, hatta bir kıtası, mısrası ya da beyiti Ermenice şiirler,
destanlar.
Asırlar geleneği bozmamış, Florya, Menekşe sırtlarında
gecekondu mahallelerinde, Çamlıca tepelerinde, İstanbul'un sırtlarında, Yaşar
Kemal sözlerini söylemiş türkülerin, Saroyan havalarını.
Beyti Lokantası'na gitmişler. Saroyan kalkmak bilmemiş.
Sonradan Beyti'yle ilgili bir yazı yazmış. Beyti hâlâ reklamlarında, kibrit
kutularının arkasında kullanırmış Saroyan'ın sözlerini.
Saroyan'ın Bitlis'i göresi gelmiş. Çok küçükmüş
göçtüklerinde, ama olsun. Fikret Otyam'la doğduğu yerleri görmeye gitmiş. Öyle
olurmuş. Bir Ermeni vatandaşımızın vasiyeti varmış. 'Öldükten sonra mezarıma
bir avuç doğduğum yerlerin toprağını serpin!' diye. Oysa göç edeli kırk yıl
olmuş. Olsun...
Oğlu ta Amerikalardan gelmiş, bir avuç toprak için.
Avrupa'nın, Amerika'nın bazı kentlerinde Türkçe konuşmaya
çekinirmiş insanlar. Sadi Koçaş'ın konsoloslukta çalışan bir arkadaşı söylemiş,
"Duydular mı hemen evlerine çağırıyorlar, bizden ayrılmak istemiyorlar.
Onların konukseverliklerini istismar etmemek için, sokakta kendi aramızda bile
Türkçe konuşmuyorduk."
Şule Perinçek
aykiridogrular.com
http://www.aykiridogrular.com/haber-1702-BIZIM-ERMENILER-AH-AHCIK.html

2 yorum:
Keşke, Türkiye''nin sanat hayatına katkıda bulunanlar arasında
KRİSTİN SALERİ ismi de hatırlansaydı.
Vay, Vay, Vay...
Sanki Varlik Vergisi hic olmamis, 6/7 Eylul hic olmamis, sanki Hrant Dink'in burnu bile kanamamis...
Haydi canim sende...
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.