
Emel Gülcan
Aras Yayıncılık’tan Tomasyan ve Şekeryan’la Gavur
Mahallesi’nden diaspora yazarlarına Ermeni edebiyatına yolculuk yaptık; Ermeni
edebiyatına giriş için okuma listesi, Türkçe edebiyata katkısı… Sırtınızı Taksim Meydanı’na verin, Tünel’e yürüyün.
Solunuzda Hıdivyal Palas’ı göreceksiniz. Merdivenleri inince de karşınızda 20.
yaşını kutlayan Aras Yayıncılık.Eylül 1993’te kurulan Aras bugüne kadar Ermeni
edebiyatının farklı türlerinde 40’ı Ermenice, 100’ü Türkçe 140 kitap yayımladı.
Peki 20 yıl nasıl geçti? Kitaplığımızda, ders
kitaplarımızda Ermeni edebiyatı nerede duruyor, kaçımız tereddütsüz beş yazar
sayabiliriz? Ermeni edebiyatına nereden başlayalım?
Yayınevinin kurucularından Yetvart Tomasyan, nam-ı diğer
Tomo Bey ve editörlerden Ararat Şekeryan Aras Yayıncılık’ı ve Ermeni
edebiyatını anlattı.
Aras Yayıncılık nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?
T: İstanbul’da 50 sene önce Ermenice kitap basan yayınevi
vardı. Ama kurulduğumuz dönemde yoktu. Jamanag ve Marmara gazeteleri çıkıyordu.
Marmara gazetesi sınırlı personeliyle ihtiyaç oldukça kitap yayınlıyordu. Ben
ve arkadaşlarım gönüllü çalışıyorduk.
Ragıp’ı (Zarakolu) da analım. Belge Yayınları
“Marenostrum Dizisi” çerçevesinde Ermeniceden Fransızcaya, İngilizceye
çevrilmiş kitapların Türkçe çevirilerini basıyordu. Öte yandan Mıgırdiç
Margosyan 1992’de Gavur Mahallesi’ni Türkçe yeniden yazıp Bebekus
Yayınları’ndan yayımladı ve çok ilgi gördü.
Ortam böyleyken pratikte Ermeni yazarların eserlerinin
yayımlanması ihtiyaçtı. 1993’te biz de ilk Gavur Mahallesi’ni bastık.
Yayınevi nasıl bir ortamda kuruldu?
T: Geçenlerde Kardeş Türküler ve Kalan Müzik de 20.
yılını kutladı. Demek ki o yıllar önemli. Devletin katında Ermeni kelimesi
hakaret gibi kullanılıyordu. Sıradan insanlar da Ermenileri tanımıyordu.
Nüfus memurluğunda bir hanım bana “Yabancı mısınız?” diye
sormuştu. Belki iyi niyetiydi, Ermeni olmak kötüydü ya, nezaket gösterip
“Ermeni misiniz?” diyememişti. Bu şartlarda sanat ve edebiyatla kendinizi
anlatmak için yola çıktık.
Ş: Yayınevi 1993’te, o karışık yıllarda kuruldu ama
1990’ların sonunda sesini duyurdu. Hatta 2000’lerle birlikte Avrupalılaşma,
görece demokratikleşme süreciyle daha faal oldu.
Bugüne kadar en çok hangi yazar/kitap ilgi gördü?
Ş: Margosyan Doğu ve Güneydoğu’da inanılmaz okunuyor. Diyarbakır
Kitap Fuarı’nda en popüler yayıneviyiz. Gavur Mahallesi 15. baskısını yaptı.
Korsana bile düştü.
Bu kadar sevilmesini neye bağlıyorsunuz?
T: Biraz son yılların konjonktürüne bağlı. Kürt meselesi
artık konuşuluyor, tartışılıyor. Margosyan da Diyarbakırlı. Öykülerinde
muhakkak Kürtler, Süryaniler, Ermeniler, Yezidiler, Türkler ve Yahudiler var.
Hikayelerde herkes kendini görüyor.
20 yılda ne gibi sıkıntılar ve güzellikler biriktirdiniz?
T: Bugüne kadar baskı görmedik, kitaplarımız
toplatılmadı, hakkımızda dava açılmadı. Ama niçin bilemem. Burada eşim Payline
ve kız kardeşim Takuhi idari işleri ve dizgiyi hallediyor. Fakat editörlükle,
çeviriyle, yayıncılıkla uğraşmak isteyen özellikle de nitelikli genç insan
sıkıntımız var.
Ş: Bugün piyasada Batı dillerinde yetkin çevirmenler var.
Ama Ermenicede yok. Bu da editoryal kadromuzun genişleyememesinin temel
sebeplerinden; yayın yönetmenimiz Ardaşes Margosyan’la birlikte çalışan iki-üç
editör ve yedi-sekiz gönüllüden ibaret bir kadromuz var.
T: Düşünün bu toplum bin yıldır beraber yaşıyor, iki bine
yakın Ermenice harfli Türkçe külliyat var. Ermeniler 1600 yıldır bu coğrafyada
kendi alfabesiyle yazılı bir kültür üretmiş. Buna rağmen Türkiye’deki
üniversitelerde Ermeni Dili ve Edebiyatı kürsüsü yok. En azından 50-60 sene
önce bu bölümler açılsaydı bu sıkıntı olmazdı.
“Gözünü çıkarırsam beni göremezsin”
Davalardan kaçınmak için otosansür uyguluyor musunuz?
T: Otosansür değil ama otokontrolden söz edebiliriz.
Derdim sana kendimi anlatmak ama gözünü çıkarırsam beni göremezsin. Başımıza
dert olacak kitabı basmayız. Fakat bastığımız kitabı makaslamayız. Çeviride zor
paragraflar üzerinde tartışırız. Bazen bir cümleyi devrik hale getirirsiniz ve
problem kalmaz.
Ş: Otosansür mevzusunda ilk mesele başımıza iş açmamaksa,
ikinci mesele de kuru propagandaya düşmeden derdimizi edebiyatla anlatmaya
çalışmak. “Nasıl” yaptığımıza, yani üsluba önem veriyoruz. Estetik değeri
olmayan, insandan çok küçük politik hesaplara önem veren kitaplarla
ilgilenmiyoruz.
Örneğin geçenlerde bastığımız referans eser “1915
Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler”in 1992’de Fransa’daki orijinal
baskısının adı “Soykırım Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler”di. Buna
dikkat ettik mesela.
Sonuçta kitap gazete-dergi gibi hızlıca ve ucuza
ulaşılabilen, hızla tüketilen bir şey değil. Toplumdaki genel önyargıları,
entelektüel gelişmişlik seviyesini de hesaba katmak gerekiyor. Hele ki bir de
Ermenilerle ilgili işler üretiyorsanız. Kitap yayınlamak ve satmak bizim
durumumuzda daha çok ikna etmek demek oluyor aslında.
Rober Koptaş Hrant Dink’in bu kitabı basmak için yaşadığı
sıkıntıları anlatmıştı.
T: Yayınevini 20 sene evvel Hrant Dink ile kurduk. Hrant
üç sene sonra haftalık gazete çıkarmayı önerdi. Ben de “Acele etmeyelim” dedim.
Çok heyecanlı bir dosttu, müsaade istedi ve Agos’u kurdu.
Agos’ta bu kitaptan özet bölümler yayımladı. O bölümler
ilgi görünce kitabı basmaya niyetlendi. Ama üzerinde çok baskı vardı. O dönemde
bizim yayımlamamızı istedi ve bu vesileyle kitap buraya geçti. Hrant
katledilince üç-dört yıl elimiz varmadı. Sonra bir gün kutuyu açtık ve
çalışmaya başladık.
Aras Yayıncılık’ın nasıl bir yayın politikası var?
T: Kâr amacıyla kurulmadık. Çeşitliliğe önem veriyoruz.
İran’daki Ermeni bir kadın yazarın romanını da, ABD’deki postmodern yazarı da
çeviriyoruz. Mizah kitapları da basıyoruz, yemek kitapları da.
Merzifon’da 1913’te Ermenice basılmış yemek kitabımız
var. Acaba 100 yıl sonra bugün, Merzifon’da kaç matbaada, kaç kitap basılıyor?
Yemek kitapları sadece tarif vermiyor; sözü, belli çerçevesi ve mesajı olan
kitaplar. Yemeğe ilgi duyan okurun eline bu kitap geçtiğinde, Ermenilerin de
kendi gibi insan olduğunu ve yüz yıl önce Merzifon’da yaşadıklarını anlasın
istiyoruz.
Ş: Aras Yayıncılık’ın mottosu “Ermenice edebiyata açılan
pencere”. İlk on yılda yayınevi daha çok öykü, roman, şiir kitapları basmış.
2004-2005’ten sonra ise 1915 tartışmalarının hararetlenmesiyle, 100 yıl
öncesine odaklanan tarih kitapları ortaya çıktı. Bugün artık edebiyat ve
inceleme-tarih türlerinin arasında bir denge tutturmaya çalışıyoruz.
Şiir kitabına bile dizin
Editoryal açıdan nelere dikkat ediyorsunuz?
Ş: Editoryal çalışmamız kitabı zenginleştirme yönünde. Kitaba
ne katabileceğimize, hangi makaleleri koyabileceğimize, kimin sunuş
yazabileceğine bakıyoruz. Buradaki aktif öğrenme süreci. Çeviriler yoluyla
buradayız aslında ve işimiz ölülerle. Mesela o yazarı duymadıysak yayına
hazırlarken belki ekstra üç kitap okuyoruz.
T: Okurun ansiklopedilere bakmasına, google’da aramasına
gerek kalmasın. Zaten bulamazlar da. Bir köy adına denk gelince Türkçesini
araştırıyoruz veya yazarın zürriyetini bulmak için aylarca uğraşıyoruz. Bazen
bir kelime için bir ay bekliyoruz.
Agos’un genel yayın yönetmeni Rober Koptaş Aras
Yayıncılık’ta 15 sene çalıştı. Burası okul gibi. Tarih, sosyoloji,
karşılaştırmalı edebiyat öğrencileri çalışıyor. Yayınevi böyle ayakta duruyor,
burada her kitap birini yetiştiriyor.
Galiba çok titizsiniz.
T: Şiir kitabına bile dizin koyuyoruz. Geçenlerde TV
programında bundan bahsedince, Karin Karakaşlı dizin istemediğini söyledi.
Halbuki önceki şiir kitabına koymuştuk.
Virgül dergisinde konuyla ilgili eleştiri yazısı bile
çıktı. O arkadaşa mektup yazdım. Edebiyat tarihi araştırmacısı Ermeni şiirinde
Prens Adaları üzerine çalışıyorsa, bütün şiir kitabını okuyacağına dizine bakar
ve işi kolaylaşır. Bunda rahatsız olacak bir şey yok ki.
Ş: Yılda on kitap basabiliyoruz. Belli bir kalite
standardımız var ve bundan taviz verip kitap sayımızı çoğaltmak derdinde
değiliz. Ortaya çıkan iş nitelikli olsun, okuyanlar zevk alsın,
kütüphanelerinde saklayabilsin istiyoruz. Geçtiğimiz yirmi yıla bakılınca
yayınevi bu anlamda başarılı olmuş denebilir. Sahaflarda Aras Yayıncılık kitabı
pek bulamazsınız.
Açık Radyo’da (94.9) Ermeni Edebiyatı Numuneleri’ni nasıl
hazırlıyorsunuz?
T: Payline ile Kasım 2012’den beri çok rahat yapıyoruz o
programları. Çünkü kitaplarımızın editoryal hazırlık süreçlerinde oluşturulan
önü ve arkası, o 20 dakikayı fazlasıyla dolduruyor. 15 günde bir Perşembe
günleri saat 19.30’da yayındayız.
İki hafta önce Vahram Mavyan’ın “Her Yerde Ermeni Var”
kitabıyla ilgili program yaptık. O kitabı yayına Rober hazırlamıştı. Eminim
fazladan üç, dört Ermenice kitap okuması gerekmiştir o süreçte.
Okur profiliniz nasıl?
T: Yazarlara ve türlere göre değişiyor. Mesela Karekin
Deveciyan’ın “Balık ve Balıkçılık” kitabını balık meraklıları okuyor. O
kitaptan sonra artık bir başbakan Ermeni kelimesini küfür gibi kullansa bile o
kitabı okuyana bir şey ifade etmez.
Ş: Kemik okurumuz var. Ermenice ve Türkçe öykü, roman ve
araştırma kitaplarını daha çok Ermeni cemaati okuyor. Bunun dışında kitaplara
ve yazarına göre değişiyor. Mesela Foto Galatasaray’ı bir sürü fotoğrafçı,
sanatçı aldı. Ermenilerle ilgili tarih kitapları belli entelektüel birikime
sahip Ermeni olmayan araştırmacı, akademisyene de ulaşıyor.
“Ermenice rüya görmüyorsanız, edebiyat yapamazsınız”
Ermeni taşra edebiyatıyla yeni nesil Ermeni edebiyatı
farklı mı?
Ş: Şu anda taşra da, Ermeni taşra edebiyatı da kalmadı.
Son temsilcisi Margosyan, birkaç yıldır üretmiyor. Ermenice diaspora edebiyatı
da azalıyor. Çünkü yazarlar yaşadıkları ülkenin dilinde yazıyor.
Aslında yayınevinde en sık karşılaştığımız sorulardan
biri bu ve bugünlerde bu soruya cevap olabilecek nitelikte 700 sayfalık bir
“Ermeni Edebiyatı Tarihi” kitabı hazırlıyoruz.
Michigan Üniversitesi profesörlerinden Kevork
Bardakjian’ın bu kitapta 1915 sonrasında temaların nasıl değiştiğini, diaspora
yazarlarının ya da Ermenistan’dakilerin ne tür bir edebiyat üretiminde
bulunduklarını veya bulunamadıklarını ayrıntılı biçimde anlatıyor. Kitapta
ayrıca 1500-1920 döneminde doğmuş Ermeni yazarların son derece kapsamlı bir
dökümü yer alıyor.
T: Ermeni taşra edebiyatının gelişmesinde 1915’in (Ermeni
Soykırımının-‘Akunq’ web sayfası yöneticileri) de tesiri vardı. Yüzyıl başında
diasporaya düşenler hatırlarıyla yaşadılar. O yüzden taşra edebiyatı diasporada
ve Ermenistan’da çok tuttu. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Ermeni edebiyatında
farklı temalar öne çıkmaya başladı.
Ermenicede Batı ve Doğu lehçeleri var. Doğu Ermenicesini
Ermenistan, Batı Ermenicesini İstanbul ve diaspora Ermenileri kullanıyor.
UNESCO’ya göre Batı Ermenicesi artık kaybolma riskiyle karşı karşıya.
Egemenin dilinde yazma konusunda neler söyleyebilirsiniz?
T: Bugün bir iki isim dışında Türkiye’de Ermenice yazan
yok. Ermenice küfretmiyorsanız, rüya görmüyorsanız Ermenice edebiyat
yapamazsınız. Ermeni okullarında Ermenice artık yabancı dil gibi öğretiliyor.
Çocuk okula başladığında İngilizce gibi algılıyor çünkü anadili değil, evde
konuşulmuyor. Boyalı, cici kitapların da hepsi Türkçe. Bu şartlarda nasıl
üretsinler ki?
Fransa’da, İngiltere’dekiler için de durum aynı. Global
dünyada azınlıklara yer yok. Ama yılmamak lazım. Yarına ne aktarırız, onun
çabasındayız.
20 yılda nasıl tepkiler aldınız?
T: Hep iyi tepki aldık. Ara sıra fuarlarda ufak
sürtüşmeler oldu ama işin tadını kaçırmadı. Bizim kitaplarımızı bilenler veya
merak edenler alıyor.
Ş: Burası aşırı uç çevrelerin ilgisini çekmeyen bir yer.
Mesela Agos haftalık gazete ve kötü niyetli gazeteciler tarafından daha kolay
öne atıldı, yazılardan münakaşalar çıkarıldı. Ama işin içinde kitap varsa,
Türkiyeli, entelektüel, Ermenilerle ilgili okuyup yazmak isteyenler
ilgileniyor.
Türkiye’de Ermeni yazarlara ilgi nasıl?
T: Türkçe kitaplarda 1000-1500 basıyoruz ve çoğu ikinci
baskı yapıyor. Baskısı tükeneni muhakkak tekrar basıyoruz. Türkiye’de aynı
vapurda yolcuyuz. Mesela Yaşar Kemal’in İnce Memed’i Türkiye’de kaç yılda ne
kadar sattı ki? O kitap Sovyetler zamanında Ermenistan’da yaklaşık 20 bin
basıldı. Köylüler rakı masasında saatlerce kahramanların ruh halini tahlil
ediyordu.
Ş: Aras Yayıncılık Türkiye’nin kültürel iklimden bağımsız
değil. Bugün Türkiye’de yazarlar bin-iki bin adet satınca başarılı sayılıyor.
Böyle düşünürsek Ermeni yazarlar, tanınıyor ve okunuyor.
Kitabevleri ilgi gösteriyor mu veya bakanlıklar
kütüphaneler için sizden toplu eser alıyor mu?
Ş: İstanbul’daki kitabevlerinde politik çekince yok.
Sektöre bağlı sıkıntılar var. Butik yayınevlerinin kitapları ön raflarda en
fazla ne kadar durur ki? Aras Yayıncılık’ın kitapları “bestseller” değil.
T: Kültür Bakanlığı belli prosedürlere uygun, belli
dönemde basılmış kitapları alıp kütüphanelere dağıtıyorlar. Bizden de iki
yıldır kitap alıyorlar.
“Birbirimize yabancı bırakıldık”
Kültürlerin etkileşiminde edebiyat nerede durur?
T: “Ermeni Edebiyatı Numuneleri –1913”ü yayımladık. O
tarihte Ermeni entelektüel, Sarkis Srents Ermeni edebiyatını Osmanlıcaya
çevirmiş ve kitaptaki övgü yazılarına bakılırsa kitap Türk entelektüellerinden
büyük ilgi görmüş. Böyle sürseydi bugün birbirimizi daha kolay anlardık. Yüz
yıllık cumhuriyet döneminde dışa göç olmazdı. Nüfus memuru bana “Yabancı
mısınız?” demezdi. Askerde kimse Ermeni arkadaşına silahını doğrultmazdı.
Hrant’ı orada kaldırımın üstünde aşağı indirmezlerdi.
Ş: İnsanların kütüphanesinde Dostoyevski, Tolstoy,
Baudelaire yan yanayken, Türkçeye çevrilmiş Ermenice şiir kitabı da bulunsaydı
bugün sadece Ermeni-Türk toplumlarının ilişkisi değil, genelde Türkiye çok
farklı bir yerde olurdu. Bu yüzden de olanca zorluğa rağmen burada üretebilmek
derdindeyiz.
Burası 20 yıl daha yaşarsa belki Dostoyevski’nin yanında
Margosyan’ın kitapları, Zaven Biberyan’ın “Babam Aşkale’ye Gitmedi”si de olur.
Bu birçok şeyi değiştirecektir.
Biraz kişisel ama Ermeni, Rum, Kürt edebiyatında eksiğimi
fark ettim. Bu eksiğimi neye bağlamalıyım?
T: Ders kitaplarında Türk yazarların sansürlendiği
ortamda günahınız yok. O Milli Eğitim’in günahı. Ermeni, Rum, Kürt edebiyatı
örnekleri zaten ders kitaplarında yer almıyor. Aksine Ermenileri horlayan
ifadeler var. Sadece kin ve nefret muslukları açık bırakıldığı için birbirimize
yabancı bırakıldık.
Aslında insanlar inanılmaz susuz. Mesela Diyarbakır Kitap
Fuarı’nda Margosyan kitabını imzalarken, okurlardan biri “Gerçek mi?” dedi ve
yazara dokunmak istedi. Margosyan’ı okuyup sevdinizse dokunmak istiyorsunuz.
Çok normal bir durum anormal oluyor. Bu da ayrı bir travma.
Ş: Söylediğiniz genel duruma uygun. Ermeni edebiyatını
bilmediğini fark eden ve bundan yakınan pek çok insan var. Tarih kitaplarında
da Ermeniler, Rumlar arkadan hançerleyen veya en iyi ihtimalle hoşgörülen
toplumdur. Durum böyleyken kim hazırladığı ders kitabına Ermeni yazarlardan
örnekler alabilir, hangi hoca derste okutabilir?
Nereden başlamalıyım?
T: İlle pencere açacaksak “Ermeni Edebiyatı Numunleri
–1913”ten başlayabilirsiniz. “Babam Aşkale’ye Gitmedi”yi, “Gavur Mahallesi’ni
okuyabilirsiniz. Siyasi mizah seviyorsanız Yervant Odyan’ın Yoldaş
Pançuni’sini, sanatla ilgileniyorsanız Arshile Gorky’yi okuyabilirsiniz.
1915’teki faşizm nedeniyle Adıyaman’da ailesini yitiren bir yetimin sığındığı
Fransa’da 1940’larda Nazizm’e karşı nasıl mücadele ettiğini merak ediyorsanız
Misak Manuşyan’ı ya da edebiyatın çeşitli türlerini denemiş ünlü Amerikalı
Ermeni yazar William Saroyan’ı önerebilirim.
Ders kitaplarında Ermeni yazarlar yer alsaydı ne olurdu?
T: Bu ülke güleryüzlü, mutlu bir ülke olurdu. Yalnız
Ermeni yazarlar değil, Yaşar Kemal de ders kitaplarında olsaydı, insanlar o
coğrafyadaki onlarca çiçeğin adını veya bir çiçeği tarif etmeyi öğrenirdi.
Onları okuyan çocuklar büyüdüğünde sevgililerine o
çiçeklerden bahsetseydi kime ne zararı olurdu? Belki kadın-erkek ilişkilerindeki
hoyratlık da bu bilgisizlikten besleniyor.
“Öteki” için topyekûn iyileşme
Şu anda gazeteciler, avukatlar, öğrenciler, siyasiler
cezaevinde. Mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
T: İnsanlar düşündüklerinden, yazdıklarından ötürü dört
duvar arasında olsun, olacak şey mi? Böyle birbirimizi nasıl anlayacağız?
Kanunlar egemenlerden yana. Aslında kanun ezilenden yana olmalı. Zaten
egemensin ve tepemdesin. Bir de kanunla tepeme çıkarsan bana yaşama şansı
kalmaz.
İsmail Beşikçi’yi yıllarca hapiste çürüttük. Kim kazandı?
Yine onun dediği yere doğru gidiyoruz.
İktidarı anlamak da zor. Bir sene önce bombalar, gencecik
çocukların üzerine yağdırıldı. Üç ay evvel Abdullah Öcalan’ı asmaktan
bahsediliyordu. Öcalan şimdi çözüm ortağı. Biz neye inanalım? Ama yine de
dilimizi barıştan ayırmamalıyız.
Gündemdeki barış sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ş: Barıştan çok Türklerle-Kürtler arasında yaşanan bir
kaos süreci gibi geliyor bana. İki taraf da insanların kafasını karıştırmak
için elinden geleni yapıyor. Bir yandan barış konuşuluyor, diğer yandan
bombalar yağmaya devam ediyor. Öte yandan İmralı tutanaklarının iki gün içinde
basına sızması meselesi… Basında günlerce “Kim, niye sızdırdı?” diye konuşuldu.
Halbuki barışın kilidi olarak görülen Abdullah Öcalan’ın Yahudi, Rum ve
Ermenilerle ilgili söylediği sarsıcı şeyler var.
Otuz yıllık savaşın sonunda gelinen bu “barış süreci”nde
Türk resmi görüşlerinin yüz yıllık ezberlerinin Kürt versiyonlarının
üretildiğini görüyoruz. Bir iki cılız ses dışında Kürt siyaseti de dahil kimse
de çıkıp bunlar yanlıştır, çarpıtılmıştır demedi…
T: Tüm bunların yanı sıra en görünür mesele Kürt
meselesi. Bu yayınevinde kitap basabiliyorsak, Agos çıkabiliyorsa, bunun yüzü
suyu hürmetinedir.
30 sene evvel bir Ermeni okulunun tuvaletinde sifon
bozulduğunda bile tamiri için sağa sola dilekçeler yazılırdı. Aksi halde teftiş
görürdü. Ne yapacaktık? O idareciler çocukları bokun üzerine mi oturtacaktı?
Şu anda iyileşme var. Ama ezilen, öteki, yabancı
sayılanlar için topyekûn iyileşme lazım. Türkiye’de Kürtlerin problemleri
çözülürse, Ermenilerin, transseksüellerin, şiddet gören kadınların da problemi
çözülür. Zaten böyle olmazsa o yara yine kanar.
Sokakta horlanan transseksüelin derdi, benim derdim.
Ermeniliğinden ötürü rahatsızlık yaşayan, Cumartesi Anneleri’ni görmezlikten
gelemez. Hiçbir şey bana kadar olmamalı. Dünyaya böyle bakarsak iyi günler
yakındır.
http://bianet.org/biamag/diger/144959-ermeni-edebiyatind
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.