
Ayşe Hür
Yaklaşık 10 yıldır İzmir ile AKP arasında gerilimli bir
ilişki var. İzmir laiklik, Kürt meselesi, Ermeni meselesi gibi konularda,
çoğunlukla ‘muhafazakâr’, zaman zaman ‘ırkçı’ tepkilerin merkezi haline
gelirken, iktidar da, İzmir’i her açıdan zapturapt altına almak için kolları
sıvamış görünüyor. Son olarak Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Ölmez, din
görevlilerinin katıldığı bir toplantıda “İzmir’in farklı bir dindarlığı var. Bu
dindarlığın irfan geleneğine ihtiyacı var” dedi ve Diyanet’in ‘İzmir’in maneviyat
eksikliğini giderme konusunda geciktiğini’ ekleyerek AKP’nin toplum
mühendisliği işinde Kemalistleri aratmayacağını gösterdi. Bence her iki tarafın
da İzmir’i İzmir yapan tarihsel, kültürel, siyasal değerler üzerine tekrar
tekrar düşünmesi lazım. Bu yüzden bu haftaki yazımı İzmir’e ayırdım.
***
Ayşe Hür: İzmirliler eskiden CHP'nin, şimdi AKP'nin
temsil ettiği merkeze muhalefet etme geleneğini devam ettiriyor. Eskiden
muhalefetlerinin liberal bir içeriği varken, şimdi görünüşteki tüm modernliğe
rağmen içerik gayet muhafazakâr...
31 Mart 2013 Pazar - 09:40
TIMETURK / Haber Merkezi
Yaklaşık 10 yıldır İzmir ile AKP arasında gerilimli bir
ilişki var. İzmir laiklik, Kürt meselesi, Ermeni meselesi gibi konularda,
çoğunlukla ‘muhafazakâr’, zaman zaman ‘ırkçı’ tepkilerin merkezi haline
gelirken, iktidar da, İzmir’i her açıdan zapturapt altına almak için kolları
sıvamış görünüyor. Son olarak Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Ölmez, din
görevlilerinin katıldığı bir toplantıda “İzmir’in farklı bir dindarlığı var. Bu
dindarlığın irfan geleneğine ihtiyacı var” dedi ve Diyanet’in ‘İzmir’in maneviyat
eksikliğini giderme konusunda geciktiğini’ ekleyerek AKP’nin toplum
mühendisliği işinde Kemalistleri aratmayacağını gösterdi. Bence her iki tarafın
da İzmir’i İzmir yapan tarihsel, kültürel, siyasal değerler üzerine tekrar
tekrar düşünmesi lazım. Bu yüzden bu haftaki yazımı İzmir’e ayırdım.
Hitit devletinin çöküşüne ve Troya’nın yıkılışına
rastlayan MÖ 1200 yıllarından itibaren Batı Anadolu kıyılarında Aiol, İyon ve
Dor kökenli bir dizi şehir kurulmuştu. Bunlardan biri de Smyrna idi. Mitolojiye
göre şehre adını veren Smyrna bir Amazon’du. MS 1. yüzyılda yaşamış Yunan
tarihçi, felsefeci ve coğrafyacı Strabon’a bakılırsa Ephesoslular tarafından
İyonya Birliği’ne girmeye ikna edilen Smyrnalılar, bir gün Ephesos’la
karıştırılmaktan bıkmışlar ve şimdiki yerlerine göçmüşlerdi. O tarihlerde
İzmir’e ‘İyonya’nın İncisi’, ‘Güzel Smyrna’ gibi adlar takılmıştı.
Araplar ve Selçuklular
Antik ve Helenistik dönemler boyunca hem ‘güzel’ hem
‘özgür’ şehir statüsünü korumayı başaran Smyrna, Roma döneminde bulunduğu coğrafyanın
en işlek limanı oldu. 6. yüzyılda Bizans egemenliğine giren Smyrna, iki kez
Emevi akınlarına uğradı. 9. yüzyılda, Ortodoksluğun en önemli kiliselerinden
birine sahip olduğu için, Bizans İmparatoru VI. Leon tarafından özel bir statü
ile şereflendirildi. Bizans donanmasının da merkezlerinden biri olan şehir,
1076’da bir kez daha el değiştirdi ve Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından Rum
Selçuklu Devleti’ne katıldı. Şehrin ünlü hâkimlerinden Çaka Bey’in, 1092’de
Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan tarafından öldürülmesinden sonra, Bizans orduları
Smyrna’yı geri aldı.
Cenevizli Zaccaria Hanedanı
12. yüzyıla gelindiğinde, Smyrna, limanı ve tersanesi ile
Bizans’ın en önemli ticaret şehirlerinden biriydi. Şehre hâkim konumdaki Pagos
Tepesi (bugünkü Kadifekale) Bizanslıların elinde, limana yakın konumdaki Saint
Pietro (veya Sen Piyer) Kalesi ise Cenevizlilerin elindeydi. 1204’te Haçlı
ordularının işgaline uğrayan Bizans, bu işgalden Cenevizlilerin yardımıyla
1261’de kurtulduğunda Nif (Kemalpaşa) Antlaşması ile Cenevizlilere ek
ayrıcalıklar vermek zorunda kaldı. Böylece Smyrna ünlü Ceneviz ailesi Zaccaria
Hanedanı’nın kontrolüne girdi. Bu tarihten itibaren Cenevizliler ve
Venedikliler başta olmak üzere ‘Levanten’ denilen bu gruplar ileride Frenk
Mahallesi diye anılacak bölgede yoğunlaşmaya başladılar.
1317’de, Aydınoğlu Mehmet Bey, Pagos’u ele geçirdi ama
Cenevizlilerin kontrolündeki Sen Piyer Kalesi’ni alamadı. İşte bu tarihten
itibaren, liman ve çevresindeki yerleşimler Türkler tarafından ‘Gâvur İzmir’
olarak adlandırılmaya başladı. Şehir bundan sonra da Bizanslılarla Selçuklular
arasında el değiştirdi durdu.
Rodos Şövalyeleri
1345’te bir Haçlı Ordusu İzmir’e saldırdı, bu saldırı
sırasında Konstantinopolis’teki Latin Patriği (Venedik, Ceneviz, Pisa gibi İtalyan
şehir devletlerinin mensuplarının dini lideriydi), Smyrna’nın Cenevizli
yöneticisi Zaccaria Türkler tarafından öldürüldü. Bu çarpışma sırasında Pagos
Türklerin elinde kalırken ‘Gâvur İzmir’ denilen liman bölgesi Rodos
Şövalyeleri’nin oldu.
Bu tarihten sonra şehrin kaderi Selçuklularla
Cenevizliler ve Papalık arasında yapılan anlaşmalarla çizildi. 1390’da Rodos
Şövalyeleri’ne ait bölüm hariç, şehir tümüyle Yıldırım Bayezid (I) yönetimine
girdi. 1403’te şehrin kapılarında Moğolların ünlü kumandanı Timur belirdi.
Bizanslı tarihçi Dukas, Timur’un şehri fethettikten sonra esirlerin hepsinin
kellelerini kestirip, yüzleri dışarı bakacak şekilde taşlarla karıştırarak bir
burç inşa ettirdiğini anlatacaktı.
Neyse ki bu dönem kısa sürdü, Timur’un birkaç ay sonra
şehri terk etmesinin ardından egemenlik Aydınoğulları’ndan II. Umur Bey’e
geçti. Onun ölümünden sonra Rodos Şövalyeleri ile savaşlar şehri epey
hırpaladı. Durumun sakinleşmesi için Timur’un Anadolu’dan çekilmesi, Osmanlı
devletinin ‘Fetret Dönemi’ denilen kargaşa dönemini aşması gerekti. 1422’de II.
Murad’ın şehri fethetmesinden sonra İzmir daha sakin bir döneme girdi. 1475’te
kısa süreliğine Venediklilerin kontrolüne geçen şehir, bu tarihten itibaren kesintisiz
olarak Osmanlı egemenliğinde yaşayacak, Kıbrıs’ın ve Sakız Adası’nın da
fethedilmesinden sonra İzmir Limanı’nın önemi daha da artacaktı.
İzmir’e Ermeni göçü
16. yüzyıla kadar nüfusun ağırlığını Müslümanlar
oluştururken 17. yüzyılda durum gayrimüslimlerin (Rum, Ermeni, Yahudi ve
Avrupalılar) lehine değişti. Rumlar, antik dönemden beri şehrin asıl
sahipleriydi. Yahudiler de muhtemelen 1492 sonrası Avrupa’dan gelen göçlerin
mirası. Ermenilerin ise 1605’te Osmanlı devleti ile İran’daki Safevi Devleti
arasındaki savaş sonrasında İzmir’e geldiği sanılıyor. Bilindiği gibi Ermeni
tüccarlar, İran havzasından gelen ipek ticaretini ellerinde tutmaktaydılar.
İran’dan getirilen ipekler, İzmir Limanı aracılığıyla Akdeniz limanlarına ve
Avrupa’ya gönderilirdi. Venedik, Liverno, Marsilya ve Amsterdam’daki Ermeni
kolonileri İzmir Episkoposluğu’na bağlıydı. Zamanla doğudaki Culfa, Nahcivan,
Tiflis gibi merkezlerdeki Ermenilerden de İzmir’e göç edenler olmuştu.
17. yüzyıldan itibaren şehir ahalisi beş mahallede
toplandı. Türk/Müslümanlar Kadifekale eteklerinde yaşıyorlardı. Yahudilerin iki
toplu mahallesi vardı. Biri Kokaryalı’nın (bugünkü Güzelyalı) Salhane
bölgesinde, diğeri İkiçeşmelik’in ‘Agora’sındaydı. 1648’de, 22 yaşındayken
beklenen Mesih’in kendisi olduğuna inanan, 1665’te Osmanlı devletine karşı
harekete geçen, 1666’da yargılanması sırasında Müslümanlığı kabul ettiğini
açıklayan Sabetay Sevi de bu mahallede doğmuştu. Bugün Bahribaba Parkı diye
bilinen yer (1916 yılına kadar) Yahudi mezarlığı, yani Maşatlık idi.
Ermeniler bugünkü fuar alanından Alsancak yönünde
Lunapark’ı, oradan Kahramanlar yönüne doğru kıvrılarak Gar’ın kuzeyinden
Hilal’e uzanan bölgede (Haynots’ta) yaşıyorlardı. Rumlar, İtfaiye ve Alsancak
arasındaki bölgede (Mortakiya’da) oturuyorlardı. Avrupalılar (Levantenler) ise
bugünkü Bornova, Buca ve Seydiköy’de oturuyordu.
Gayrimüslim mahallelerinde şık konutlar, kiliseler,
tiyatro salonları, kafeler, lokantalarda şen ve müreffeh bir hayat yaşanıyordu.
1867’de San Francisco’da yayımlanan Daily Alta California için Quaker City adlı
gemiyle Avrupa’yı ve ‘Kutsal Topraklar’ı kapsayan bir geziye çıkan ünlü
Amerikalı hiciv yazarı Mark Twain, gezi sırasında uğradığı İzmir’in Türk,
Yahudi, Levanten ve Ermenilerden oluşan çokkültürlü atmosferinden çok
etkilenmişti örneğin.
Liman ve Frenk Sokağı
Şehrin kalbi ise Frenk Sokağı’nda atıyordu. Bu sokakta,
Manchester’dan gelen pamuklular, Lyon’dan gelen ipekliler, St. Etienne
taftaları, St. Quintin muslinleri, Roubaix ve Remis yünlüleri, Bohemya’da dikilen
fesler, Milano’dan gelen hintyağı, İtalya ve Almanya’dan gelen kinin ve sülfat,
Londra’dan gelen baharat alınıp satılıyordu. İzmir Limanı, 20. yüzyılın
başlarına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun değil, Akdeniz’in, hatta dünyanın en
önemli ticaret limanlarından biri olmaya devam etti. Şehrin kozmopolit yapısı
da aynen sürdü. Bu yıllarda İzmir’de 35 basımevi, 30 gazino, 57 otel, 150 okul,
81 eczane, 15 hastane ve 269 meyhane vardı. 3’ü Osmanlıca, 3’ü Rumca, 4’ü
Fransızca, biri İspanyolca olmak üzere 11 gazete ile bir Ermenice, 1 Rumca
dergi yayımlanıyordu.
İTC ve Rum Kaçırtması
Osmanlı İmparatorluğu asırlarca İzmir’in bu çokkültürlü,
çokdilli, çokmilletli, çokdinli yapısına saygıyla yaklaştı ama 1909’daki 31
Mart Olayı’ndan itibaren iktidara yavaş yavaş ağırlığını koyan İttihatçıların
kafasını en çok “İzmir’in hakiki sahibi kim?” sorusu meşgul etti. Aslında hedef
Ayvalık’taki 120 bin, Çanakkale’deki 90 bin, İzmir’deki 190 bin, Urla ve
Çeşme’deki 130 bin Rumun kaçırtılması ve bölgenin tamamen Türkleştirilmesi,
Müslümanlaştırılmasıydı.
İttihat ve Terakki’nin yeraltı kolu Teşkilat-ı
Mahsusa’nın liderlerinden Kuşçubaşı Eşref’e göre: “Ege havalisindeki temizleme
işini, ordu olarak Pertev Paşa’nın (Demirhan) kumandasında olan Dördüncü
Kolordu’nun Erkânı Harbiye Reisi Cafer Tayyar Bey (Eğilmez), mülki amir olarak
İzmir Valisi Rahmi Bey, İttihat ve Terakki Fırkası namına da mes’ul murahhas
Mahmut Celâl Bey (Bayar) ifa edeceklerdi. Plan uyarınca Kuşçubaşı Eşref’in
yönetimindeki çeteler Rum köylerine baskınlar yaptılar, eli silah tutan Rum
gençleri, Amele Taburları’na sevk edildi. Kaçışı hızlandırmak için ‘Gâvur’
İzmir’in camilerinde hocalar gayrimüslimlerden mal alınmasını boykot için
vaazlar verdiler. Geceleri Rum dükkânları renkli boyalarla işaretlendi, yerli-yabancı
tüm kurumlara Rum çalışanları işten çıkarma emri verildi ve hedefe ulaşıldı.
Rum kaçırtmasının başındaki isimlerden, Galip Hoca namlı Celal Bayar, 1967’de
yayımlanan hatıratında Birinci Dünya Savaşı öncesi sadece İzmir ve civarından
130.000 dolayında Rumun zorla Yunanistan’a göç ettirilmiş olduğunu yazmıştı.
1915’te Rahmi Bey
Şehrin Ermeni ahalisi bu operasyonun hedefi olmamıştı ama
resmi tarihçilerin dediği gibi, 1915’teki ‘Tehcir’den tamamen muaf da
tutulmamıştı. İzmir Valisi Rahmi Bey, yakın arkadaşı Talat Paşa’ya yazdığı 26
Mayıs 1915 tarihli mektupta, İzmir’de doğup büyümüş, ülkenin ekonomisine ve
eğitimine hizmet etmiş, yoksuluna yardımda bulunmuş, hatta bazı ‘Türklerden
bile Türklük hissiyle dolu olan’ bu kişilerin ailelerinden koparılıp ‘insan
yaşamaz bölgelere’ gönderilmesini doğru bulmadığını, dolayısıyla Enver Paşa ile
görüşerek İzmir Ermenilerinin tehcire tabi tutulmamasını rica etmiş, Alman
generali Liman von Sanders’in de desteği sayesinde İzmir’den sınırlı sayıda
sürgün yapılmış ve bazılarının geri dönmesine müsaade edilmişti.
1922 İzmir yangını
15 Mayıs 1919 günü İzmir’e çıkarma yapan Yunan
askerlerine ilk kurşunu atarak Milli Mücadele’yi başlatan İzmir, 9 Eylül
1922’de Milli Mücadele’nin bittiği şehir oldu aynı zamanda. Ama şehrin kurtuluş
sevinci çok kısa sürdü; çünkü 13 Eylül 1922 günü resmi tarihçilere göre
Haynots’ta başlayan ve aralıklarla 30 Eylül’e kadar süren korkunç yangında
sadece Haynots değil, Mortakiya ile Frenk Mahallesi’nin bir bölümü de yandı. Ne
hikmetse Türk mahallesinin sınırında duran yangında yaklaşık 2,6 milyon
metrekarelik alandaki 25 bin ev, işyeri, kilise, hastane, fabrika, depo, otel
ve lokanta yok oldu. Türk ordularının önünden İzmir’e doğru sürülen Rum ve
Ermeni sayısının İzmir’de yaşayanlarla birlikte 500 bine yakın olduğu, bunların
ancak 320 bininin gemilerle tahliye edilebildiği, geri kalan 180 bin kişinin
çeşitli biçimlerde yaşamını yitirdiği de düşünülünce şehir gayrimüslim
ahalisinden bir anlamda kendiliğinden ‘kurtulmuş’ oldu.
Merkeze muhalefet geleneği
Yine de Lozan’da Türkiye’yi sıkıştıran Batılılara ‘liberal
mesajlar’ göndermek için toplanması planlanan İktisat Kongresi’nin ev sahipliği
için seçilen yer, İzmir olacaktı. Çünkü Ankara o yıllarda böyle büyük bir
organizasyona ev sahipliği yapamayacak kadar küçük ve muhafazakâr bir
kasabaydı. İstanbul, çöken imparatorluğun köhne başkenti olarak Kemalistlerin
kara listesindeydi. ‘Gâvur’ İzmir ise Levanten geçmişiyle Batılılara ‘liberal
selamlar’ göndermek açısından en uygun seçenekti...
Kongreden sonra tekrar merkezin ilgisini kaybeden
İzmir’in Ankara’nın kaşlarını havaya kaldırması, 12 Ağustos 1930’da Mustafa
Kemal’in emriyle kurulan Serbest Fırka’nın adeta merkezi haline gelmesiyle
oldu. Fırka lideri Ali Fethi (Orbay) Bey’in 7 Eylül tarihli İzmir mitinginde 50
bin kişiye yaklaşan bir topluluğa seslenmeyi başarması, benzer bir coşkunun
Aydın, Manisa, Akhisar ve Balıkesir’de yaşanması üzerine Mustafa Kemal’in
emriyle 17 Kasım 1930 günü Serbest Fırka kendini feshetti ama İzmir’le
Ankara’nın arası iyice limonileşti. İzmir, ‘Tek Partili Dönem’in bittiği
1946’dan itibaren Demokrat Parti’nin kalesi haline geldi. Kemalist elitler bunu
da not ettiler. Şimdi not etme sırası AKP’de.
İzmirliler ise eskiden CHP’nin, şimdi AKP’nin temsil
ettiği merkeze muhalefet etme geleneğini devam ettiriyorlar. Değişen sadece
tuttukları partinin adı değil. Eskiden muhalefetlerinin liberal bir içeriği
varken, şimdi görünüşteki tüm modernliğe rağmen içeriğin gayet muhafazakâr
olması. Her iki tarafın da bu tarihçeden çıkaracağı dersler olduğunu sanıyorum.
AKP, Osmanlılar gibi İzmir’in güzelliğinin ‘gâvurluğundan’ geldiğini, İzmir ise
AKP’nin bu ülkenin İslamcı muhafazakâr çoğunluğunun temsilcisi olduğunu kabul
ederse gerilim azalacaktır diye düşünüyorum.
Özet Kaynakça: İlker Sever, “İki ‘Gâvur’ Şehrin Tarihi”,
Toplumsal Tarih, Nisan 2006, S. 148, s. 50-55; Bir Zamanlar İzmir (Yayına Haz.
Osman Köker), Bir Zamanlar Yayıncılık, 2009; Avrupalı mı Levanten mi?, Yayına
Hazırlayanlar: Arus Yumul, Fahri Dikkaya, Bağlam Yayıncılık, 2006; Yeni Asır’ın
İzmir Yılları, I-II, Yayına Hazırlayan: Türkmen Parlak, Yeni Asır Yayını, 1989;
Celal Bayar, Ben de Yazdım, C. 5, Baha Matbaası, 1967; Kuşçubaşı Eşref, I.
Dünya Harbinde Teşkilat-ı Mahsusa ve Hayber’de Türk Cengi, Ercan Yayınları,
1962; Cüneyt Okay, “Müslüman Boykotajı ve İstiklal-i İktisad-i Milli Cemiyeti”,
Toplumsal Tarih, S.31, Temmuz 1996, s.47-51.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.