Kürt
sorununda yaşanan evreler ve bugün içine girilen süreç, yaklaşık yüz yıl önce
jenosid yoluyla bertaraf edilen Ermeni sorunundan bağımsız düşünülemezdi ve
düşünülemez. Sağlıklı çözüm için, Kürt sorununun bu kadar gecikmeli, uzatmalı
ve sancılı yaşanmasının da zemini olan 1915'le yüzleşmek, onun günahlarından
arınmak öncelikli olmalıydı. Kürt hareketi bunu kendi sorumluluğu açısından
ikirciksiz şekilde yapmış olsaydı, büyük bir ayak bağından kurtulmuş olarak bu
sürece çok daha özgüvenli ve tutarlı girebilirdi. Tersi durumda inkarcı
muhatabını zihniyet değişimine zorlamada zayıf kalacağı gibi, bu noktadan onun
yapabileceği gerici dayatmalara da açık olacaktı. Şimdi yaşanmakta olan bu
ikinci durumdur. Öcalan'ın verdiği mesajlar 1915'in izdüşümüyle dolu.
Ve bunlar
umulmadık ölçüde olumsuz, hatta endişe verici. İkinci heyetle yaptığı
görüşmenin sızdırılan içeriği, önceki yıllarda generallerle Kemalist eksenli
bir Türk-Kürt ittifakı arayan Öcalan'ın, son durumda artık devlete hakim duruma
gelen AKP ve ona bağlı MİT etkisinde İslam eksenli bir ittifaka tav olduğunu,
ilk defa muhatap alınmasını sağlayan bu angajmanın kendi söylemlerine yeni bir
şekil de verdiğini gösteriyor. Gerçi o eksen kaymasının pek etkilemediği yada
her iki Türk siyasi geleneğiyle uyuşabilir olan görüşleri, son tecrit
sürecinden önce, hatta İmralı'ya kapatılmadan da önceki mesajlarında
okunabiliyordu. [1] Ama Ermenilere ilişkin önceki değinmeleri geçmişle
ilgiliyken, şimdi geleceğe dönük bir perspektif de sunma durumundadır. Ki bunun
Kürt hareketini mevcut ikircikli tutumundan daha gerilere götürmesi ve sürecin
gidişatına bağlı olarak 1915 davası önünde resmi Türk geleneğiyle bir tür
dayanışma içine sokması dahi beklenebilir.
Yetvart
Danzikyan'ın “Bir Resmi Görüşümüz Daha Mı Oluyor Acaba?” başlıklı makalesi
İmralı'dan sızan bu olumsuz ihtimale son derece vakur şekilde dikkat çekti. “Biliyorum, reel politik alanda 'çok büyük' işler dönerken bu sorularla
çok az insan ilgilenecektir” demekle beraber dostça düşündürmeye çalıştı.[2]
Ondan başka eleştirenler de oldu. Çoklarının dediği gibi, en önemlisi Öcalan'ın
otoritesini tanıyan Kürt siyasi çevrelerinden bir itiraz, bir muhalefet şerhi
gelmesiydi. Ama şimdiye kadar doğrudan bu konuya eğilen bir BDP'li çıkmadı.
Selahattin Demirtaş ile Aysel Tuğluk süreç üzerine gazetecilerle mülakatlarında
kendilerine yöneltilen sorular üzerine kısa kısa geçiştirmeci cevaplarla
yetindiler. “Öcalan'ın Ermenilere karşı bir yaklaşımı olmadığı”nı, “bir takım
lobilere dair değerlendirmelerinin tüm gayrı-müslimlere yönelik olarak
algılanmaması gerektiği”ni söylediler. Konuyu başlı başına ele almanın
ciddiyetini gösteren sadece PKK liderlerinden Mustafa Karasu oldu. Onun yazılı
açıklaması da ortaya çıkan ayıbı paylaşmadıklarını göstermekten ziyade örtmeye
dönüktü. [3] Ama hiç değilse önemsemezlikten gelmemesi belli bir rahatsızlığın
duyulduğuna delalet ediyordu. PKK açısından bağlayıcılığı bulunan bu tavrı da
dikkate alarak konuyu daha açık irdelemekte yarar görüyorum.
Öcalan'ın dilinden tanıdık bir allerjinin
dışa vurumu olarak “lobiler”
Öcalan'ın Ermeni, Rum, Yahudi
değinmelerinin nasıl algılanması gerektiğini yorumlayan Karasu, bu sözlerin sözkonusu halklara değil,
lobilere yönelik olduğunu belirterek bunda bir anormallik olmadığını anlatmaya
çalışıyor. Aslında Öcalan'ın doğrudan o kimliklere atıfta bulunduğu yerler de
var ama; yalnızca “lobiler” diye konuşmuş olsa o söylediklerini mazur görmek
mümkün müydü acaba? Türk medyası ve siyaset arenasında dillere pelesenk edilen
“Ermeni, Rum, Yahudi lobileri” tabirinin bu kimliklerden diasporaya yönelik
kinayeli bir söylem olduğunu ortalama gazete okuyucusu bilir. Nasıl ki bu
ulusal toplulukların Osmanlı ülkesindeki rolleri için “emperyalist
işbirlikçiliği”, “bezirgânlık manzumesi” gibi tasvirler yapmak revaçta olmuşsa,
artık 'hamdolsun' onlardan kurtulduktan sonra dışardaki varlıkları ve rolleri
için de “emperyalist uşağı diaspora”, “Türk düşmanı lobiler” demek moda
olmuştur.
Dünyanın
önemli merkezlerinde politik güçleri etkilemek için yapılan faaliyetlerin
özellikle yakın diyalog ve biraz da para gücüyle yürütülen türleri için
lobicilik deniyor. Bu yaygın bir olgudur. Yalnız diaspora toplulukları değil,
devletler de yapıyor. Amerika ve Avrupa'da resmi görevlileri ve işadamlarıyla
Türklerin de eksik kalmadığı, hatta daha büyük finansmanla yürüttükleri bir
şeydir. Öte yandan Kürtlerin de Avrupa'da bir diasporası var ve onlar da
politikacılara, parlamenterlere gidiyor. Ama sorsanız, muhtemelen “biz
lobicilik yapmıyoruz, demokratik kamuoyu faaliyeti yürütüyoruz” derler. Çünkü
lobi sözcüğü sevimsizdir, ancak başkalarını yaftalamak için kullanılır. Ve
Türkiye'de bunun yegâne muhatapları kovulmuş halklar olup, onların dış
dünyadaki sivil toplum örgütleriyle yürüttükleri her tür demokratik etkinlik de
“lobicilik” olarak damgalanır. Bir de o üçlüyü sık sık birlikte anmakla sanki
aralarında Türkiye'ye karşı sürekli bir ittifak varmış havası verilir. Oysa
tersine, ABD Kongresi'nde Ermeni soykırımı görüşüldükçe Yahudi lobisinin Türk
tarafına destek çıktığı bilinen bir gerçektir.
Öcalan'ın o
şovenist jargonu kullanması birinci olarak bu noktadaki duyarsızlık ve ruh
ikizliği olarak eleştiriye değer. İkinci olarak şu içine girdikleri “süreç”
hakkında ne zaman hangi Ermeni, Rum,
Yahudi diaspora örgütü bir görüş beyan etmiş, bu nasıl Türk medyasının gözünden
bile kaçmış da, dünyadan izole hücresinde Öcalan o müthiş ayrıntıyı yakalamış?
Var mı öyle bir durum ki, kısacık görüşmenin ağır gündemi içinde lafı döndürüp
dolaştırıp bunlara getiriyor ve barışın önündeki muhtemel en büyük engeller
gibi çatıyor?
Karasu ve
Demirtaş'ın savunma handikapları
Bu noktada
ne açıklama getireceğini Karasu da bilmezken Öcalan adına durumu şöyle
savunmaya çalışmış: “Ermeni lobilerinin 2015’e kadar
Kürt sorununun çözümünü istemediğini söylemesinin de bir mantığı vardır. Ermeni
lobilerinin Kürt sorununu kullandığı yönlü değerlendirmesinin somut bir konuda
ifade edilmesidir. Ermeniler 2015’te Ermeni soykırımını kabul ettirme
çabasındalar. Bu çabalarında haklıdırlar. Ancak Türkiye’yi sıkıştırmak,
Türkiye’ye bunu kabul ettirmek için Kürt sorununun varlığını bir araç yapmak da
tabii ki eleştirilir ve doğru bulunmaz”.
Yayınlanan görüşme notlarında “2015'e
kadar” diye bir vurgu yok aslında.“Bunlar
barışı istemiyorlar...” diyen Öcalan, “Tam olarak tarif
ettiğiniz güçler kimlerdir?” diye sorulunca “Ermeni lobisi etkili.
2015’le gündem olmak istiyorlar” yanıtını vermiş. Buradaki mesaj,
Ermenilerin soykırım davasını bir sonuca ulaştırmadan Kürt sorununun
çözülmesini istemedikleri yönündedir. Yani 2015'le sınırlı da değil, ucu açık
bir “barış karşıtlığı”nı ima ediyor. Ama bunu doğal eğilim gibi düşünmesinin
kendince bir mantığı olsa bile, öyle ciddi bir tehdit gibi öne çıkartmasının
hiç bir somut dayanağı yok. Zaten Karasu da “önderin bir bildiği vardır”
mealinde onu savunmaya çalışırken “Ermenilerin 2015'te soykırımını kabul
ettirme isteği”nden başka hiç bir olgu gösteremiyor. Onu ise kendi bakışıyla
haklı görmesine rağmen, “Kürt sorununun çözümü aleyhine yürütülürse” gibi bir faraziye
eşliğinde “tabii ki eleştirilir” demekle önderinin yaptığı peşin kötülemeye
koltuk çıkıyor.
Kürtlerin demokratik haklarını kazanmaları aleyhine
dünyada hiç bir Ermeni kuruluşunun söylediği birşey yokken Öcalan'ın yürüttüğü
suçlama mazur gösterilemez. Benzer şekilde onu savunmaya çalışan BDP Eş Genel
Başkanı Selahattin Demirtaş buna bir de Hrant'ı dayanak yapmaya çalışmış: “Kaldı ki eğer Öcalan’ın o lobilere karşı
rahatsızlığından rahatsızlarsa Hrant Dink’in lobilere karşı yazılarını bir kez
daha okusunlar. Hrant Dink’in en çok eleştirdiği konu Ermeni lobisiydi.
Halklara dönük bir eleştiri söz konusu değildi” diyor. [4] Burada yapılan mübalağa ile karışık çok kötü bir
istismardır. Hrant'ın soykırımını tanıtma konusunda diaspora Ermenilerinin lobi
tarzı etkinliklerine eleştirel yaklaştığı doğru olsa da, bunu kendi bakışı ve
terminolojisine yabancı şekilde yansıtmak ve hele de “en çok eleştirdiği konu”
düzeyine yükselterek oradan Öcalan'ı doğrulamaya çalışmak, Hrant'ın hatırasına
saygısızlıktır. Bu mantıkla Hrant'ın Türk medyasında eksik olmayan “Ermeni
lobileri”ne yönelik saldırıları da hoş gördüğü varsayılabilir. Yaşıyor olsa
acaba kendisi İmralı notlarının o bölümünü nasıl değerlendirirdi? Ermenilerin
tarihsel adalet mücadelesine karşı orada kendini gösteren itici ruhu hoş mu
görürdü?..
Soykırımı tanımak yetmiyor, Ermenilerin
tarihine ve değerlerine de saygı gerek
Karasu Ermenilerin soykırımını kabul ettirme
çabalarını genel anlamda haklı bulduğu için sağolsun. Kürtlerin
ulusal-demokratik mücadelesi de haklıdır ve bu ikisi birbirine karşı görülecek
şeyler değil. Tersine kendi aralarında tarihsel ihtilaf noktalarına ilişkin
adil bir konsensüsle birbirini desteklemesi gereken davalardır. Eğer Ermeniler
arasında Kürt halkının mücadelesine sıcak bakmayanlar varsa, bunda soykırımın
tarihsel muhasebesinden (sorumlulukları eşit olmasa bile) Türkler gibi
Kürtlerin de kaçmakta oluşunun payı inkar edilemez. Ermeni ve Süryani halkının
adalet mücadelesinde muhatap Türk devleti olmakla beraber, Kürt toplumunun da demokratik
kurumlarıyla yapması gereken bir yüzleşme ve özür borcu vardır. Bu özür kuru
bir kelime de değil; verilen acılar ve yol açılan mağduriyetin olabildiğince
telafisine dönük, bu halkların kendi öz yurtlarında yaşama koşullarını gerisin
geri sağlamaya yönelik, yitirilmiş çok kültürlü ortamı yeniden oluşturmaya
hizmet eden samimi bir yaklaşım olmalıdır. Bunun tarihe saygı yönü de
gözetilmeli, geçmişteki Ermeni-Kürt ortak yaşam alanlarını boydan boya
Kürdistan sayan inkarcı tanımlardan vazgeçilip soykırıma kadar onunla yan yana
ve iç içe canlı bir gerçekliği bulunan Batı Ermenistan'ın tarihsel varlığı
dürüstçe tanınmalıdır. Bilinmeli ki, bu husus Ermeni halkının bakışını daha
olumluya çevirmede soykırım muhasebesinin kendisi kadar önem arzedecektir.
Misal olarak, bugün tam bir Kürt şehri sayılan Van'ın
eski merkezinde 1915 öncesi nüfusun yüzde 60'ı Ermeniydi, kalan Müslüman nüfus
da Kürt ve Türk karışıktı. Ermeni nüfusun ağır bastığı yada Kürtler ve
Türklerle başa baş olduğu örnekler yalnız bazı şehir ve kasabalardan değil, yer
yer bunları çevreleyen kırsal bölümlerden de gösterilebilir. [5] Daha eskilerde
Ermeni yoğunluğunun çok yerde daha fazla olduğunu kimse inkar edemez. [6] Bu
hem tarihi kaynakların, hem -onca yıkıma rağmen- uygarlık kalıntılarının, hem
de yer isimlerinin şahitlik ettiği birşeydir. [7] Şimdi eski yer isimlerini geri alma
meselesini bile “Kürtçe yer isimlerinin iadesi” şeklinde ifade edenler var.
Oysa sorun her dilden eski isimlerin ayrımsız iadesi, kaynağı belirsiz ve
tartışmalı olanların da farklı ihtimallere açık şekilde ortak kültürel miras
olarak benimsenmesidir. Artık üzerinde yaşayan Ermeni kalmamış olmasının
rahatlığı içinde Batı Ermenistan gerçekliğini tarihsel olarak da yok saymak
Kürt hareketinin istismarcı bir yönünü oluşturuyor. Bunun ahlaki olarak
sorgulanması gerekir. Son durumda “milliyetçiliği aşmış olma” adına Kürdistan'ı
da bir yana bırakarak “Anadolu” tanımına sarılan Öcalan'ın vermeye başladığı
İslam eksenli mesajlar ise yeni bir fenomen. O artık “Türkiye Türklerindir”in
yerini tutmaya aday “Anadolu Müslümanlarındır” zihniyetiyle uyuşma durumunda
olup, bu coğrafyanın eski Hristiyan halklarının dışlanmışlığını perçinleme ve
berdevam ruhlarını örseleme işine Kürt hareketini de ortak edecek bir yol
tutturmuş bulunuyor.
Tarihsel haksızlık ve inkarın doğurduğu öfke
“Anadolu İslamlaştıktan sonra, bin yıllık bir Hıristiyanlık öfkesi var.
Rum, Ermeni, Yahudi, Anadolu’da hak iddia eder” sözünü başka türlü okumak mümkün mü?
Bu söz hiç de lobilere filan değil, yalın olarak isimleri anılan
halklara yöneliktir. Aslında otokton halklar olarak Rum ve Ermeni ile birlikte
Asuri/Süryanileri saymalıydı. Böyle bir tasnif Hristiyanlık genellemesiyle de
uygun olurdu. Yahudiler Filistin'den kovulup dünyaya dağıldıktan sonra bu
topraklara göçmen olarak gelmişlerdir. Geçmişten hak talep etme anlamında
diğerleriyle eşdeğer bir konum ve duyguları yoktur. Ama Öcalan, yaranmacı ruhla
verdiği mesajında AKP'nin anti-Semit çizgisini de dikkate alarak Yahudi
unsurunu suçlama dışında bırakmak istememiş anlaşılan. Böylece halklara değil
de “lobi”lere vurgu yapıyormuş gibi konuşma imajını da güçlendirdiğini
sanmıştır. Lâkin o sözlerin asıl hedefi bu topraklardan kökleri kazınarak
dışarı atılan ve gerçekten de talep edilecek hakları bulunan Hristiyan halkların
torunlarıdır. Bu anlamda bin yıllık değil de, yüz yıllık öfkeden söz etse daha
doğru bir şey ifade etmiş olurdu belki. Bin yıllık işgalciliğin, yıkım ve
talanın da yarattığı olumsuz duygular var, ama soykırım ve anayurtların
yitirilmesine karşı duyulan kızgınlık ölçüsünde değil. Bunu ayıplamaya kalkan
Öcalan'ın sarfettiği cümleler bayağı Türk-İslam şovenizminin argümanlarıdır.
Öfkenin
haklısı da olabilir; oysa menşei kendine ait olmayan o sözlerde 'hem suçlu hem
güçlü' olanlara özgü bir nefret var. Anatolia'dan Türkçeye devşirilmiş
“Anadolu” tabiri de, fetihçi ve ilhakçı o devlet geleneğinin tarih içindeki
yurt gasplarını kamufle etmek üzere Ankara'dan doğuya doğru keyfince uzatarak
kullandığı bir örtüdür. [8] Bununla kastedilen mevcut TC sınırları oluyor.
“Anadolu'da hak iddia ederler” lafı, “bünyedeki toksinler gibi bu sınırların
dışına atılmış unsurların bir hakkı olamaz” demeye geliyor. Böyle bir söylemin
kapalı görüşmeden sızmış olması işin rengini çok değiştirmiyor. Herhalde ki
yansıma ihtimalini bilerek konuşmuş ve stratejik ittifak önerdiği Türk
gericiliğine güven verecek mahiyetiyle bir şekilde mesaja dönüşmesini de arzu
etmiştir. Suçlanan topluluklar için şok edici olması yanında, onlarla dostluğu
gözeten Kürtler için de kötü bir sürpriz olduğu açıktır. Bilindiği gibi BDP'nin
Diyarbakır ve benzeri etki alanlarında Ermenilere, Süryanilere sıcak gelecek
türden çeşitli adımları var. O sözler bu adımları atan belediye başkanları için
de soğuk duş etkisi yapmış olmalı. Görüşme heyetinde BDP'nin Süryani vekili
Erol Dora da bulunsaydı mesela, ne hissederdi? Kötü etkiyi kendi benliklerinde
hissetmeleri için heyettekilerin ille de Hristiyan mı olmaları gerekirdi?
Notlardan anlaşıldığı kadarıyla bir hoşnutsuzluk imasında bile bulunamamış hiç
biri. Bu yüzden sızma sonrası eleştirileri de topluca duymazlıktan geldiler.
Zorunlu açıklamalarda işi “lobiler”e bağlarken, daha ilk adımda bunun hangi
somut belirtisinin göründüğü, şayet öyle bir durum yoksa bu spontane suçlamanın
nereden kaynaklandığı sorularını da es geçtiler.
Kim kimin
acıları üzerinden kendi sorununu çözmek istiyor?
Karasu ise
havanda su döver gibi soyut faraziyelerini konuşturmaya devam etmiş. Öcalan'a
atfen şöyle diyor: “Bu acıların kabul edilmesi ve telafi
edilmesi konusunda Ermenileri ve Rumları anlamakta ve taleplerini değerli ve
anlamlı bulmaktadır. İtiraz edilen ve kabul edilmeyen ise bu yaşananların ve
yaşanan haksızlıkların Kürtlerin acıları üzerinden giderilmek istenmesidir...
Kürtlerin üzerinden pazarlık
yürütülerek, Kürtlerin mücadelesi ve Türkiye ile yaşadığı sorunlar zemin olarak
kullanılarak bu haksızlıkların giderilmek istenmesi ve taviz koparılması
zihniyeti eleştirilmekte ve teşhir edilmektedir... Yunanistan, Rumlar,
Ermeniler ya da başkaları Türkiye ile sorunlarını çözmelidirler. Türkiye’nin
yaptığı haksızlıklar giderilmelidir. Ama bu, Kürtlerin sırtından olmamalıdır.”
Bunlar
insana Nasrettin Hoca'nın suya gönderdiği çocuğu “testiyi kırmasın” diye
peşinen dövmesini hatırlatıyor. Son süreçte kendini duyuran somut hiç bir tavır
yok, bir belirti bile gösterilemiyor, ama kim oldukları belirsiz “lobiler”e
şamar üstüne şamar atılıyor. Belki Öcalan'ın Türkiye'ye teslimi sürecinde
Yunanistan ve İsrail'in rolleri geçmişten bir kötü deneyim olarak dikkate
sunulabilir, ama bugün için ve hele de öne çıkarılan “Ermeni lobisi” için
yaratılan imaj bununla açıklanamaz. Şu halde, özellikle Ermenilerin 2015'e
hazırlanmalarına dikkat çekilerek yapılan suçlamanın mantığı nedir? Soykırımın
100. yılında Türkiye'nin inkarını kırmaya çalışmak onun Kürt sorununu çözmesine
(varsa böyle bir iradesi) engel mi? Kürt sorununu çözecek bir
demokratikleşmeden Ermeniler niye korksun ki? Her iki alanda olabilecek olumlu
gelişmelerin, hangisi önce olursa olsun yek diğerine olumlu etki yapması
beklenir. Ama eğer Kürt sorununu demokratik temelde çözme yerine Kürtleri
kandırıp gerici bir ittifaka bağlama amacı güdülüyorsa o ayrı. Tam da bu açıdan
sormak gerekir. Kurulmak
istenen Türk-Kürt ittifakının Ermeni soykırım davasını bertaraf etmeye yönelik
gizli bir ajendası da var olup, Öcalan bu doğrultuda kendisinden beklenen
ısınma hareketlerine mi soyunuyor? Durup dururken, süreçle ilgili mesajlarına
Ermenileri ve 2015'i katması, yanına da Rumu, Yahudiyi iliştirerek suçlamalar
yürütmesi, asıl kendi içinde bulunduğu projenin kötü niyetliliğini akla
getirmez mi? Böyle bir durumda kim kimin sırtından veya acıları üzerinden kendi
sorununu çözmeye çalışmış olur?
Ermenilerin ve Kürtlerin haklı davaları,
anahtar rol ve çözümde öncelik meselesi
Karasu'nun yürüttüğü mantığın açmazını
daha iyi görmek için şu iki paragrafı ard arda okumakta yarar var:
“Özellikle Ermeniler mazlum ve büyük
haksızlığa uğramış bir halktır; Kürt’ün komşusudur... Kürt kültürel, sosyal ve
ekonomik yaşamına zenginlikler katan bir halk olmuştur. Ne acıdır ki Osmanlı ve
Türk egemenleri Ermeni soykırımında Kürtleri de kullanmışlardır. Her ne kadar
siyasi güç, karar verici ve örgütleyiciler Türk egemenleri olsa da, Kürtler de
kullanılmıştır. Bu, Kürtler için de acı verici bir durumdur. Kürtler, en başta
da Kürt Halk Önderi bu acının ağırlığını sürekli hissetmektedir. Hatta
mücadelesini bir yönüyle de bu acıların telafisi ve bir daha yaşanmaması için
vermektedir. Bu açıdan Ermeni, Rum ya da Yahudi lobilerinin eleştirmesini bu
halkları hor görme ve hedef göstermek olarak anlamak bir çarpıtmadır...”
“Kürt sorununu çözerek gerçek anlamda
demokratikleşen bir Türkiye’de mevcut geri ve dogmatik yaklaşımların aşılacağı,
adil ve demokratik düşünme ve bu yönlü politik doğrultu geliştirmenin ortaya
çıkacağı görülerek buna göre hareket etmek daha doğrudur. Bu açıdan Yahudi, Rum
ve Ermeni lobilerinin stratejisi çelişkilerden ve sorunlardan yararlanmak değil
de Türkiye’nin demokratikleşme çabalarına destek vermek olmalıdır. Bu açıdan en
başta da Kürt sorununun çözümüne destek vermek gerekir. Çünkü Kürt sorununun
çözümü Türkiye’yi demokratikleştirmenin anahtarıdır. Türkiye demokratikleşir,
Kürt sorunu çözülür ve Türkiye güçlenirse biz Türkiye’yi sıkıştıracak bir şey
bulamayız kaygısı yanlış bir kaygıdır.”
Birinci
paragrafta yapılan tarihsel değerlendirme öz olarak yanlış değilse de,
kullanılma olayının nasıl algılandığı önemli. O sözcüğün suç ortaklığındaki
iradeyi gözden kaçırır şekilde kullanılması Kürtlerin kendilerini tarihsel
muhasebe sorumluluğundan azade hissetmelerine hizmet ediyor. Bunu birazdan
açmak üzere devamına gelirsek, Öcalan'ın Ermeni soykırımına dair zaman zaman
yaptığı değinmelerin sonuçta bu suçu yargılamaktan uzak olduğunu da belirtmek
gerekir. O bunu örneğin, “Ermeniler ve Pontuslar o zamanki emperalistlere
güvenerek onların oyununa gelmişlerdir ve kaybetmişlerdir. Soykırıma
uğramışlardır. Çünkü egemen güç olan Osmanlı 'sen beni öldüreceğine ben seni
öldüreceğim mantığıyla hareket etmiş ve bu acı tablo ortaya çıkmıştır” [9]
demek suretiyle, taammüden adam öldürme gibi bir cürümden ziyade, ağır tahrik
karşısında işlenmiş ve meşru savunma gibi yorumlanması da mümkün olan bir
cinayete benzetiyor. Karasu'nun yukardaki kendi değerlendirmesi hiç değilse bu
bakımdan daha namusludur. Fakat soykırıma uğratılıp anayurdundan kovulmuş bir
halkın bunca inkara karşı dünyada adalet için etkinlik göstermesi neden bu
niteliğiyle tanımlanmıyor da, Türk şovenizminin şeytani bir anlam yükleyerek
kullandığı “Ermeni lobileri” tabiriyle gözü kapalı suçlamalara konu ediliyor,
onu anlamak mümkün değil.
Dış dünyada
suçlanması gereken şey Ermenilerin soykırımı tanıtma mücadelesi olamaz
herhalde. Emperyalist devletlerin bunu kendi çıkarları için bir araç gibi
değerlendirmeleri onların ayıbıdır. Örneğin ABD'nin yasama organlarıyla konuyu
defalarca gündeme alıp bir türlü sonuca götürmemesi, her defasında Türkiye'den
kendi beklentilerini karşıladıktan sonra tekrar kenara bırakması Ermenilerin
istedikleri şey olmasa gerek. Karasu tam da böylesi bir politikayı emperyalist
devletlerin Kürt sorununa yaklaşımları açısından eleştiriyor. Onların “tavşana
kaç, tazıya tut” politikası izleyerek, Kürtlerle savaşında Türkiye'ye verdikleri desteğe karşılık sürekli
tavizler kopardıklarını söylüyor. “Kürtlerin mücadelesi bu nedenle bazı
güçler için altın yumurtlayan tavuk gibidir. Kürtlerin mücadele etmesi
arzulanmakta, ama başarıya gitmesi de istenmemektedir.” diye ekliyor. Aynı
şey Ermeni sorununda da geçerli. Aynı devletler diaspora Ermenilerinin
mücadelesine de öyle yaklaşıyor. Onların bu istismarcı politikalarından dolayı
Kürtlerin özgürlük mücadelesi nasıl suçlanamazsa, Ermenilerin adalet mücadelesi
de öyle suçlanamaz.
Şimdi ikinci paragrafa gelelim. Bu iki
mücadeleden hangisinin daha önemli yada öncelikli olduğunun mutlak bir cevabı
yoktur. Tarihsel öncelliğiyle Ermeni jenosidinin hem bu devlet kuruluşu ve
siyasi sistemine, hem de uzayıp giden Kürt sorununa zemin oluşturduğu
düşünülürse, onun muhakemesinin daha öncelikli olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Selahattin Demirtaş'ın daha yakında Agos'a “Ermeni meselesi çözülmezse Kürt
meselesi de çözülemez” dediğini hatırlayalım. [10] Öte yandan Kürt sorunun
kanlı bir çatışma ve yoğun acılarla sürmesi dikkate alınınca bu konuda çözümün
daha yakıcı olduğunu herkes teslim edebilir. Alevi sorunu da çözümsüz kalan ciddi
sorunlardan biridir. Her halkın rahatsızlığı, travması, acısı, bizzat kendi
benliğinde yaşadığı için kendince daha önemli olabilir. Şu önce çözülsün, bu
sonraya kalsın deme hakkına kimse sahip değildir. Egemenler arası çekişme bir
anda Dersim soykırımını (katliam nitelemesiyle de olsa) gündemin ön sırasına
çıkarınca o davanın bir yol alma şansı doğdu örneğin.
Anahtar rol kavramı biraz da pratik işlev
meselesi olduğu için duruma göre değişkenlik arzedebilir. Bir mücadeleye
anahtar rol biçildiğinde ötekilerin kendi sorunlarını geri plana çekmeleri ve
kaderlerini bütünüyle onun başarısına tabi kılmaları da düşünülemez.
Türkiye'nin gerçek anlamda demokratikleşmesi hangi yoldan olursa olsun daha
kuşaklar boyu sürecek mücadele gerektirir. Bunun dinamiklerinden biri ve son 30
yıldaki en canlı öğesi Kürt ulusal hareketidir. Ama şimdiye kadar silahlı
mücadelenin zoruyla elde edilebilen kazanımlar bile çok sınırlıyken, adeta
koşulsuz bir silah bırakma sonucu hükümetin insafına kalacak hukuki
iyileştirmelerle yakın zamanda Kürt sorununun çözüleceğini düşünmek hiç
gerçekçi değil. Dolayısıyla Karasu'nun “Kürt sorununu çözerek gerçek
anlamda demokratikleşen bir Türkiye” umudunu neredeyse hemen şu aşamada sağlanacak birşey gibi zikretmesi, sonra
diğer sorunların kendiliğinden çözüm yoluna gireceğini varsayarak herkesin şu
andaki “çözüm” sürecine destek olmasını istemesi de makul bir önerme değil.
Türk burjuvazisi ve devletinin
demokratikleşme eğilimi içinde olduğunu gösteren hiçbir sahici belirti yok. AKP
hükümetinin kendi konumunu sağlamlaştırabilmek için darbecilere karşı aldığı
etkin önlemler askeri vesayeti geriletmiş olsa da, bir çok alandaki
uygulamaları 12 Eylül rejimini çağrıştırıyor. Bu süreçte Kürt sorununu
“çözüyor”muş gibi yaparak sağlanacak bir barış ortamının Türkiye'de
demokratikleşmeye pek de katkı yapmayıp yeni çatışmalara evrilmesi kuvvetle
muhtemeldir. Dahası AKP'nin hesabı tutacak olursa, İslami eksende Türk-Kürt
ittifakıyla Orta-doğu'da stratejik çıkarlar gütmenin kime ne getireceği çok
karanlıktır. Öcalan'ın “demokratik fetih” gibi güzellemelerle öteden beri Türk
egemenlerini özendirdiği bu yol, hem kuzey hem de güneydeki Kürtlerin bir kez
daha dramatik durumlar yaşamalarına vesile olabilir. Aleviler ve Hristiyanlar
ise daha baştan güvensizlik duyacaktır.
Tarihsel deneyimlerin uyarı ve öğretileri
Türk egemenlerinin önemli bir sorunu
çözüyormuş gibi yaptıkları, “barış, kardeşlik, hürriyet, eşitlik” havası
yarattıkları her defasında erken çiçeklenen umutların üzerine dolu yağdırıp
sinsi kırım ve tasfiyeleri devreye koyduklarını da unutmamak gerekir. 1895'te
Abdülhamit Ermeni reformlarını kabul eder gibi göründükten hemen sonra ülke
çapında Ermeni pogrom ve kırımlarını örgütledi. 1908'de Hristiyanları bayram
havasına sokan 2. Meşrutiyet'in hemen ardından Adana katliamı geldi. 1914'te
Ermeni reform tasarısını imzaladıktan sonra ise büyük soykırımını organize
ettiler. Onun için, aman dikkat!.. “İttifak” müjdeleri özellikle yanıltıcıdır.
Unutmayalım, İttihatçılar Ermeni soykırımına girişmeden hemen öncesine kadar
bir dönem Taşnak partisiyle sözde müttefiktiler. Gerçi şimdi PKK ile ittifak
komşu ülkelere yönelik saldırgan ve yayılmacı gayelerle düşünülüyor, ama bir
savaş durumunda ortaya çıkacak girift ilişki ve çelişkiler, hele de Kürtlerin
kendi gelecekleri için bağımsız davranma yada saf değiştirme durumları,
soykırımcı Türk geleneğinin ayranını yeniden kabartabilir.
Tarihteki Ermeni sorununun reformlar yoluyla çözülme
çabası Osmanlı egemenleri tarafından Kürtlere hep bir “esaret projesi” gibi
gösterilmiş, böylece onların karşı duruşu ve devlete aktif desteği sağlanmış,
uluslararası anlaşma konusu olarak defalarca gündeme gelen reform planları her
defasında savsaklanmıştı. Abdülhamit zamanında çizilen çerçevesiyle altı şark
vilayeti (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbekir, Mamüret ül Aziz, Sivas)
kapsamındaki reform projesi gerçekleşecek olsa, bundan yalnız Ermeniler değil,
Kürtler de çok önemli ulusal-demokratik haklar kazanacaktı. Reform planı çok
net olarak eğitimin milli dillerde yürütülmesini, dolayısıyla Kürt okullarının
da açılmasını öngörüyordu. Hayata geçme imkanı olsa daha o zaman Kürtçe (ve
ağırlıklı konuşulan yerlerde muhakkak Zazaca da) eğitim başlayacak, sözel
planda kalan bu dillerin yazı ve edebiyatıyla gelişme yolu açılacaktı. Düşünün
ki bugüne kadar nasıl bir birikim sağlanmış olurdu. Yalnız bu değil, reform
kapsamına giren altı vilayette yayınlanacak kanunlar, nizamnameler, tamimler ve
ilanlar üç dilde (Türkçe, Ermenice, Kürtçe) olacak, resmi makamlara dilekçe ve
belgeler bu üç dilden herhangi biriyle verilebilecek, mahkeme huzurunda
savunmalar ilgililerin istediği dillerde alınacak, Türkçe yazılan mahkeme
kararları tarafların konuştuğu dillere tercüme edilerek sunulacaktı... Bugün
halen inatçı şekilde ayak direnen şeylerdir bunlar. Asıl esaret hangi seçenek
olmuştur Kürtler için, hayat gösteriyor.
Geçmişteki
kullanılma, eşitsiz ittifak, aldanmışlık ve halen çıkarılmayan dersler
100 yıl önceki Ermeni sorununun kökten
“halledilme” tarzı ile 90 yıldır uzayıp giden Kürt sorununun çözümsüzlüğü arasında
çok kuvvetli bir bağ var. Hiç bir Kürt aydını ve siyasetçisi bunu görmezlik
edemez. Ermeni-Süryani halklarının imhasında Kürtlerin gücünden ciddi şekilde
yararlanılmış olması ve sonra aynı güç birliğiyle kazanılan azami sınırlar
üzerinde yeni devletin kurulması bu bağın iki ana halkasıdır. PKK ve BDP
liderleri bunlardan ikincisine “vatan kurtarıcı Türk-Kürt ittifakı” şeklinde
sıklıkla vurgu yapmaktalar. Aslında bu “vatanı kurtarma” ve
“yeniden kurma” süreci onu kadim Hristiyan halklarına mezar etmekten ayrıştırılamaz.
Çünkü bunlar hemen hemen aynı bileşenlerle kesintisiz şekilde peş peşe
kotarılmış işlerdir. Fakat kuruluş sırasındaki birlikteliği gururla ve “asli
unsur” vurgusuyla savunup sahiplenenler, hemen öncesine gelince “irademiz yoktu
ki” diyerek kenara çekilmeyi tercih ediyorlar.
Objektif bakılacak olursa, ne önceki süreç çok basit
ve “iradesiz” bir kullanılma, ne de sonraki öyle eşit güçleri çağrıştıran “asli
unsur” düzeyinde bir ittifaktır. Kürt dostlar ikisi arasında böyle keskin bir
ayrım yapmakla kendilerini kandırıyorlar. Atalarının birinci süreçteki rolünü
hiç derekesine indirip ikincisinde tam tersine abartıyorlar. Gerçekte her ikisi
de eşitsiz ittifak ve özünde her ikisi de kullanılmadır. Çünkü işin başında
olan, politikayı belirleyen Türk devlet adamlarıdır. Birincide hükümet olarak
İttihat ve Terakki, ikincide yine onun kadroları ve devlet geleneğiyle
Ankara'da üslenen Kemalistler. Aralarında yalnız şu kadarlık bir nüans var:
İkincide zor duruma düşmüş olan İttihatçılar, M. Kemal öncülüğünde İstanbul'a
alternatif yeni hareketi örgütlerken Kürt beylerini yanlarına çekme noktasında
onlara daha iltifatlı yaklaşmış, sanki eşit bir partner havasında birliğe davet
etmiş, siyasi kurumlarında temsili yer vermişlerdir. Lozan'a kadar “biz Türkler
ve Kürtler” söyleminin revaçta olması bu aldatıcı politikanın gereğidir.
Kürtlerin bu ittifakta sanıldığı gibi eşite eşit bir konumları olsaydı Lozan'da
öyle basitçe bertaraf edilmeleri mümkün olmazdı. Yeni devletin kuruluşu o
durumda üniter değil, federatif temellere dayanırdı. O süreçte Kürt liderlerin
aldanmış olmaları neyse de, bugünkü Kürt siyasetçilerin o yanılsamayı halâ
gerçekmiş gibi ifade etmeleri tuhaf bir durum. Oradaki Kürt iradesini çok
önemseyenlerin 1915 sürecinde benzer olan durumu bütünüyle iradesiz yada istem
dışı bir kullanılma saymaları ise daha da tutarsız.
Evet, Ermeni halkının ölüm fermanını yazan İttihatçı
liderlerdir. Uygulamada rol alan Kürt liderleri merkezi karar verici değildir.
Ama katliamların organize edilmesine gelince, bir kısmı İttihatçı da olan Kürt
beylerinin kendi alanlarındaki valiler, kaymakamlar, ordu komutanları ve
Teşkilatı Mahsusa şefleri ile ortak planlamaya varan işbirlikleri olmuştur.
Orhan Miroğlu'nun belirttiği gibi, Süryanilere ilişkin merkezi bir plan bile yokken,
yerel bürokrasi ile anlaşmalı Kürt ve Arap aşiretleri maddi dürtülerle onları
da imhaya girişmiştir. [11] Sonuçta Türk devletinin planlarına alet olmakla
beraber kendi çıkarlarını da gözeten ve bu yönde serbest insiyatif kullanmaktan
kaçınmayan bir suç ortaklığı sözkonusudur. Devlet ise hem azami imhayı
sağlamak, hem de ilerde kendi sorumluluğunu perdeleyip suçu fazlasıyla
Kürtlerin üzerine yıkabilmek için onları özellikle teşvik etmiştir. Olayın bu
karakterini de bilerek diyebiliriz ki, Kürtlerin soykırım suçuna katılımı
bilinç ve iradeden pek yoksun değil, ancak bağımlı ve güdümlenmiş bir durum
olduğu için en yoğun rol oynadıkları yerlerde bile sorumlulukları ikinci
derecedendir.
Bir kere bu ayrımı yaptıktan sonra günümüze gelirsek;
Kürt sorununun uzayıp giden çözümsüzlüğü ve Kürt halkının mahkum olduğu sonu
gelmez acılar, o dönem kendi atalarına ağırlıklı şekilde oynatılan lanetli
rolün doğrudan bir sonucudur. O imha sayesinde belki bugün eski Batı
Ermenistan'ı yutan daha geniş bir Kürdistan haritası çizilebiliyor, ama son
otuz yıllık savaşa rağmen bu büyük parçada özerkliğin lafını etmek bile
gittikçe fobi haline geliyor. Bunu bireylerin yaşamındaki etme-bulma olayına
benzetmek, yapılan fenalığın bir şekilde geri dönmesi yada lanetinin üstüne yapışması
gibi düşünmek de mümkün. Tarihteki o berbat kullanılma tarzından sonra
Kürtlerin yüz yıllık kaderinin farklı tecelli etmesi mucize olurdu herhalde.
Çünkü yok edici asıl güç aynı coğrafyayı paylaşan iki halktan birini diğerinin
yardımıyla sildikten sonra kalanı da kendisine sürgit mahkum etmenin sağlam
tedbirlerini almıştı. Paylaşılan ganimetin üzerine oturma karşılığında
Kürtlerin kendi kimliklerini unutmaları, Türklük içinde erimeleri istendi. Bu
amaçla Lozan anlaşmasında onlar azınlık olarak bile tanınmayıp en basit
kültürel haklardan mahrum edildi. Bazı Kürtler için geriye “biz azınlık değiliz
zaten, asli kurucu unsurlardan biriyiz” züğürt tesellisi kaldı. 90 yıllık
inkârdan ve 30 yıllık savaşın bunu bir nebze kırmasından sonra, şu günlerde
umut edilen “barışçı çözüm”ün paketi halen bomboş ve anadilde eğitim gibi en
vazgeçilmez hak için bile daha yıllarca zar ağlatmayı vaadediyorsa, bunun en
derin nedeni Kürtlerin iradesinin, ufkunun, nutkunun daha yüz yıl öncesinden
çok kötü bir şekilde bağlanmış olmasıdır. Ayaklarına pranga, ellerine zincir,
dillerine bant olan işte o tarihsel suç ortaklığı ve büyük aldanmadır.
Öcalan'ın “üzüntü”den söyleyemedikleri...
Değerli
okuyucular,
Bu yazıyı
önceki haftalarda Öcalan'ın ikinci İmralı görüşmesinden sızan sözleri üzerine
kaleme almıştım. Yayına vermeye yakın üçüncü görüşme ve ardından da Newroz'da
yapılacak “tarihi açıklama” gündeme gelince onların da muhtevasını görmek için
bekledim. Kendisi tarafından tekzip edilen ve yazdıklarımda değişiklik
gerektiren birşey olabilir mi diye. Ama hayır, soyut bir “yanlış anlaşılmış”
lafı dışında sonraki duyduklarımız yalnızca teyid edici oldu.
Üçüncü heyette yer alan BDP eş genel
başkanı Selahattin Demirtaş'ın aktardığına göre Öcalan, Ermenilerin “lobilerle
anılması” konusunda “Kendisinin yanlış anlaşıldığını” ve bunun için
“üzüldüğünü” söylemiş. “Önerdiği akil insanlar komisyonunda bütün bu etnik
kimliklerin temsiliyetinin olması gerektiğini” belirtmiş. Fakat sorun bu
değildi. Somut olarak neyi tekzip ettiğini anlamaya çalışıyoruz; bir şey yok.
Demirtaş'ın açıklaması şöyle bitiyor: “Biz etnik kimliklerle ilgili bir
yaklaşımınız dışarıya farklı yansıdı dedik. O da bu tartışmaları izlemişti
zaten. Böyle bir şey olmaz diyordu, benim nasıl yaklaştığım çok net biliniyor.
Biz zaten onların mücadelesini yürütüyoruz dedi”.[12]
Madem yanlış anlaşılmış ve bundan dolayı
üzülüyorsa, o zaman düzeltici yönde net mesajlar vermesi gerekmez miydi? Mesela
“Ermenilerin soykırımını tanıtmak istemeleri yerden göğe haklıdır. Bunun için
2015 hazırlıklarına karşı olmam mümkün değil, sonuna kadar destekliyorum. Biz
Kürtler kendi geçmişimizin vebalinden kurtulmanın da gereği olarak bu 100
yıllık davanın başarısına katkı yapmalıyız” diyemez miydi? Benzer şekilde
“Anadolu'da hak iddia ederler” lafını düzeltmek istiyorsa “Yok edilmiş
halkların tarihsel haklarını inkar etmiyorum. Kültür varlıkları başta olmak
üzere mümkün olan değerlerin geri kazanılmasını destekliyor, ana vatanlarında
gelip özgürce yaşayabilmelerini de arzu ediyorum. Bunun bir gereği olarak mülk
gasbında rolü olan Kürtler tarafından gönüllü iadeler yapılması için de çağrıda
bulunuyorum” diyemez miydi mesela?..
Anlaşılan Öcalan, Türk egemenleri lehine
mesajlarını, gücendirdiği halkların gönlünü almak uğruna bozmak istememiş. Onun
için yaptığı “düzeltme” bir şeye benzemiyor. Nihayet beklenen “tarihi
açıklaması” okununca görüyoruz ki, yanlış anlaşılacak birşey de yok zaten. [13]
Çağrı metni, tarihsel zemin, yeni ittifak, helalleşme
ve dışta bıraktıkları
Öcalan'ın Newroz'da okunan çağrı metni
önceki mesajında olduğu gibi “İslam bayrağı altında” yaşadıkları beraberliğe
övgü yapıyor. Tarihteki ittifaklarının ve dayandığı İslam hukukunun
fetihçi-yağmacı özünü yok sayarak, Türkler ile Kürtlerin o din kardeşliği
temelinde yeniden kenetlenmesini öneriyor.
“Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli
çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş
Savaşı'nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz” diyerek tarihsel ittifakın koptuğu yerden yenilenmesini, daha da öteye
giderek “Misak-i Milli'ye aykırı olarak parçalanmış” dediği güneydeki
Kürt bölgelerinin bu ittifaka çekilmesini savunuyor. Misak-ı Milli'nin
Musul-Kerkük petrollerini de kazanmak üzere çizilen bir Türk egemenlik projesi
olduğunu bilmiyormuş gibi, o zaman eksik kalan şeyin bugün tamamlanmasına
yönelik mesajını “çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri,
Türkmenleri, Asurileri ve Arapları” kurtarma ambalajıyla Kürt halkına
benimsetmek istiyor. Suriye'de Esad yönetimini devirip Türkiye
ile müttefik bir Sunni hakimiyetin oluşturulması planına Rojeva Kürtlerini alet
edecek bir yol öneriyor. TC sınırları dışına çekilecek PKK güçlerinin bu
perspektifle oradaki PYD bünyesine dahil edilip Türk kumandasında
savaştırılması bile şaşırtıcı olmayacaktır.
Süreç hakkında yazan Hasan Bildirici, çok
haklı olarak şu yalın soruyu yöneltmişti: “Düşünülen tarihsel Türk-Kürt
ittifakı sahi kime karşı kurulacak? Kürtleri şu an tehdit eden kimdir ki
Türklerle ittifak yapılacak?..” [14]
Evet, amaçlanan demokratik bir çözümse ve
bunun için çatışmanın çıkar yol olmadığı düşünülerek barış ortamı tercih
ediliyorsa, adına neden Türk-Kürt barışması gibi birşey değil de, Türk-Kürt
ittifakı deniyor? Üstelik de “bölgesel düzeyde ortak vizyona sahip stratejik
ittifak” vb?.. Bu kavramlar tabii ki ortak düşmanları da akla getirir. Şimdi bu
eleştiriye karşı savunma “biz halkların birliği anlamında bunu söylüyoruz”
olacaksa, belirtmek gerekir ki ittifak sözcüğü halklar olarak birlikte yaşamayı
değil, devlet yada örgütler olarak ortak çıkarlar doğrultusunda güç birliği
yapmayı ifade eder. Buna göre, örneğin kendi aralarındaki çatışmayı bitiren
Türk devleti ile Kürt hareketinin, Suriye ve başka hedeflere yönelik işbirliği
geliştirmeleri, güneydeki Kürt örgütlerini de bunun içine çekmeleri, artık
dünya güçleri arasındaki dengelere göre kimden yana kime karşı hangi roller
devreye girecekse onlarda beraber hareket etmeleri beklenir. Bu türden hesaplar
Öcalan ve Kürt hareketi açısından sözkonusu değilse, neden “stratejik ittifak”
kavramı özellikle kendileri tarafından dile getiriliyor? Eğer
Öcalan barış mesajlarında samimi ise Kürt ulusal hareketinin asla Türk
devletiyle birlikte komşu ülkelere karşı bir yayılma savaşı içinde yer
almayacağını açıkça ilan etmeli. Çağrı metni Türkle Kürdün kucaklaşmasını
isterken dışa dönük saldırganlığa cevaz veriyor.
“Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini
horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin
zamanıdır. Çanakkale'de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş
Savaşı'nı birlikte yapmışlar, 1920 Meclisi'ni birlikte açmışlardır.”
Bu sözler de savunulan birlik ve ittifakın
hangi zeminde olacağını gösteriyor. İçeride istenmeyen halkların yok edildiği
ve sonunda kendilerinin de kandırıldığı o süreci kutsamak Kürtlere onur
getirmez. Türk-Kürt helalleşmesi de o adaletsiz zeminde aranacak bir şey
değildir. [15]
Ayrıca sormak gerekir: Helalleşme ve
kucaklaşma bu ülkede yalnız Türkler ile Kürtlere mi lazım? Sözü edilen
süreçlerin kurbanı edilen Hristiyan halklarla helalleşme ihtiyacı yok mudur? Aynı şeyi hassasiyet kavramı üzerine söyleyebiliriz.
Öcalan'ın çağrı metni için Gülten Kışanak “hassasiyetleri gözetiyor” demişti.
Sormak gerekir, bu ülkede yalnız Türklerin ve Kürtlerin mi hassasiyetleri var?
Her ikisini gözeten bir yaklaşım, diğer kimliklerin hassasiyetlerini unutunca
nasıl oluyor? Buna da cevap hazır. “Bütün halklara saygımız var, hepsini kardeş
görüyoruz” vs... Ama ne yazık ki bu soyut söylemlerin pratikte fazla bir değeri
yok. Bu yüzden çoğu durumda Müslüman olmayan kimlikleri dışlayıcı tutumlara
seyirci kalınıyor. Kendi etkinlik alanında Mor Gabriel Manastırı'nın
topraklarına el koyan ve Süryanileri taciz eden yerel bürokrasi ile Kürt
ağalarına BDP'nin ses çıkarmaması bunun canlı bir örneğidir. Geçende bu konularla
ilgili görüş alış-verişinde bulunduğum değerli Kürt aydını dostum Gürdal Aksoy
şöyle yazmıştı:
“Bir varsayım, ama eğer Ermeni nüfusu
bugün eski Ermenistan ve Kürdistan üzerinde ciddi hak taleplerine zemin
hazırlayacak düzeyde olsaydı, bu söylem bile olmayabilirdi. Güç ilişkileri, ne
yazık ki, reel siyasi zeminde toplulukların karşılıklı olarak çok çirkin
pozisyonlar almalarına vesile oluyor. Bunu politik söylemlerle -kardeslik gibi-
örtmek yerine, sosyal hayatın gerçekliğinde halklar arası makul dengeler kurmak
ve bunu kültürleştirmek gerekir. Kürtler artık bugün içi boş olan 'Türk-Kürt
kardeşliği' soyleminden tiksinir hale geldiklerini söylüyorlarsa, bunun benzeri
olan boş bir söylemin de Ermeni halkını tiksindirebileceğini dürüstçe
hesaplamalı, açıkça ifade etmelidirler. Her geçen gün daha geç olmadan...”
Evet,
karşılıklı hassasiyetleri yükselen, birbirini dikkate alan Kürtler ile Türkler,
biraz da kenarda unuttukları, dışarda bıraktıkları eski komşuları için
duyarlılık göstermeli. Helalleşme en çok da gömülmemiş ölüleri ve yitik
vatanlarıyla geçmişi unutamayan, travmadan kurtulamayan halkların ihtiyacıdır. Önümüzde 24 Nisan var. Duyarlı Kürtlerin ve Türklerin vicdani muhasebeyi
topluma yaymak üzere Diyarbakır'dan İstanbul'a, Avrupa başkentlerine kadar bu
insanlık davasına ses katmaları beklenir. Bu sesler, gerici ve yayılmacı
ittifak önermelerine karşı siyasi tavırlarla beraber, Kürt sorununda girilen
sürecin daha onurlu bir rotaya sokulmasına da yardımcı olabilir.
Gelecek günlerin yalan yanlış şeylerle
övünmeye, sonra da safça kanmışlıkla dövünmeye değil, tüm mazlum ve mağdurların
dayanışma içinde başarılar kazanmalarına tanıklık etmesi dileğiyle...
Hovsep Hayreni
24 Mart 2013
[1] Bkz: Garbis Altınoğlu, Kürt Ulusal Hareketi ve Geçmişle Yüzleşmenin Dayanılmaz
Ağırlığı
www.koxuz.net/anasayfa/2012/08/01/kurt-ulusal-hareketi-ve-gecmisle-yuzlesmenin-dayanilmaz-agirligi-4/
[4]
http://www.ilkehaber.com/haber/demirtas-kurt-hareketine-teslim-oldu-demek-savas-kiskirticigidir-25619.htm
[5] Geniş bilgi için bkz: Raymond H.
Kévorkian/Paul B. Paboudjian, 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nda
Ermeniler, Aras Yayıncılık, 2012
[6] Bu konuda Osmanlı Devleti'nin
16. yüzyıl tahrir kayıtlarından vilayet, sancak yada livalar düzeyinde
istatistik bilgi aktaran yerel tarih kitaplarına bakılabilir
[7] Sevan Nişanyan, Adını Unutan
Ülke/ Türkiye'de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü, Everest Yayınları, 2010
[8] Gürdal Aksoy, Halklar Hapishanesi
Anadolu/ Kürtlerde Anadolu Merkezci Yabancılaşma, Komal Yayınları, 2002
[9] Abdullah Öcalan, 23 Haziran 2006
tarihli avukat görüşme notlarından
[10] AGOS
Haftalık Gazetesi, 4.Ocak.2013, Sayı:872
[11] Miroğlu, Seyfo soykırım
konferansında konuştu, http://www.seyfocenter.com/index.php?sid=10&aID=424
[14]
http://www.gelawej.net/index.php/yazarlar/recep-marasli/9172-2013-03-15-10-59-20.html
[15] Bkz: Hovsep Hayreni, 1915'in
Denek Taşında Türk ve Kürt Siyaseti, 2. Bölüm http://www.gelawej.net/index.php/hovsep-hayreni/4568-1915n-denek-tainda-tuerk-ve-kuert-syaset-2-boeluem.html
Hovsep Hayreni [hovhayreni@hotmail.com]
Hovsep Hayreni [hovhayreni@hotmail.com]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.