***
Dugin’e göre Ankara jeopolitiğinin temel saikinin Türk
etnik menşeinin kadim katmanları olduğunu benimsemek şarttır. Muazzam bir dünya
imparatorluğunu (ki onun hayati merkezini hâlihazırda Türkiye muhafaza
etmektedir) kuran Türklerin tarihi yükselişinin temelinde de bu faktör yer
almaktaydı. Moğol, İskit ve diğer Avrasya göçebeleri gibi Türkler de gerek
stepleri, gerekse daha barışçı olan yerleşik medeniyetleri kontrolü altında bir
araya getiren göçebe imparatorluk ilkesini kendi bünyelerinde barındırmaktaydılar.
Göçebe imparatorluklar genellikle bütün Avrasya tarihinin birleştirici unsuru
olarak görülmüştür. Jeopolitiğin kurucusu Halford Mackinder’in deyimiyle, bu
imparatorluklar “kara eşkıyaları” dalgasının parlak bir göstergesi idi.
Aslından kıtanın içlerinden gelen ve kıyısal hatlardan azami uzaklıkta veyahut
taşımacılığa kapalı soğuk okyanus mekânları ile çevrelenen bu yayılmacı ve
kaynaştırıcı saik jeopolitikte Avrasyacılık olarak isimlendirilmektedir.
Dugin, bu çerçevede çağdaş Türkiye’nin ve bilakis Osmanlı
İmparatorluğu’nun kuruluşunun köklerinin saf Avrasyacılık muhitine indiğini
vurgulamaktadır. Mekân felsefesi olarak jeopolitik, “ilerleme” anlayışını kabul
etmediğinden, bu Avrasyacı katman, Türkiye devletçiliği tarihinde üstünlük
oluşturmasına ve mevcut durumda bir hayli güç kaybetmesine karşın hiç de
azalmamıştır. Yakından incelendiği zaman Panturanizm ülküsü esasen bu derin
katmana seslenmektedir. Gerçi sadece ırksal faktör ve tarihi Rusofobi (Rus
aleyhtarlığı) vurgusu (aynı zamanda, bu ideolojinin üçüncü güçler tarafından
ara amaçlar için kullanılması olasılığı) bu ülküyü esaslı bir biçimde göreceli
hale getirmektedir. Eğer Panturanizm’in Avrasyacı çerçevede düzeltilmesi
olanaklı olsa idi, Türkiye jeopolitiğinin tutarlı ve çelişkisiz bir modeline
uygun olacaktı.
Yazara göre Türkiye jeopolitiğinde ikinci düzlemi, esasen
Osmanlı jeopolitiği oluşturmaktadır. Bu noktada Türk saikinin kökünden değişimi
vücut bulmakta, İslam faktörü ve Türkler tarafından ele geçirilen toprakların
girift etnik ve kültürel yapısı devreye girmektedir. Bu esnada İslamın tarihi
jeopolitiği ile Akdeniz ve Orta Doğu’nun yüzyıllara dayanan mürekkep jeopolitik
sisteminin ortak hayatı (symbiosis) mevzubahistir. Gerek İslamın, gerekse Orta
Doğu-Akdeniz havzasının jeopolitiği, kara ve deniz vektörlerinin kuvvetli bir
biçimde içiçe geçtikleri tamamen değişik konulardır. Osmanlı İmparatorluğu, bütün bu mürekkep jeopolitik bütünlüğün
tamamını Avrasyacı sert bozkırlıların hâkimiyeti altında almıştı. Bu
bozkırlılar, imparatorluk kurucu enerjileri ve sade ancak sert askeri ahlakları
yardımıyla bu çok değişik kitleyi tek bir jeopolitik sistemde eritip
kaynaştırma konusunda başarı kaydetmişti. Fakat Mağrip’ten Balkanlar ve
Kafkaslara değin büyük mekânlar üzerinde hâkimiyet kuran Türklerin kendileri
de, fethettikleri medeniyetlerin kendilerine ait jeopolitik eğilimleri tedricen
kabullenmekteydiler. Osmanlı İmparatorluğu’nun jeopolitik tarihinin tam bir
tablosunu ortaya koymak dikkatli ve detaylı bir araştırmayı gerekli
kılmaktadır. Bu, genelde jeopolitik için de gerekli olacak kayda değer ve ilgi
çekici birçok bilgiyi gün ışığına çıkarabilir.
Türkiye’nin jeopolitik tarihindeki üçüncü temel aşama,
milli ya da post-emperyal safha olarak nitelendirilebilir. İmparatorluğun idari
nüvesinin jeopolitik saiki, dar bir milli devlet boyutuna kadar geriledi.
Dugin’e göre Türkler emperyal idarenin etnik çekirdeğini meydana getirdikleri
zaman milli esas, jeopolitik, sosyal ve dini bir amaçla uyumluluk arz
etmekteydi. Ancak lider bir etnisitenin hâkimiyetinde Kemalist ulus-devlet
modeline geçişte özellikle Rum, Bulgar, Ermeni ve Kürt milli azınlıklar sorunu
yeni bir biçim aldı. Modern Türkiye’nin, Genç Türklerin demir iradesi ile
güçlendiğini, laiklik ve milliyetçilik ilkeleriyle bütünleşmiş katı bir askeri
özün üstünlüğünde kurulduğu bilinmektedir. Ancak askeri-politik yapıyla böylece
perçinlenen ulus-devlet oluşumu artık tamamen yepyeni bir jeopolitik çizgiyi
dikte ettirir durumdaydı. O andan sonra Ankara’nın, İslam dünyasında liderlik
iddiasında bulunması bile söz konusu değildi. Çünkü Büyük Britanya tarafından
desteklenen ve hatta kışkırtılan öteki İslam ülkelerinin çoğunluğu, Türkiye
karşıtı milli politikalar sonucunda vücut bulmuşlardı.
Dugin, bu noktada Türklerin emperyal fonksiyonlarını da
kaybettiğinin altını çizerek devletleri çevresinde Arap ülkeleri, Rusya,
Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, İran gibi eski ve yeni düşmanlar yer
aldığını ifade etmektedir. Bu durum, dış desteği zorunlu hale getirmekteydi.
Ankara, 20. asrın ilk yarısında bağlanmamış jeopolitik müttefik olarak
Almanya’ya yönelmiş, 2. Dünya Savaşından sonra ise, bu “harici akciğer”
hüviyetine Washington sahip olmuştur.
Jeopolitik yönden bu, Ankara’nın büyük jeopolitikten
(kıtasal ve emperyal) küçük jeopolitiğe (durumsal ve faydacı) geçişi demektir.
Şekil ve içerik açısından Atlantikçi blok olan NATO’ya girişin, esasen Türk
tarihini meydana getiren derin jeopolitik etkenlerin gün yüzüne çıkmasıyla
gerek kavramsal ve tarihsel, gerekse medeniyetsel olarak mücadele içinde
olacağı göz önünde bulundurmalıdır. Bu etkenler, Dugin’e göre, şüpheye yer
bırakmayacak bir şekilde karasal ve Avrasyacı idi. NATO ile ittifak taktik
meseleleri halletmekteyse de, milli devletin türü ve askeri-demokratik laik
rejim büyük ölçekli jeopolitik gerçeğin temelini oluşturamaz. Bir başka
ifadeyle, Ankara’nın büyük oyunda ağırlığa sahip olan bir oyuncu olabilmesi
için kendi tarihinin anlamını yeniden kavraması, yeni perspektifler ortaya
koyması, Ankara’nın mutabık kalabileceği büyük ölçekli jeopolitik projelere sahip
sağlam ve güvenilir ortaklar bulması elzemdir.
Dugin, kendisi için Türkiye’de en dikkat çekici hususun
Avrasyacı eğilimler olduğuna işaret etmektedir. Çünkü ona göre bu temel üzerine
yalnızca günlük ortak çıkarlara erişilmekle kalınmaz, Karadeniz çevresinde ve
Kafkasya’da birkaç yüzyıldır devam eden Rus-Türk çatışması da sonlandırılabilir
ve aynı esnada stratejik yeniden yapılanma kapsamında tüm kıta için yeni çok
kutuplu bir proje ortaya konulabilir.
Bir ulus devlet ve NATO üyesi olarak Ankara, Avrasya
projesi için yeterince düşman bir oluşumdur. Bu tür bir Türkiye ile Rusya’nın
ortak amaçlarından ziyade daha fazla jeopolitik çelişkileri vardır. Bu noktada
realist olmak ve durumu soğukkanlılıkla ele almak gereklidir. Ankara’nın Çeçen
ayrılıkçılarına belirli ölçekteki yardımı, eski Türk-Ermeni sürtüşmeleri,
Bakü’de Moskova karşıtı atmosfere destek verilmesi, Bakü-Ceyhan petrol boru
hattı yapımı konusundaki bütün hususlar, Atlantikçi ve Avrasya karşıtı
stratejilerin parametreleriyle açıkça bağdaşmaktadır. Bu sırada Kremlin, Tahran
ile münasebetlerinin güçlendirilmesinden, Ermenilere öncelikli olarak destek
vermeye, Kıbrıs konusunda Rumlar lehine lobicilikten, Kürt isyancılar ve
İslamcı gelenekselciler ile sıcak münasebetlere varıncaya değin geleneksel bir hareketler
sistemine otomatik olarak gitmektedir. Ancak bütün bunlar taktik düzeyde
gerçekleşen durumlardır. Yeni Avrasyacı proje, tamamen değişik bir şeyi
hedeflemektedir.
Dugin, Yeni Avrasyacılığın, günümüzdeki şartları küresel
ölçekte anlamlandırmayı önerdiğini savunmaktadır. Dugin’e göre “şu anda tek
kutuplu bir dünyanın, yani doğrudan Amerikan kontrolünde ve Anglo-Sakson
siyasi, iktisadi ve dini değerlerin hâkimiyetindeki küresel Atlantikçi
imparatorluğun kuruluşu eşiğinde bulunmaktayız.” Jeopolitik bakımdan mevzubahis
olan, denizin küresel galibiyeti ve karanın yenilgisidir. Bir başka deyişle
yenidünya düzeninin kurbanları yalnızca karasal devletlerin politik-stratejik
çıkarları değil, tekdünyacı (mondialist) ikameci-kültürün Procrustes (boylarını
yatağına uydurmak için misafirlerinin kol ve bacaklarını çekip uzatan veya
kırıp kısaltan efsanevi bir dev) kabına sığmayan tüm değerler ve normlar
sistemi olacaktır. Mevcut durumda hiç kimse tek başına mücadelede galip gelmeye
muktedir değildir; halklar ve inançlar kendi aralarında hangisinin değerleri
daha iyidir diye iddialaştıkları sürece, küreselleşmenin küresel silindiri
halkların, ırkların, dinlerin ve kültürlerin tüm farklılıklarını ve
özelliklerini “tek bir insanlık” çerçevesinde ayaklarının altına alacaktır. Bu
aşamada da, gerek Washington ile gönüllü işbirliği yapanlar, gerekse olası
küresel diktatörlüğe karşı koymaya cesaret edenler eşit düzeyde zarar
görecektir.
Dugin’e göre “Kendi kimliğinizi savunmak için bizler, çok
az bir süre önce rakiplerimiz ve hatta hasımlarımız olanlarla dahi ciddi
jeopolitik bir ittifaka girmek zorundayız.” Dugin, Türk halklarının
imparatorluk kurucu saikinin kıymetini fark ederek Ankara’ya dostluk eli
uzatmaya hazır olduklarını ifade etmektedir. Yazar, Avrasya’nın çok büyük
olduğunu ve enginliklerinin herkese yeteceğini vurgulamaktadır. Fakat 21.
yüzyılın “Amerikan yüzyılı” olacağına ilişkin kanaat gerçekleştiği takdirde, o
zaman ortak vatanın kaybedilebileceği Dugin’in tarafından işaret edilen
hususlardan birisidir. Dugin, eğer bu yüzyıla “Amerikancı” olma hükmü verilmesi
durumunda, bunun Avrasya’nın ölümü anlamına geldiğinin altını kalın çizgilerle
çizmektedir. Çünkü jeopolitiğin temel yasasına göre, bir deniz medeniyeti olan
Atlantikçilik, bir kara medeniyeti olarak Avrasyacılığın doğrudan tezadıdır.
Aleksandr Dugin’in Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım
kitabında Türkiye’nin Jeopolitiği ve Türkiye için Yeni Avrasyacılık konusunda
yaptığı tespitler gerçekten çok ilginçtir. Bu değerlendirmelerin üzerinde
dikkatle durulmalıdır. SSCB’nin 1991’de dağılmasından yeni bir sistem kurma
konusunda sorunlarla karşılaşan Rusya’da yeni dönemde izlenecek dış politika
konusunda birtakım düşünceler ortaya atılmıştır. Bunlardan birisi Aleksandr
Dugin tarafından ortaya atılan Avrasyacı Yaklaşım’dır. Sovyetler Birliği’nin
yerine kurulan Rusya Federasyonu’nun Avrasya bölgesine özel önem atfetmesini ve
buna yönelik ayakları yere basan politikalar oluşturması ve de bunları hayata
geçirmesini savunan bu yaklaşım Rus karar vericilerini ve akademik camiasını
yakından etkilemiştir. 1990lardan 2000li yılların başına kargaşanın hâkim
olduğu Rusya Federasyonu’nda Vladimir Putin’in 2000 senesinde devlet başkanı
seçilmesi bir dönüm noktası olmuştur. Takip ettiği merkeziyetçi politikayla
beraber enerji fiyatlarında görülen yükselme Moskova’nın toparlanarak
uluslararası arenada yeniden güçlü bir biçimde ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Rusya’nın Avrasya bölgesinde etkili olmak kullandığı
araçlardan başında enerji kaynakları ve silah satışları gelmektedir. Astana,
Aşkabat, Bakü ve Taşkent gibi zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip
ülkeleri kendi ekseninde tutma konusunda çeşitli girişimlerde bulunmuştur.
Bunlardan en önde geleni bu ülkelerin ellerinde bulunan kaynakları Kremlin’in
Batı pazarlarına sevkiyatını gerçekleştirmektir. Bu bağlamda bu ülkelerle var
olan boru hatlarının geliştirilmesi ve petrol ve gaz kaynaklarının satış
fiyatlarında yeniden ayarlamalar yapmak suretiyle başarılı olmaktadır. Ayrıca
bu ülkelere ve Avrasya’da bulunan diğer ülkelere ciddi miktarlarda silah
satışları gerçekleştirerek bu bölgede henüz etkisinin kaybolmadığı hatta
arttığını ilan etmektedir.
Bu çerçevede Dugin’e göre işbirliği yapılması gereken
ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Türkiye’nin zengin tarihsel birikimi ve sahip
olduğu diğer birtakım özellikler onu vazgeçilmez ortaklardan birisi haline
getirmektedir. Avrasya’nın Atlantikçilerin kontrolüne girmemesi Türkiye’nin
Rusya Federasyonu’nun yanına çekilmesi Dugin’in bakış açısına göre elzemdir.
Türkiye’de 1990larda ortaya çıkan “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası
Projesi” çok büyük umutlarla ve vaatlerle başlayan bir proje olmasına içinin
doldurulmasından ötürü başarısızlığa uğramıştır. 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek
başına iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi teorik temelleri bir
uluslararası ilişkileri profesörü olan ve 2002-2009 döneminde Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın dış politika konularında başdanışmanlığı yürüten ve de şu
anda Dışişleri Bakanlığı’nı Ahmet Davutoğlu’nun ortaya koyduğu Stratejik Derinlik’e
dayalı yeni dönem Türk Dış Politikasıdır. Türk Dış Politikasına temel oluşturan
birtakım prensiplerin varlığını kabul eden bu anlayışa göre değişen dünya
dengelerinde birtakım yeni ilkelerin ortaya konulması zorunludur. Avrasyacılık
çerçevesinde ele alındığında bu ilkelerden en ön plana çıkanı “komşularla sıfır
sorun” ve “çok boyutlu dış politika” anlayışıdır.
Ritmik diplomasi ve proaktif bir dış politika izlenmesi
gerektiğini savunan bu anlayış kapsamında Türkiye için en önemli ülkelerden
Rusya Federasyonu’dur. Kremlin ile başta enerji olmak üzere çok çeşitli
alanlarda ilişkiler tesis eden Ankara, böylelikle bölgesel sorunların çözümünde
önemli bir rol oynayacağını düşünmektedir. Rusya, Avrasya gibi dünyanın kalbi
olarak adlandırılabilecek bir bölgede Türkiye ile yakın münasebetler kurmanın
kendisi için birtakım olumlu getirileri olacağını idrak etmektedir. İki ülke
arasında yakın münasebetin Avrasya’nın geleceği hayati olacağı ve Avrasya
bölgesinin hâkimiyetinin Atlantikçi bloğa kaptırılmaması Dugin’e göre bir kara
medeniyeti olarak nitelendirdiği Avrasyacılık için şarttır. Dugin de zaten tam
olarak bunu savunmaktadır.
Dünyanın en kritik bölgelerden olarak görülen Avrasya’nın
üzerinde her alanda devam eden mücadelenin önümüzdeki yıllarda daha da artacağı
rahatlıkla söylenebilir.
Sina KISACIK
Referans
1. Aleksandr Dugin. Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım.
Çev. Vügar İmanov. Küre Yayınları, 2010, Altıncı Basım. İlgili Bölüm: Avrasyacı
Çağrı ve Türkiye’nin Jeopolitiği Sayfa Aralığı: IX-XIX.
1 yorum:
1 Kasım 2008 tarihli Dugin röportajından alıntılar...
Not: Rusya'nın Gürcistan'a müdahalesinden sonradır. Aliyev'in Rusya'nın işine gelir şekilde seyirci kalması, Dugin'in takdirini kazanmıştır.
(Çeviri: Armenak Taçyıldız)
- Karabağ'ın tanınması Moskova için acil mi ?
Dugin: Hayır değil.Türkiye ve Azerbaycan ile stratejik ilişki geliştirmek daha önemli. Jeopolitik çıkarlar bağlamında konuşucak olursak, Rusya, Türkiye'nin tarafsızlığına ve Azerbaycan'ın müttefikliğine, bölgede Atlantik stratejilerine direnebilmek için her şeyden fazla ihtiyaç duyuyor. Ermenistan ile olan stratejik müttefikliğimizden alabileceğimiz mümkün olan her şeyi aldık. Bunun Rusya'ya daha fazla katabileceği bir şey yokken, Türkiye ve Azerbaycan'ın vardır. Bu yüzden, Karabağ'ın tanınması büyük oranda istenmeyen bir durum olacaktır. Üstelik Rusya mevcut statükonun ve Rus üstlerinin korunmasından yanadır. Aynı zamanda, Rusya'nın bir diğer projesini de hesaba katmamız gerekir. Bu, bölgeden Ermeni silahlı güçlerinin çekilirken Rus güçlerinin mevzilenmesi ve yeni bir yerleşim düzeninin başlamasıdır.
(...)
Rusya uluslararası politikalarda soyut prensipler üzerinden değil, daha çok kendi çıkarları üzerinden düşünmeye başlamıştır. Bu nedenle bu Azerbaycan'a tabidir. Türkiye'ye karşı sembolik jestler, ki aslında bunun Karabağ probleminin çözümünde de bir ilgisi yoktur, daha önemlidir.
(...)
Bu bölgenin Azerbaycan'a ilhakının gerçekçi olmadığından da eminim. Evet burası yönetimsel olarak Azerbaycan'a bağlı, ama Ermeniler orada antik dönemden beri yaşıyor.
(...)
Biz hiçbir tarafı "iyi taraf" , "kötü taraf" olarak ele almıyoruz. Amerika onları böylesi taraflara dönüştürüyor.
(...)
İş Dağlık Karabağ'ın tanınmasının kimin yararına olacağına kalmış. Bugün Karabağ konusunda nötr olduğumuz söylenebilir. Bir zaman öncesine kadar avantaj Ermenistan'a aitti. O vakitler Azerbaycan, Yuşenko, Sakaşvili gibi Rusofobik cepheye dahildi. Ağustos'tan sonra ise durum büyük oranda değişti ve avantaj Bakü'ye geçti.
(...)
Bu sırada Ermeni tarafı ABD ile "flört" etmeye başladı. Bazı durumlarda Sarkisyan tarafından katı Atlantikçi tutumlar sergilendi; ki böylesi durumlar Koçaryan'ın döneminde gözlemlenmemiştir. ABD Ermenistan'ı Rusya'dan uzaklaştırmak için çalışıyor. Aslına bakarsanız tuhaftır ya, böyle bir durum bizim işimize gelirdi; çünkü bu bize Türkiye ve Azerbaycan'la ilişkilerimizi geliştirmemiz için imkanlar yaratırdı.
Kaynak :http://www.today.az/view.php?id=48679
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.