
Derleme-çeviri: Hovsep Hayreni
Bu kazadaki Ermenilerin mevcudiyeti şehirde
yoğunlaşmıştı. Arapgir merkezinde 9.500 Ermeni yaşıyordu. Köylerinden
Ambırga'da 250, Şepik'de 468, Vank'da 129, Ançırti'de 510 Ermeni yaşıyordu.
Arapgir'e yakın olan Ermeni nüfuslu başka köyler idari olarak Egin'e bağlıydı.
Arapgir'de ipek dokumacılığı başta olmak üzere zanaat işleri ve ticaret
Ermenilerin elindeydi. 1895 kırımında Arapgir Ermenileri 3000'e yakın kurban
vermiş, sonraki 20 yıl zarfında Amerika ve Mısır başta olmak üzere dışarıya
çokça göç vermiş olmasına rağmen şehirde böyle bir yoğunluk ve etkinliğe
sahipti.
Genel seferberlik sırasında kaydedilen 18-45 yaş
arası 3000 kişiden 2300'ü askere alınır. Gerisi bedel ödeyerek askerlikten muaf
kalmıştır. Fakat ilk anda şanslı gibi görünen bedelliler grubu tehcir öncesi
erkek nüfusun tutuklanması yoluyla en erken ve kurtuluşsuz imhaya hedef olur. [1]
1915 Nisanında Arapgir Ermenileri yaklaşan tehlikeye
dair belli belirsiz sezgilerle endişeli günler yaşamaktadır. Ve ayın son günü
(30 Nisan) hükümet şehirde öne çıkan ulusal kişilikleri toplayıp kışlaya
hapseder. Sonraki günlerde onlar grup grup imhaya götürülür. Ardından gerideki
yetişkin erkekler tutuklanmaya başlar, bir hafta zarfında neredeyse cemaatin
bütün erkek cinsi kurutulmuş olur.
Mayısın ilk iki gününde polisler Der Goryun,
Vağarşak ve Der Tornik isimli keşişleri kiliseden mezarlığa, mezarlıktan okula
döve döve gezdirir ve arama yaparlar. Fakat istedikleri silah-cephane bulunmaz.
Sonra evlere dağılır ve aynı taleple halka işkence yapmayı sürdürürler.
Kurtulmak için çokları polisin bizzat sattığı silahlardan birer tane alıp
kendine aitmiş gibi teslim eder. Sonra bunlar da “Ermenilerin her yeri cephaneliğe
çevirdiği ve isyana hazırlandığı” yaygarasına dayanak yapılır.
Bu arada Erzurum ve Erzincan'dan sürgün kervanları
Arapgir'e yetişmeye başlar. Onların dehşetli görünümleri halkın yüreğini
korkuyla doldurur. “Bizim sıramız ne zaman gelecek acep?” soruları çok geçmeden
cevabını bulacaktır.
Haziran başında tutuklu erkeklerin Harput'a
götürülüp yargılanacakları haberi yayılır. 6 Haziran günü tutukluları dört dört
birbirine bağlı yola çıkarırlar. Atlı jandarmaların kırbaç darbeleri altında
ilerleyen grup akşama doğru Fırat kenarındaki Gümüş Maden'e [2]
ulaşır. Orada üzerlerindeki değerli eşyalar ve elbiseleri soyulduktan sonra
kayıklara doldurulup suya salınırlar. Nehrin ortasına gelince kayıkçılar onları
batırır ve kıyıdaki askerler kurşun yağdırır. Yüzme bilen ve kurşundan sıyrılan
tutuklular da elleri bağlı kurtulamaz, Fırat'ın akıntısında boğulurlar.
14 yaşından büyük erkeklerin neredeysa bütünü aynı
hilekâr yöntemlerle şehir dışına çıkarılır ve bir kısmı da Levengü Tsor'da
(Levenge Deresi) [3] kurşuna dizilirler. Der Goryun ve Der Vağarşak da
onlar arasındadır. Yalnız Der Tornik isimli keşiş Türklüğe geçme karşılığı
hapisten kurtulur. Kızını ve tornunu da Türklerle evlendirir. Ama uzun yaşamaz,
üç ay sonra kendi kimliğini ve saygınlığını yitirmiş halde yaşama veda eder.
Gümüş Maden ve Levengü Tsor. Fırat kenarında
bulunan bu ikiz mevkiler Arapgir Ermenilerinin Der-Ül-Zor'u ve Res-ül-Ayn'ı
olurlar. Erkek nüfustan oluşan dört kervan bu lanetli yerlerde imha edilmiştir.
[4]
Erkek tutukluların Fırat boylarında imha
edilmelerinin dört grup halinde olduğunu R. Kevorkian'ın derlemeleri de
doğruluyor. Onun aktardığına göre birinci grup 30 kişi, ikinci grup 300 kişi,
üçüncü ve dördüncü grupların her biri 250'şer kişiden oluşmuş; toplamda 830
tutuklu katledilmiştir. [5]
Üç hafta sonra Tellal Nuri ve başkalarının
sokakları çınlatan ilanları duyulur. “Sultan'ın emriyle bütün Ermeni aileler
Urfa'ya ve daha güvenli yerlere nakledilecekler”dir.
18 Temmuz sabahı kadınlar ve çocukların ilk kervanı
Malatya ve Urfa istikametinde yola çıkarılır. Mahalle mahalle Ermenileri
evlerinden toplama işinde Türk ve Kürtlerden müteşekkil sopalı bıçaklı
başıbozuk kalabalıklar da polise yardımcı olur. İlk sürgün edilenler Paxdikyan,
Derbederyan ve Mamasyan mahallelerinin sakinleridir.
Sürgünlerin at, eşek, araba gibi araçlar
kiralamalarına müsade edilir. Tabii ki bulabilir ve istenen fahiş fiyatları
karşılayabilirlerse... Fakat kervanlar tanıdık yollardan değil, dağ ve dere
yamaçlarından yakıcı temmuz güneşi altında dolandırılarak götürülür. Konak
yerleri ve yollarda türlü çeşit eziyet, istismar, cinayet ve iğfale maruz
kalırlar.
Malatya'ya kadar yürüyebilen Arapgirlilerden bir
kısmı orada salgın hastalıktan ölür. Kimileri dokuma fabrikasına girmek
suretiyle sürgün ve ölümden kurtulur. Gerisi yollarda eksilerek Res-ül-Ayn ve
Der-ül-Zor'a kadar azap ve ölüm yolculuğuna devam edecektir. [6]
Bu sürgün kervanında yer alan Varter Yegavyan
“Ermeni Kadınının Golgotası” [7] başlıklı anı yazımında uygulamalara
dair çarpıcı detaylar veriyor. Kendi yaşadıkları ve gördükleriyle “tehcir”
siyasetinin nasıl birşey olduğunu ortaya koyuyor. Sonunda ilginç bir
kurtarıcılık örneği de içeren bu öykünün önemli kısımlarını aktarmakta yarar
görüyorum.
Ermeni Kadınının Golgotası
“... Erzurum'dan, Erzincan'dan ve çevrelerinden
sürülmüş halkın korunaksız kervanları günden güne ulaşıyordu bizim tarafa. Aç,
çıplak ve yalnayak, eziyet çarmıhı altında geliyordular... Ne kocaları vardı
yanlarında, ne kardeşleri... Sahipsiz ve desteksizdiler... Yakıcı güneş altında
kararmış, kupkuru sefillere dönmüşlerdi...
O kara günlerden birinde bizim evin yokuşundan
hayli yukarda genç bir geline rastladım. Onun yürek paralayan yabani görünümü
halen daha gözlerimin önünde. Çıplaklığını örtecek bir çaputtan bile
mahrumdu... Bir saat önce doğum sancılarıyla kıvranmış ve bir oğlan çocuk
dünyaya getirmişti. Kanama, ağrı, yorgunluk, açlık ve susuzluk bitkin
düşürmüştü genç kadını. Bundan başka zaptiyenin kırbacıyla morarmış, şişmiş,
yaralar bağlamıştı bütün vücudu. Yürüyemez halde yere serilmiş, inliyordu.
Dehşet içinde yaklaştım ve yeni doğum yaptığını anlayınca bebeğinin nerede
olduğunu sordum. Namert düşmanın zulmünden aklını oynatmış olarak bölük pörçük
kelimelerle söyledi:
-Ellerimle eşeledim toprağı, sağ sağ gömdüm
yavrumu... Masum çığlıklarına kulak asmadım... Böyle sakladım onu, iki diğer
yavrum gibi canavarların elinde oyuncak olmasın diye. İşte orda, te yukarıda
gömülü!..
Çıkarttım üzerimdeki giysileri mümkün olduğu kadar
ve güçlükle giydirdim onu. Hemen biraz su ve yiyecek getirdim, ki zar zor
yutabildi. Derken kan içici bir polis üstümüze yetişti. Kadının acınası haline
bakmadan kırbaçlamaya başladı. Tekmelerle kaldırıp kervanı takip etmeye
zorladı.
-Gâvurlar, halen yaşama uğraşında mısınız? Hepinizi
gebertmeli!..
Kırbaç darbelerinden biri de bana geldi, can
havliyle eve koştum. Vahşet dünyasından kaçıyordum, insanın kanını donduran
izlenimlerle...
Kayınvalidem, deli divane ve yarı çıplak eve
girişim karşısında afallamış, sebebini soruyordu. Hemen cevaplayamadım. Biraz
aklımı toparlayıp gördüğüm dehşet verici dramı anlattım.
Beraber ağladık kervanlar üzerine, ağlaştık
götürülen kadın için. Onların çektiği ıstırabın kötüye alamet sis perdesi
içinden bizi bekleyen kanlı akibeti sezinliyorduk.
Yaklaşık üç hafta geçti üstünden. İşte feci kara
bir gün, kurt köpeği ulumasını andıran tellalın ölüm fermanı gibi duyurusu:
-Duyduk duymadık demeyin... Padişahın emriyle bütün
Ermeni aileleri istisnasız Urfa'ya gönderilecek, kendi kocaları ve oğullarına
kavuşmak üzere... Tebasına böyle ihtimam gösteren ulu hükümdarımız çok
yaşasın!..
Köpek hilesi. Utanmazca alay!.. Sinsi yöntemlerle
bizi eziyet golgotasına sürmek istiyorlar. Ermeni halkının kanını içmeye
doymamış, bu defa da kimsesiz kadınlarının, bakire kızlarının, melek
yavrularının üzerinde uygulamak istiyorlar arkaik ve lanetli emellerini.
Karamsar ruh hali içinde boğulan yetim kalmış halk
bu beter ilanla sarsıldı. Yaralı yüreklerimiz dehşet seliyle çalkalandı. Ölüm
kokan alarmdan sonra her tarafta feryat figân ağlayışlar duyuluyordu. Yiğit
evlatları ve eşlerinden yoksun yaşlı anneler, ağır aile sorumluluğu
omuzlarında, evden eve koşarak çırpınıyorlardı bir çare bulmaya, kalan
çocuklarını, gelinleri ve kızlarını sürgün tufanından esirgemek için. Yerel
Türk zorbaları önünde gidip diz çökmeyi, onlardan acıma dilemeyi
düşünüyorlardı, belki insafa gelirler diye...
Karar verilmişti; her mahelleden üç yaşlı kadın
Fadullu Mahmed Efendi'nin evine gidecek, orada misafir kalan Şotikli Battal
Efendi'den [8] sahipsiz ve korumasız halkın zorlu sürgününü engellemesini
rica edeceklerdi.
Her mahalle kendi temsilcilerini belirledi. Bizim
Derbederb mahallesinden gidecek üç yaşlı kadından biri kayınvalidemdi. Onların
Türkçeleri iyi olmadığı için beni de yanlarında götüreceklerdi. Ben önce gitmek
istemedim. Genç bir gelinin gidip Türk zorbalara yalvarmasının uygun
olmayacağını öne sürdüm. Fakat onların ısrarlı istemi üzerine olur verdim.
Belirlenen gün Fadullu'nun evine gittiğimizde
kalabalık dolmuştu zaten. Birkaçı içeri girmiş Battal Efendi'yle konuşuyordu.
Uzakta birikmiş kadınların feryat figanı duyuluyordu. Aynı anda bahçenin
çitinden Mehmed Efendi tehditkâr sesiyle başladı azarlamaya ağlaşan kadınları.
-Kesin zırıltıyı gâvurlar!.. Baykuş gibi vu-vu
ederek kulaklarımızı götürdünüz... İstanbul'un narin kadınları bugün yalnayak
yola düşmüş kızgın güneş altında göç ediyor da, size ne olmuş? Siz onlardan
daha nazik değilsiniz herhalde... Susun
bakıyım, yoksa şuracıkta layık olduğunuz cezayı bulursunuz, kâfirler!..
Bu tehditler yeterli oldu kadınların acı
gözyaşlarını tutmalarına. Bu arada içeri girme sırası bize gelmişti. Battal
Efendi'yi ilk defa görüyordum. İri gövdesi ve sarıklı koca başıyla padişah gibi
sandalyesine kurulmuş, önünde diz çöken talihsiz anneler merhamet dileyerek
ayaklarını öpüyorlardı. Bu derece düşkünlükten kadınsı onurumu yaralanmış
hissettim. Başımı almış uzaklaşıyordum ki, yaşlı anneler dönüp konuşmam için
ısrarcı oldular. İsteklerini yerini getirdim, fakat diz çökmeden, başımı
eğmeden.
-Ermeni halkı, dedim, sizin iyi kalpliliğinize
güvenerek kanayan yaralarına merhem olmanızı rica etmeye gelmiştir. Bizi
Urfa'ya gönderecekmişsiniz, padişahın emriymiş. Fakat düşünün ki biz
erkeklerimizden koparılmış, kanadı kırık kuşlar gibiyiz. Nasıl yürüyeceğiz,
sahipsiz desteksiz, hamile kadınlar, lohusa anneler, iki büklüm kocakarılar...
Bu mutlak ölüme göndermedir, hem de zalimce... Sanırım ki sizin kanunlarınız
dahi izin vermez günahsız varlıkların böyle mahvedilmesine...
Konuşmam sırasında onun etkilendiğini
farkediyordum. Sonra üzerime dikkatli bir bakış fırlatarak sordu:
-Ne yapmamızı istiyorsunuz hatun?
Diğer kadınlara susmalarını söyledi. Hepsi adına
benim devam etmemi istedi.
-Efendi, dedim; madem ki bizim alnımıza ölüm
yazılmış, burada öldürün bizi. Böylece sürgün eziyetini çekmemiş oluruz.
Ölümden ölüme fark var, sürgün yoluyla ölmek en korkuncudur. Buralara yetişen
kervanların yürek paralayan hallerini günü gününe görüyoruz. Zaten umutsuzluk
içinde, böyle bir azap yolunu yürümeye kadir değiliz...
Kürt aşiret
reisi hiç ağzını açmadan dinliyordu söylediklerimi. Artık hüzünden sesim
boğulup konuşamaz olunca kendisi de etkilenerek şöyle dedi:
-Hatun, emir padişahındır. Biz itaatkâr kulları
onun buyruklarını yerine getirmek zorundayız. Şu anda belli bir cevap veremem
size. Burdan doğruca hükümete gideceğim. Orda toplanıp yetkililerle durumu
görüşeceğiz. Öğle sonu saat dört gibi gelir cevabınızı alırsınız. Ama bu kadar
kalabalık gelmeyin. Yalnız sen ve sana eşlik eden üç yaşlı kadın gelirsiniz.
Biz başımızı öne eğmiş dışarı çıkarken geri çağırdı
beni ve kim olduğumu anlamaya yönelik sorular sorduktan sonra:
-Hatun, yanaşın bana, kulağınıza bir şey diyeceğim.
İrkilerek geri çekildim ve kulağımı uzatmayı
reddettim. Fakat yanımdaki yaşlılar iyi şeyler duyma beklentisiyle ısrar edince
korkarak yaklaştım ve şöyle fısıldadı kulağıma:
-Arapgir'in bütün Ermeniliği sürülse bile sen muaf
kalacaksın, emin ol, öğretmen olarak saklayacağız seni.
Hiç bir şey diyemeden ürpertiyle uzaklaştım
yanından ve titreyerek dışarı çıktım. Kadınların meraklı sorularına da yanıt
vermedim. Aklım fırtınaya tutulmuş, bütün ruhum alabora olmuştu.
Yolda kayınvalideme açıkladım Kürdün söylediklerini
ve beni oraya götürmelerinin nasıl yanlış birşey olduğunu yumuşakça
hissettirdim.
Kötü sezgilerle endişeli eve döndük. Saati
geldiğinde yaşlı kadınlar geldiler beni almaya. Yolda dilimizi bıçak açmıyordu.
Fadullu'ların evine yetişince erkeklerin daha dönmemiş olduğunu görüp haremliğe
geçtik. Kadınlar çok soğuk karşıladılar bizi. Neden geldiğimizi merak
ediyorlardı, kendilerine açıkladım meseleyi. Fakat insani duyarlılık göstermek
yerine, acılarımızla alay ederek içlerindeki nefret zehirini kusmaya
başladılar:
-Mümkün değil size af ihsan etmek, padişahın
emirleri eksiksiz uygulanacak. Siz gâvurlar bağımsızlık hırsıyla isyan ettiniz
devletimize. Şimdi bizim intikam sıramız... Nasıl istiyorsunuz ki acıma
gösterilsin? 1895'te beşikteki bebelerinizi esirgedik, ama onlar bugün 20
yaşlarına gelmiş, kurşun ve bomba yağdırarak devletimizi yıkmaya cüret
ediyorlar. Bir günlük oğlan çocukları bile kırılmalı ki hain milletiniz silinip
gitsin. Köpekler! Halen o iğrenç varlığınızla evlerimizi kirletiyorsunuz. İt
enikleri gibi çöplüğe atılmalısınız!..
Kadınların kudurmuşça sözlerinden şok olmuştuk.
Terkedip gitmeye hazırlanırken Battal Efendi adamlarıyla beraber çıkageldi.
Bizi misafirhaneye alıp konuştular:
-Malesef hanımlar, dedi Battal; üzgünüz size
umduğunuz cevabı getiremediğimiz için. Padişahın emridir, uygulanmalı. Bütün
Ermeniler yerlerinizden kalkacak ve fakat çok güvenli şekilde erkeklerinizin
bulunduğu yerlere ulaştırılacaksınız. Onlar da sabırsız sizleri bekliyorlar.
Endişe etmeyin, barınak, yiyecek ve hayati olan herşey hazırlanıyor sizin için.
Mutlu olacak ve padişahımıza dua edeceksiniz!..
Bundan daha kötü alay ve daha beter bir kurnazlık
duyulmuş değildi hiçbir zaman. Sonra da bana dönerek:
-Hatun, dedi; siz burada kalacaksınız öğretmen
olarak. Çok rahat bir hayat süreceksiniz himayemiz altında.
Kadınların zehir saçan sözlerinden anlamıştım zaten
çevrilecek dolapları. Acılı kalple cevapladım:
-Teşekkür ederim teklifinize. Ben kendi sevdiklerim
ve kurban milletimle beraber yürümek istiyorum o sürgün yollarını. Emir
emirdir, ben de uymalıyım.
Ve hiç durmadan dışarı çıktım odadan. Ak saçlı
mamikler beni izlediler. Beraber eve döndük, umutlarımızı tüketmiş ve bitkin.
Herkes telaş içinde hazırlanıyordu artık gitmeye. O
gün gecikmedi. Tekrar tellalın sesi çınladı:
-Din değiştirenler kalacak evlerinde. Bugün öğle
sonu her mahallenin Ermenileri belirlenen yerde toplanıp sorgu sual edilecek.
Öğle sonu bizim mahallenin toplanma yerine gittik
ve sorgu yapan memurlara inancımızdan dönmeyeceğimizi kesin dille belirttik:
-Biz inancımızın gücüne tutunarak Hristiyan
golgotasına yürüyeceğiz. O bizi ebedi mutluluğa götürecektir.
Zalim memur, sahipsiz kadınların bu yürekli cevabı
karşısında taş kesildi ve şeytani bir alayla karşılık verdi:
-Madem öyle yiğitsiniz, yiğitler gibi ölün o zaman!
Ve o zorlu günler de gecikmedi. Temmuzun ilk
yarısıydı. Şehirde hareket yoktu. Herkes evine çekilmiş, evler kendi bağrında
yaşayan ölüler taşıyordu. O mezar sessizliği içinde tekrar duyuldu tellalın
uğursuz sesi:
-18 Temmuz pazar günü, sabah erken kadınların ilk
kervanı Derbederb, Basmaciler, Şahroz ve Demirciler mahallelerinden hareket
edecek. Ona göre hazırlanın yola çıkmaya...
Hepimiz dehşete kapılmış, ağlıyor ve titriyorduk...
Pazar sabahı bir yandan silahlı polis-asker, bir
yandan sivil kalabalıklar belirdi. Evlere doluşan Kürtler ve Türkler ite kaka
acele yola çıkmaya zorluyor ve yağmalıyordu. Nihayet darbeler altında ev bark
bırakıp hüzünlü bir karmaşa içinde çarmıha gerilme yolunu tuttuk. Çok çocuklu
annelerin durumu daha bir yürek sızlatıcıydı. Biri kucağında, biri sırtında,
ötekiler yanında... Çokları kalabalık içinde kayboluyor, anneler çığlık
çığlığa, çocukları ağlaşarak birbirlerini arıyordu...
Bizim kervana az sayıda erkekler ve gençler de
eşlik etmekteydi. Onlardan bazıları zanaatkâr olmaları nedeniyle alıkonmuş,
şimdi ise jandarmaların keyfine kalmışlardı. Yolda canı sıkılan canavarlar
kervandan ayırdıkları iki-üç genci biraz öteye götürüp kurşuna diziyor yada
koyun gibi boğazlıyorlardı.
Hükümet sürgünlere yük hayvanları kiralama iznini
vermişti gerçi. Ama öyle zorlu yollardan götürüyorlardı ki, bazen beygir
üstünde gidenler kervanı izleyemiyor, hayvanıyla birlikte dereye yuvarlananlar
oluyordu.
Birinci gün bizi çok yürütmediler. Götürdükleri
Hıntsanak dağlarının yamacında oturttular üç gün üç gece. Mutlu günlerimizin
geçtiği şehri ağlamaklı gözlerle izledik...
Yakıcı Temmuz güneşi altında, bir ağaç gölgesinden
yoksun ve susuzluktan kırılıyorduk. Yakınlarda çeşme yoktu. Hayli uzaktaki
derelere gitmek de cesaret işiydi. Su getirmeye giden sırtından yediği kurşunla
kanlara bulanabiliyordu...
Kervanımızın konakladığı dağın yamacı dibinden
Xarpert'e giden büyük şose yol geçiyordu. Onun daha aşağısında geniş bir düzlük
vardı, ki bütün sahası irili ufaklı cesetlerle doluydu. Yarı ölü, cançekişen
kadınlar, kızlar, karga sürüleri tarafından didikleniyordu orada...
Kokuşmuş cesetlerden tiksinen kervan başları,
Ermeni gençlerine derin çukurlar kazmayı emrettiler. Kısa zamanda çukurlar
kazıldı. Jandarmalar ayak darbeleriyle cesetleri yuvarladılar çukurlara.
İskelete dönmüş, fakat halen nefes alan kadınları, çocukları doldurdular
üstüne. Ve en sonu çukurları kazan gençleri diri diri atarak toprak yığdılar
üzerlerine. Bütün bunlar gözlerimizin önünde uygulanıyordu...
Bu görülmemiş cürümlerden sonra, biraz 'kaçık' biri
olarak tanınan Haci Hagop'u ortaya çekiyor ve oynaması için zorluyorlardı.
Zavallı adam elinde olmadan istenileni yapıyor, onların tuttuğu tempo altında
soluksuz yere yığılıncaya kadar dönüyordu. Üçüncü gün de ısrar ettiler ki bir
nutuk çeksin. O 'kaçık' aklına rağmen Haci Hagop öyle bir konuşma yaptı ki
hepimiz şaşırıp kaldık. Ayağa kalktı, renk renk boncuklar ve bez parçalarıyla
süslü elindeki deyneği yukarı kaldırıp şöyle dedi:
-Efendiler, beyler, jandarmalar! Üç aydan beri
dehşete kapılmıştık 'ha sürülecek, ha sürüleceksiniz' tehditleri altında...
Bugün şu Türkçe deyişe göre çok daha huzurluyuz: 'Verdim kırkı, çıktı korku'!..
Siz iğrenç planınızı uygulamakla gurur duyuyur ve seviniyorsunuz. Bizim gibi
sahipsiz bir milleti imha eyleminiz büyük zafermiş gibi!.. Fakat efendiler,
bilirsiniz muhakkak, bundan yüzyıllar önce sizin gibi Ermeni düşmanı Persler,
halkımızı inancından döndürmek ve mahvetmek istedikleri zaman, haçı elinde
direnişe öncülük eden yiğit Vartan Perslerin ordusunu kırıp geçirmiş ve sonunda
kendisi de düşerek şehitlerin görkemli tacına nail olmuştu. Şimdi bize bir
yiğit Vartan gereklidir, sizin kanlı ellerinizden kurtarmak için. Ama siz imha
işindeki tecrübelerinizle kurnaz çıktınız. Önce yiğitlerimizi öldürdünüz,
gençleri, devrimcileri. Ve bugün sahipsiz kalan bizler sessiz itaat ediyoruz
vahşetinize. Çok böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var! Yetimin sahibi
de Allah'tır!.. Eğer ki sizin Muhammed'inizin talimatı bu ise... dedi ve
küfretti.
Düşman içten içe kudurmuştu, fakat kendini
zaptederek şöyle dedi:
-Aferin Haci Hagop, aferin! Biraz daha oyna da
görelim.
O tekrar oynayıp zıplarken biz oturduğumuz yerde
korkudan donakalmış, onun yürekli sözlerinin akibetini bekliyorduk. Oyunu biter
bitmez yanımızdan uzaklaştırıp bağıra çağıra kurşuna dizdiler onu.
-Al senin Vartan'ına, al senin haçına, al senin İsa
Mesih'ine, gâvuroğlu gâvur...
Gerçekten şaşırtıcıydı Haci Hagop'un kahramanlığı.
O 'kaçık' haliyle müthiş bir ders verdi zalimlere ve bütün Ermeniler adına
ahlâki temelde intikam aldı. Ne ki yazmışsam burada, mübalağasız kendi
sözleridir. Akıllı birinin öyle düşmanın yüzüne tükürürcesine cüretli konuşması
mümkün değildi belki.
Orada kaldığımız üç gün boyunca şehrin Türkleri
geliyor, kendi haremlerine kapatmak için kafile içinden en güzel gelin ve
kızları seçiyorlardı. Çekiştirilen bayanlar zayıf yapılarına rağmen gözüpek
direniyor, ama çokları kendini kurtaramıyordu saldırganların pençelerinden.
Zorla ailelerinden koparılıp ayakları bağlanıyor, köpek leşi gibi yerlerde
sürüklenerek ve taşlara çalınarak götürülüyorlardı.
Dördüncü gün sabah erken tekrar yola koydular bizi.
Öğleye yakın şehir istikametinden dörtnala gelen atlı Türklerin bağırtısıyla
durduk.
-Gözünüz aydın Ermeniler, padişah af ilan etti
size, evlerinize döneceksiniz. Müjdemizi isteriz!..
Ve yere büyük bir bez serip emrettiler ki, herkes
mutlu haber için teşekkür olarak kendi hediyesini oraya atsın. Hepimiz sevinç
içinde, altın, gümüş takı ve paralarımızı bonkörce döktük... Onlar bu
beklenmedik ganimetten çok memnun, bir süre dinlenmeye bıraktılar bizi. Sonra
cehennemi kahkahalar koyverip alay ettiler saflığımızla. Ve nihayet hırıltılı
vurgularıyla yola devam emri verdiler...
Gözyaşları içinde küçük yavrularımızı bağrımıza
basıp devam ettik. Kimileri umutsuzluk içinde çocuğunu bir dereye teslim
ediyor, kimileri de anne sevgisinin yanan ateşiyle düşmanın elinden kapıyordu
yavrusunu...
Ölüm kokan yollardı yürüdüğümüz. Halkımızın
kahramanları, bilim ve eğitimde çığır açan öncüleri yürümüştü bu yollardan.
Çocuk cesetleriyle dolu derelere rastladık. Susuzluktan dillerimiz kuruyarak
yürüyor, çoklarımız dayanamayıp düşüyor, fakat vicdansız ellerin deynek
darbeleriyle kalkmaya zorlanıyorduk...
Arapgir'in Hovsepyan ailesindendi sanıyorum, 6
çocuklu bir kadın, biri kucağında süt bebeği, diğerleri peşinde, yorgunluktan
düşmüş, bir kayaya yaslanmıştı. Zalimce taşlamaya, dipçiklemeye başladılar onu.
Çocuklar çığlık çığlığa çırpınırken bağrına yasladığı bebeği ise kurumuş
memesinden bir damla süt çekmeye çalışıyordu. Jandarmalardan biri o an hırsla
kocaman bir taş alıp bebeğin kafasına indirdi, ceviz gibi ikiye böldü.
Çocukların hıçkırıkları eşliğinde zalimlere son lanetini okuyan mırıltıları ile
zavallı kadın da oracıkta can verdi.
Bizler kenardan bu akıl oynatıcı manzarayı acı
içinde izliyor, fakat yanaşıp müdahale etme cesaretini gösteremiyorduk. En
ürpertici dramlardan birini daha arkamızda bırakarak zulüm yoluna devam ettik.
Hepimiz sürekli dayak ve eziyete maruz kalıyor, öylece golgotamıza doğru
yürüyorduk. Dere tepe, iniş çıkış, tekrar önceki kervanlardan kalmış cesetler
ve tekrar bizden düşüp kalanlar...
Bir gün yolda Der Goryun'un annesi Haci Mayrig'e
rastladım. Yılların yükünden kamburu çıkmış, deyneğine yaslanarak yürümekteydi.
Küçüğümü göğsüme yaslamış kan ter içinde yürürken beni görünce cesaret verdi:
-Hay yaşa kızım, sen inancından kuvvet alarak
yavrunla yürüyorsun. Yürüyelim çilemizin son durağına kadar. Haçlarımız
ağırdır. Fakat öte dünyada şehitlere ayrılan taçlar da çok ışıltılı olacak. Dua
et ve yürü evladım...
Zavallı ihtiyar, kurumuş dudaklarıyla zar zor
konuşuyordu. Çabucak birbirimizi kaybettik ve bilmiyorum ne kadar dayanabildi
yol eziyetine.
Bir gün de karı-koca ak saçlı iki ihtiyara
rastladım. Bunlar evlatlarını kaybetmişlerdi. Arapgir'den çıkmadan karar
vermişler beraber yürümeye, nereye kadar güçleri yeterse. Birinden biri artık
gidemez olursa birlikte zehir içip uykuya yatmak üzere. Ve öyle de yapıp yanyana
uzanmış, başlarını taşa koymuşlardı. Zehirli suyun testisi ortalarında,
bastonları yanlarında, can çekişir halde gördüm onları. İskelete dönmüş elleri
birbirine kenetli sanki sevgi ahdını tazeliyorlardı. Öylece kapadılar
gözlerini.
Yollar vahşi Kürt saldırganlarıyla doluydu. Onların
akınlarına da maruz kalıyorduk. Bazıları kılıçlı baltalı, bazıları sopalı
geliyordu... Her tarafta cürüm, tecavüz ve talan... Bu koşullarda yetiştik
Levengu çayına. Bitkin kafile dere kenarında konakladı. Aile bireylerini kaybedenler
gözyaşı döküyordu. Çokça acıklı durumlara şahit olduk, fakat biri var ki halen
bugün gibi bütün canlılığıyla gözlerimin önünde.
Çok güzel bir genç kadın, üç çocuğuyla dere
kenarında oturmuş, dalgın ve düşünceli, ağlayıp sızlıyordu. Ansızın çıldırmış
gibi yerinden fırladı, göğsüne bastırdığı bir yaşındaki çocuğunu tuhaf bir
acıyla öpüyordu. Olağanüstü bir çığlık koparttıktan sonra yavrucağı derenin
akıntısına attı. Aklını yitiren kadın saçlarını yoluyordu. Çocuğun dedesi 'vah
yavrum' diyerek güçlükle kurtardı tornunu. Anne işlediği günahın bilincinde
olmadan kaptığı gibi yavrusunu tekrar fırlattı suya. Bu defa zalim bir
jandarma, sahte ayıplama sözleriyle yetişti çocuğa. Ayaklarından tutup havada
birkaç tur çevirdikten sonra bir kayaya vurdu başını, tuz buz etti ve
hakaretler eşliğinde annesinin ayakları dibine attı. Artık mükemmel deli olan
anne uzaklara çığlık savururken küçüğün dedesine oracıkta inme geldi ve öldü.
Diğer iki çocuk ise canhıraş feryat ediyordu. Kervan başları emrettiler ve o
çocuklar da gözlerimizin önünde baltalarla parça parça edildi.
Aynı dere içinde bir başka acı olay yaşandı. 15-16
yaşında bir oğlan elinde testi yakındaki su kaynağına gitmişti. Orada Kürt
veletleri onu döverek testiyi kapıp gitmişler. Çocuk koşarak geldi büyüklerinin
yanına ve olanı anlattı. Aile de başladı ağlayıp dövünmeye. Basit bir testi
için o kadar feryat figan olmayacağını hisseden yakındaki kervan başları
'içinde para mı vardı?' diye sual ettiler. Kadınlar da safça 'evet' dediler.
Kadir Bey denilen canavar atına atlayıp Kürt çocuklarının peşine verdi. Beş
dakka sonra testi elinde geri döndü. Dibini kırınca testiden çil çil altınlar
döküldü. Ağırlığı belli olmaz diye testi dibindeki gizli bölmeye saklanmıştı
altınlar. Bu durum kafile için ekstra bir talihsizliğe sebep oldu. Birçok
testinin öyle olduğunu sanarak bütün testileri toplayıp kırdılar. Böylece artık
yanımızda taşıyacak bir tas suyumuz da olmayacaktı...
Ertesi sabah o ölüm vadisinden kalkıp yine yola
koyulduk. Hareket etmeden önce jandarmalar bazı kızları ve gelinleri kuytu
yerlere çekip iğfal ettiler. Yanımdaki katırcı Kürt iyi bir insandı. Kaç defa
kaçırma denemeleri yaptılar, kendisi korudu beni. Çocuğuma ve bana acıyordu.
Şehir sürgüne çıkarılmadan önce Kürt beyleri evleri
gezerek kendi işleri için gerekli gördükleri bazı zanaatkârları seçmişlerdi.
Horanlı Bekir de böyle yapmış; anlaştığı ustaları aileleriyle beraber kendi
köyüne götürmeye niyetlenmişti. Onlar arasında beni de öğretmen olarak seçmiş,
kayınvalidem ve iki kayınlarımla Horan'a götürecekti. Fırsatını bulunca
kervandan ayrılmak üzere önceden bizimle konuşmuşlardı. Ne zaman işaret
verilirse sessiz kendilerini takip edecektik. Tam da bu sebeple bizim
katırcıların hepsi Bölükbaş-zade'lerin emrindeki Horanlı Kürtlerdendi.
O gece Bekir bizi kaçırmaya hazır olmaları için
adamlarına talimat vermiş, onlar da bizi haberdar etmişti... Gece yarısı
sessizce kaçıp yakınlardaki dere içlerine sığındık. Sabah erken bize tarif
edilen yoldan yürüdük. Yazık ki ihbar edilmiştik. Atlı askerlerin takibine uğradık.
7-8 saat aramadan sonra kestiler önümüzü. Geri dönüp kervana birleşmemiz için
tehditle dolu çağrılar yaptılar. Kurşunlar altında ne tarafa kaçacağımızı
bilemiyorduk, bir kaç kurban verdik orada.
Bölükbaş-zadeler yeni kayıplar vermemek için
direnmekten kaçındılar ve dönmemiz için emrettiler. Bütün gün aç susuz
yürümüştük ve kervana yetişmek için gece de yürüyecektik. Karanlıkta dağ bayır
yol alıp sabah erken yetiştik.
Ertesi gece özel denetime aldılar bizi. Kervan
başları minderlerini bizim etrafımıza serip öyle yattılar. Kürtlerin
inatçılığını iyi biliyorlardı. Onlar aklına koyduğunu herşey pahasına yapardı.
Beyler bütün gece Bölükbaş-zadelere ve özellikle Bekir'e tehditle karışık küfür
savurdular. O ise bir dere içine çekilmiş, yeni çareler arıyordu. Aynı gece
saat 3'e doğru tek tek firar etmek üzere uyandırıldık. Bu çok riskli birşeydi.
İkinci defa yakalanırsak eğer ölüm kaçınılmazdı. Yazgımızı kabul edip o
maceracı adımı da attık ve nihayet cellatlarımızın pençelerinden kurtulmayı
başardık.
Bu defa takibi zorlaştıracak çok engebeli
yerlerden, yolu olmayan bayırlardan gidiyorduk. Katırlar bizimleydi, ama o
zorlu iniş çıkışlarda binmemiz mümkün değildi. Üç-dört gün sürekli böyle zulüm
yollardan götürdüler bizi. Ağustos sıcağında bitkin düşüyor, kucağımda
çocuğumla yer yer çöküp kalıyordum. Kendimi bıraktığım, ölümü düşündüğüm anlar
oldu, gördüğüm destek sayesinde grubu izleyebildim.
Ağustos sonuna doğru güneşli bir öğle vakti
Bölükbaş-zadelerin toprak sınırına yetiştik. Kürtler büyük gururla kurtuluşumuzu
müjdelediler:
-Kurtuldunuz Ermeniler, bu kahramanca eylemi
kutlamalı ve ödüllendirmelisiniz, diyorlardı.
Bizden talana uğramamış olanlar bolca altın
döktüler onların önüne.
Artık ölüm korkusundan sıyrılmış, açlık ve
susuzluğu da unutarak izliyorduk kılavuz Kürtleri. İki saat sonra Levengu
çayına geldik. O cehennem deresinde Arapgir Ermenilerinin önceden tutuklanan
erkekleri toplu olarak katledilmiş, fakat biz bundan bihaberdik. Katırcı eliyle
derenin girişini gösterip şöyle dedi:
-Hanım, oraya iyi bak. Köyde çok şeyler duyacaksın
o dere hakkında. Sizin için tarihi bir yerdir. Yarım saat yürüdükten sonra
Fırat kıyısına yetişiriz. Orası ve yüksek vadi yamaçları çok kanlı cürümlere
yataklık etmiştir.
Ben yorgun halimle pek önem vermemiştim Kürd'ün
sözlerine. Ama köye gidince oraya ilişkin sarsıcı öyküler dinledik. Ben ağladım
ve oradan bir avuç toprak alıp saklamadığıma halen de pişmanlık duyarım.
Horan köyü geniş bir vadi içinde, dağın iki yanları
üzerine kuruluydu. Yirmi kadar toprak damlı kulübeden oluşan yoksul bir köydü.
Yalnız dört evin durumu daha iyiydi. Köyün ortasından büyük bir dere geçiyor,
fakat yazın suyu kuruyordu. Havası ve suyu pek sağlıklı değildi. Toprağı da
bitki örtüsünden yoksundu genelde. Kurtarılan Ermenilerden bazıları hazır
kulübeler kiraladı. Bazıları yıkık evleri yenileyerek içine yerleşti. Yalnız
biz orda kaldığımız üçbuçuk yıl boyunca harabe içinde yaşadık.
Zanaatkâr olanlar orda çok iyi bir yaşam sürdüler.
Kazançları bol ve can güvenlikleri de sağlamdı. Köye yetişmemizin ilk günlerinde
Hüseyin Efendi [9] Kürt ve Ermeni erkeklerini kendi huzuruna çağırıp
önce Ermenilere konuştu:
-Siz burada kendi dininiz ve şerefinizle
yaşayacaksınız. Dini baskı olmayacak. Fakat namus konusunda çok sıkıyım.
Ahlaksızlık edenler hayatıyla öder yada buradan uzaklaştırılır. Bunu iyi bilin.
Sonra dönerek Kürtlere seslendi:
-Siz de Ermenilere insanca davranacaksınız. Onlar
sizin talihsiz kardeşlerinizdir. Hakaret yada tehdit ettiğinizi görmeyim.
Ermeni kadın ve kızlarına zorla evlilik dayattığınızı duymayım. Gönüllü olursa
ziyanı yok. Aksi taktirde hepinizi askere yazdırır ve dosdoğru savaş cephesine
gönderirim. [10]
Gerçekten çok huzurlu bir yaşam sürdük o yoksul
köyün içinde. Din değiştirme önermediler bize. Herkes kendi mesleğine, işine
bakarak, uyumlu şekilde mütarekeye kadar yaşadık. Ondan sonra Arapgir'e dönüş
yaptık.
Geride bıraktığımız kafileye gelince, çok ayrıntılı
ve kesin bilgilere sahip değilim. Yalnız aynı eziyetler ve cinayetler eşliğinde
Malatya'ya götürüldüklerini duymuşum. Orada tifodan ölenler olmuş. Bir kısmı
dokuma fabrikasında çalışmaya alınmaları sayesinde kurtulmuş ve sonra Arapgir'e
dönmüşler. Kervanın kalan bölümü ise aylar süren aç susuz yürüyüşle Der Zor
çöllerine götürülür, orada katliamların en korkunç ve dramatik biçimleriyle
eritilirler.” [11]
[1] Raymond Kévorkian, Le Génocide des
Arméniens, Paris-2006, s. 494
[2] Bu değişik kaynaklarda Gaban-Maden olarak
anılan yer olmalıdır. Harput (Elazığ) yolu üzerinde ve Fırat kenarında olan bu
yerleşim şimdi Keban diye biliniyor. Gaban Ermenice dar geçit olup Türklerin
dilinde Keban'a dönüşmüştür. Fırat'ın buradan geçen vadisi oldukça dardır.
[3] Levenge, Arapgir ilçesinin güney sınırına
yakın Horan köyünden aşağı Fırat nehrine birleşen küçük bir deredir. Bugünkü
resmi adı Kaynak olan Horan köyünün Levenge adında bir mezrası da vardır.
[4] Varter Yegavyan'ın anılarından aktaran,
Antranik L. Polatyan, Badmutyun Hayots Arapgiri
(Arapgir Ermenileri Tarihi), New York-1969,
s. 711-712
[5] Raymond Kevorkian, age, s. 495
[6] Antranik L. Polatyan, age, s. 712-713
[7] Golgota: Kudüs'ün surları dışında Hz.
İsa'nın çarmıha gerildiği tepenin adı. Oraya kadar çarmıhını sırtlayarak
işkence altında yürüdüğü için bu isim sembolleşmiştir.
[8] Bahsi geçen Battal Efendi daha önce 1895
Arapgir kırımı sırasında da anılmıştı. Burada onun Şotikli olduğunu
öğreniyoruz. Şotik Arapgir'in batı istikametinde büyükçe bir Kürt köyü ve
nahiye merkezi olup günümüzde “Çobandere” ismiyle Malatya'nın Arguvan ilçesine
bağlıdır. Köy hakkında bilgi veren bir kaynak burada yerleşik Atma aşiretinin
köklerinin Iraklı Gülhur boyundan Urfa-Adıyaman bölgesine gelen Berez aşiretine
dayandığını, 17. yüzyıl zarfında Maraş-Pazarcık üzerinden gelerek önce Arapgir'in güney sınırında
bulunan Horan'a yerleştiklerini, burada devletin vergi tahsil eden askeriyle
çatışma ve takibat sonucu bir kısmının kuzeye kaçarak Şotik köyünü
kurduklarını, Horan çevresinde kalanların Aşağı Atma, Şotik çevresinde
yaşayanların Yukarı Atma aşireti olarak tanındıklarını belirtmektedir. Aynı
yerde bu aşiretin geçmişine dair değişik görüşler veriliyor. Kimine göre
kökleri Kürt, kimine göre Türkmendir. Her halükarda Kurmanci konuştukları
bilinen bir gerçek. Bir dönem devletle çatıştıktan sonra uyuşma yoluna giren
Yukarı Atmalılar özellikle nahiye müdürü Battal Efendi'nin ağırlığını
koymasıyla 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusuna çokça asker vermiş, ama bir
ölçüde özerk konumlarını gene de sürdürmüşler. (Bkz: www.atmalilar.org.tr/forum/index.php?topic=42.45;wap2) Aşağı Atma aşiretine gelince, bu öykünün
sonunda onun sürpriz rolüyle karşılaşıyoruz. Horan köyü ve çevresinde meskün
Bölükbaş-zadeler sürgün kervanından bir dizi Ermeniyi kurtarıp kendi köylerinde
saklıyacaklardır.
[9] Hüseyin Efendi, buradaki Kürtlerin dini
lideriydi. Yirmi yıl İstanbul'da eğitim görmüş ve görev yapmıştı. 75 yaşında,
Ermenileri seven biriydi. (Yegavyan'ın kendi dipnotu)
[10] Bayan Yegavyan buraya düştüğü dipnotta “Bölükbaş-zadeler
kendilerine ait 200 köyden hükümete asker vermiyor, gençlerini çete olarak
saklıyorlardı” diyor. Burada verilen rakamın abartılı olduğunu düşünüyorum.
Bahsi geçen sülale ne kadar kendi başına buyruk davranabilmiş olsa da o kadar
geniş bir alana hükmettiğine inanmak güçtür. 200 köy eski idari yapıda birkaç
kazayı doldurur. Bölükbaşlar tek başına o kadar nüfusa sahip değildi herhalde.
Daha önceki bir dipnotta başvurduğumuz kaynak Bölükbaşları Aşağı Atma aşiretine
bağlı bir sülale olarak anıyor. Bir de Yukarı Atma aşiretini düşünürsek, belki
verilen rakam her ikisinin yayıldığı bütün köy ve mezraları ifade eder. Sevan
Nişanyan'ın İndex Anatolicus isimli map sitesinde Arapgir ve Arguvan'dan başka
Darende'nin de pek çok köyünde Atmalı aşiretinin meskun olduğu görülüyor. Bir
kısmı önceden Ermeni köyü iken 1915 sonrası bu aşirete kalmış. Yukarı
Atmalıların Battal Efendi öncülüğünde devletten yana pozisyon aldıkları
bilindiğine göre, “hükümete asker vermeme” tavrı 1915'te artık yalnız Aşağı
Atma'ya özgü ve belki onun da ancak bir kısmını bağlayan bir şey olabilir.
Fakat ne kadar sınırlı olursa olsun, Yegavyan'ın yaptığı tanıklığın bir
gerçekliği muhakkak vardır. Bu ise kitabın son bölümünde konu ettiğimiz
Dersim'in kurtarıcı rolü yanında, başka çevrelerden bazı sülale ve köylerin de
toplu koruma yapabilmiş olduklarını gösterir. İnternet sayfalarında rastlanan
bilgiler Aşağı Atmalı ve Bölükbaş'ların Sünni-Müslüman kimliğine işaret ediyor.
Bundan hareketle Hüseyin Efendi'nin öncülük ettiği Horan'daki toplu korumayı
müstesna bir örnek sayabiliriz. Fakat bu görünür kimliğin gerisinde zorunlu bir
dönüşüm var, bunu da not edersek koruyuculuğun kültürel zemini daha doğru
anlaşılır. Şöyle ki, Atmalıların tümü önceden Alevi iken bu aşağı yörede
kalanlar çevrenin etkisiyle asimile olarak Sünni mezhebini kabul etmek zorunda
kalmışlar. Buralardan göç edip Yukarı Atma köylerini meydana getirenler ise
Alevi inancını sürdürmüşlerdir. (Bkz: Battal Baki Çıplak, Atma Aşireti, www.
cobanderekoyu.com/atma.php). Atmalılar hakkında bir bilgi kaynağı da, “İki
Dedem Vardı” isimli kitabı ve çeşitli makaleleriyle Mehmet Ali Çabuk'tur.
Yukarı Atma aşiretinden olan yazar, dedelerinden birinin aile dostu Kasap
Artin'i kurtarma öyküsünü anlatırken, bir diğer dedesinin ise Arapgir'de Ermeni
katliamına karıştığını belirtiyor. Onun samimi anlatımlarından Yukarı
Atmalıların 1915 saldırılarına daha çok talan yönünde kısmi bir dahlinin
olduğunu, fakat sistematik bir rolleri olmadığını anlıyoruz. Sonraki nesilleri
ise Ermenilerden hep olumlu söz ederlermiş. (Rober Koptaş'ın röportajından,
Agos)
[11] Varter Yegavyan'dan aktaran Sarkis Paxdikyan,
Vosgekedag III Hador, Nıvirvadz Arapgiri, Çımışgadzaki, Xarperti, Malatiyo
Badmutyan yev Azkakırutyan (Vosgekedag 3. Cilt, Arapgir, Çemişgezek,
Harput, Malatya Tarihi ve Etnografyasına Dair), Beyrut-1948, s. 96-121)


1 yorum:
Bende arapgirliyim arapgir büyüdüm çocuklugumuzda böyle şeyler duymuştum ama bu kadar acı bir insana çok fazla şimdi o insanların acılarını payaşıyorum...
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.