Sarkis Hatspanian
Geçtiğimiz günlerin merkezi gündemindeki olayların kıvılcımını
teşkil eden Taksim Gezi Parkı’ndaki yüzyıllık ağaçların devrilip-katledilmesine
karşı koymak isteyen bir avuç dürüst insanın dahi bilgisi dışında kalmış ve ne
yazık ki medya’nın sansürlendiği günümüz koşullarında ‘görmezden gelindiğine’
şahit olduğumuz çok acı bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Çok önemli
bulduğum bu bilgilerin salt “Bilenler bilmeyenlere anlatsın” türünden bir
paylaşım olmaması arzusuyla, soykırıma uğratılan halkımın acı tarihinde salt
sağ olanlarımızın değil, toprağın altındaki ölülerimizin bile nasıl rahatsız
edildiklerinin taşınması oldukça zor acı hikâyesinin ağırlığını bundan böyle
sizlerin de bizimle beraber taşımasını arzuluyor, yüzyıllık acımıza insanca
ortak olunmasını istiyorum.
Taksim Gezi Parkı’ndan başlayarak, Harbiye Radyo Evi,
Ordu Evi ve daha da ilerisindeki araziler zamanında Ermeni Mezarlığı idi. Sözü
edilen alan, şimdi Taksim Gezi Parkı, Askeri Müze, TRT İstanbul Radyosu, Hilton
ve Divan Otelleri’nin bulunduğu alandan da çok fazlasını kapsamaktadır.
Tarihsel bilgilere istinaden, Osmanlı İmparatoru Kanunî
Sultan Süleyman, Buda'nın fethinden sonra Almanlar tarafından zehirlenerek
öldürülmek istenir ve bu planlarını gerçekleştirebilmek için onlar Sultan’ın
aşçıbaşılığını yapan Manuk Karaseferyan’dan Hıristiyan bir Ermeni olmasını
gözönünde bulundurarak yardım talep ederler. Karaseferyan’ın bu ihaneti
reddetmesi sayesinde, Almanların komplosu ortaya çıkarılır. Sultan, Ermeni
aşçıbaşısının sadakâtını mükâfatlandırmak istediği için ona padişahî “Dile
benden ne dilersen” der. Bunun üzerine Karaseferyan Manuk Sultan’dan
Konstantinopolis (İstanbul) Ermenileri için bir mezarlık yeri talep eder.
Sultan da, şimdi Taksim Gezi Parkı’nın da içinde bulunduğu hektarlarca araziyi
bir fermanla Ermenilere tahsis eder ve burada Surp Hagop adını taşıyacak olan
Ermeni Mezarlığı kurulur.
1872 yılında, Konstantinopolis (İstanbul) Şehremaneti
(Şehrin Belediyesi), Surp Hagop Ermeni Mezarlığı'nı hemen yapışığında bulunan
Harbiye’nin arazisine katmaya yeltense de, pek şaşılası bir şey vuku bulur ve
dönemin padişahı Sultan Abdülâziz, bu mezarlığın Kanuni Sultan Süleyman’ın
Padişah fermanıyla Ermeni cemaatine tahsis edilmiş olması nedeniyle bu isteği
reddeder.
Bir başka sefer, Ermeni mezarlığının toprakları yeniden
gasbedilmek istenecektir. 1912'de, Belediye, caddeyi genişletmek için, mezarlık
topraklarını istimlâk etme amacıyla kısmen satın almayı kararlaştırır ve Ermeni
Cemaati’ne ait olan toprağın arsa bedelini ödemeksizin, yalnızca mezarlığı
çevreleyen duvarların yapımıyla, merhumların naaş ve mezar taşlarının
taşınabilmesi masraflarının karşılanması için 15 bin Osmanlı altını ödemede
bulunur.
Osmanlı döneminde denendiği halde yapılamayan aleni
gaspın Cumhuriyet döneminde yapılması çabalarına gelince... Pera (Beyoğlu)’nun
en işlek yerinde bulunan Surp Hagop Ermeni Mezarlığı, paha biçilmez değerde bir
araziye sahip olduğundan, 19. yüzyıl sonlarında başlayan arsaya el koyma
çabaları, Cumhuriyet Türkiyesi’nde de tüm azgınlığıyla devam eder.
1931 yılında, İstanbul Belediyesi, bu arsanın aslında
“Sultan Beyazıt Veli” adlı bir vakfa ait olduğunu iddia ederek, artık cemaati
bulunmayan, metruk (terkedilmiş) mezarlıklar statüsünde işlem görmesini
sağlamak ve ‘sahipsiz’ adlandırdığı toprakların Belediye'ye devredilmesi için
Tapu’ya başvurarak, dava açar.
Buna karşı Ermeni Cemaati, Tapu Genel Merkezi'ne
başvurmak üzere, “Cismanî Meclisi”-nde kendisini temsil edecek iki delegesini
belirler. Onlar, Ermeni Mezarlığı'nın hiç de metruk olmadığını ve Ermenilerin
ölülerini buraya gömebilmesinin Belediye tarafından ‘sağlık nedenleri’ ileri
sürerek yasaklanmış olması nedeniyle yapılamadığını Cismani Meclisi’nde
açıklarlar. Ermeni Cemaati temsilcilerinin sunduğu durum tamamiyle gerçek
olduğu halde, din gibi bir inanışla ilgili düşüncelere bağlı olmayan Cismanî
Meclisi Ermeni Mezarlığı’na ait olan arsanın Belediye’ye kaydedilmesini
emreder.
O dönemin Türkiye Ermenileri Patriği görevini yürüten
Başepiskopos Mesrop Naroyan bu adaletsizliğin kaldırılması ve alınmış kararın
geçersiz kılınması istemiyle mahkemeye başvurur. Ermeni Patriği ayrıca,
mahkemenin nihaî karar vermesine kadar, mezarlık topraklarının Belediye'ye
geçmesine izin verilmemesi talebinde de bulunur. Ve Mahkeme, 20 bin lira
kefalet ödenmesi şartının yerine getirilmesi halinde Patrik Naroyan’ın bu
talebini kabul eder.
Belediye, Ermeni Patriği Naroyan’ın bu adil talebine
karşı “Türkiye'de bir Ermeni Cemaati ve Patrikhanesi'nin var olmadığını” ve
Osmanlı İmparatorluğu İttihad ve Terakki hükümetinin 19.temmuz.1915 günü almış
olduğu Bakanlar Kurulu kararıyla “Ermeni Patriği’nin Jerusalem (Kudüs)'e sürgün
edilmiş olduğunu”, dolayısıyla İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi'nin de oraya
nakledilmiş olduğu iddiasında bulunur. Belediye’nin İstanbul’da bir Ermeni
Cemaati ve Patrikliği’nin bulunmadığı türünden bu iddiası pek gülünç olsa dahi,
Mahkeme Belediye’nin dava ettiği meselenin görüşülmesine karar verir.
Bu anormal durumda ne yapacağını bilemeyen Ermeni
Patrikhanesi’nin avukatları da ister-istemez sözkonusu olan Surp Hagop Ermeni
Mezarlığı davasını bir yana bırakarak, reddedilmez yüzlerce örneğiyle
İstanbul’da yaşayan Ermeni cemaatinin var olduğunu kanıtlayan delilleri
mahkemeye sunmak zorunda bırakılırlar. Belediye’nin saçmalamalarına karşın,
aynı Osmanlı İmparatorluğu’nun İttihad ve Terakki hükümeti’nin 18 Ekim 1915
tarihli bir kararnamesiyle, Ermeni Patriğinin statüsüyle, Ermeni
Patrikhanesi’nin yönetmeliğinin yeniden onaylanmış olduğunu gösteren belgenin
mahkemeye sunulması sayesinde, ne iyi ki İstanbul Belediyesi’nin savları kabul
edilmez.
Fakat...
Evet, fakat...
Tüm bu gerçekliklerin tartışılmaz bir şekilde ortaya
çıkarılmasına rağmen, mahkeme Ermeni Patrikhanesi’nin yüzde yüz haklı olduğu
yönünde bir karar alacağı yerde, hiç beklenmeyen şok edici bir (‘Quel alaka ?’
hesabı) “Sultan Beyazıt Veli” adlı Vakıf'tan Ermeni Mezarlığına ait olan
toprakların sınırlarının belirlenip-bildirilmesi isteminde bulunur ve bununla
da yetinmeyerek, bu işin yapılması için Ahmed Refik Altınay adlı birisinin
başkanlığında dört kişilik bir heyet kurulması kararını verir. Pek doğal(!)
olarak bu heyetin yaptığı araştırma-inceleme(!) çalışmaları sonunda, Ahmed
Refik Altınay başkanlığındaki ‘ne idüğü belirsiz’ bu heyet, mahkemeye sunulmuş
ve Ermeni Patrikhanesi’nin tartışılmaz haklılığını gösteren tüm belgelerin
sahte olduğu iddiasıyla, Surp Hagop Ermeni Mezarlığı’nın aslında “Sultan
Beyazıt Veli Vakfı”na ait olduğu kararına varıldığını belirtir.
1933 yılında, İstanbul Hukuk Mahkemesi, ‘ne idüğü
belirsiz’ bu heyetin duyulmamış yalan ve görülmemiş sahtekârlık örneği olan bu
raporuna dayanarak, Surp Hagop Ermeni Mezarlığı'nı, Mezarlıklar Kanunu’nun
bilmem kaçıncı maddesinin, bilmem nesinin, bilmem ne gereklerini, bilmem ne
zamandan beri yerine getirmediği gerekçesiyle “cemaati olmayan bir toplumun
metruk mezarlığı” olarak kabul eder ve tüm arazinin Belediye'ye geçmesini
kararlaştırır. Ve bu uğursuz misyonun gerçekleştirilmesinde başrolleri
oynamakla görevlendirilen o ‘ne idüğü belirsiz’ heyetin başkanı Ahmed Refik
Altınay da, devletine milyarlarca dolar değerindeki taşınmaz emlâkı bedava elde
etme çabalarının karşılığı olarak, İstanbul’da bir başka gayr-ı müslim
vatandaştan kağıdı-küreğiyle zorla alıkonulmuş denize nazır bir köşkün
tapusu-mapusuyla sahibi oluverir.
Ancak, bu işin en ilginç yanlarından birisi de Surp Hagop
Ermeni Mezarlığı Davası ile ilgili varolan tüm belge ve dosyaların, 3 Aralık
1933 günü Sultanahmet'te bulunan Adliye Binası’nda çıkan yangında yok olmasıyla
ilgili hikâyedir. Mahkeme bu yangını gerekçe göstererek, Surp Hagop Ermeni
Mezarlığı davasını erteleme kararı alır. Oysa mahkemece bu ertelemeye gerekçe
gösterilen sebebin aksine, sözkonusu tüm belgelerin devlet tasdikli, imzalı ve
damgalı birer kopyaları, hem İstanbul Belediyesi, hem de Tapu ve Kadastro
Müdürlüğü Mezarlıklar Dairesi’nde bulunmaktadır, fakat bu belgelerin varlığına
belli ki ‘pour raison d’Etat’ göz yumulur.
Mahkeme, Ermeni Cemaati’ne ait 850 bin metrekarelik
arazinin İstanbul Belediyesi'ne geçmesi, Ermeni Patrikhanesi'ne de 6 bin
metrekarelik araziyi bırakıyor olmasını adalet diye adlandırılan terazinin iki
tarafına koymasıyla, 3 bin 200 liralık gülünç bir meblağa eşdeğer mahkeme
masrafları bedelinin Belediye tarafından Ermeni tarafına ödenmesi kararıyla
“adaletin böylesi görülmemiştir elbet” hesabı örneği olmayan bir hukuk
soykırımı gerçekleştirmekten geri kalmamıştır. Mahkeme kararıyla, Ermenilerden
alıkonulan hektarlarca toprak ve araziye karşılık, Ermeni Patrikhanesi'nin
ödediği mahkeme masraflarıyla, İstanbul Belediye Vekili'nin 150 lira tutan
avukat masrafını edinmeye hak kazanması (!) “T.C.” mahkemelerinin ne kadar
tarafsız ve adil (!) olduğunu göstermesinin yanında, “ADALET’İN MÜLKÜN TEMELİ”
olduğunu iddia eden bir devletin kurucusuna olan bağlılık ve sadakatini de
kanıtlamaktaydı kuşkusuz !
Bas-bas bağıran bu haksızlık-hukuksuzluk ve
adaletsizlikler yetmezmiş gibi, dönemin İçişleri Bakanlığı'nın emriyle, o zaman
İstanbul Valiliği görevinde bulunan Muhittin Üstündağ ile Beyoğlu Üç Khoran
Ermeni Kilisesi Vakfı'nın Mütevelli Heyeti (Yönetim Kurulu) üyelerinden Adil
Arşak Surenyan adlı üyesi arasında ayrıca bir de yazılı anlaşma imzalanmasına
(buna imzalatılması dense çok daha doğru ve yerinde olur inancındayım) ihtiyaç
duyulması, Kanunî lakabıyla bilinen Sultan döneminden kalma “MÜHÜR KİMDEYSE SÜLEYMAN
ODUR” sözlerinin Kanunî Sultan Süleyman’ın padişahlık fermanının bile nasıl
ayaklar altına alınabileceğinin eşsiz örneğidir !…
Hikâyemiz bu kadarla da bitmiyor ama... Bir zamanlar,
Mustafa Kemal (Atatürk)'ün diş hekimliğini de yapmış olan Adil Arşak Surenyan,
Galatasaray Spor Klübü eski başkanlarından Faruk Süren'in özbeöz dedesidir.
Surenyan’ın ‘YAN’ı abra-kadabra usulü kırpılıvererek, geriye kalan Suren’in
‘U’su da hokkabazlara özgü bir el çabukluğuyla ‘Ü’ye dönüştürülünce SÜREN’e
ulaşılmasının acı hikâyesine dair bilgiler sanki önemli bir devlet sırrıymış
gibi nedense hep gizlenmiş olsa da, Adil oğlu Faruk SÜREN’e GS Spor Klübü
başkanlığı koltuğunun, Arşak dedeye ‘zorla’ imzalatılan sözkonusu o belgeye
karşılık yağlı bir ‘teşekkürün’ ifadesi olduğu, İstanbul Ermeni Cemaati’nin
birkaç neslince kulaktan kulağa anlatılıp-durmuştur.
Ol hikâyat, şu an kısmen Elmadağ mahallesinin bulunduğu
yerde, yüksek katlı binalarla çevrili pek geniş alanla, aslında hikâyemizin
kahramanı Taksim Gezi Parkı’nın bugünkü yerinde, bir zamanlar başına ‘Pişmiş
tavuğun başına getirilmeyenlerin dahi getirilmiş olduğu’ Surp Hagop Ermeni
Mezarlığı’mız vardı işte !
Ve tüm bunlardan da daha acı olanı elbet, mezarlarında
bile rahat bırakılmayan ölülerimizin kemiklerini örten mezar taşlarının dahi,
bir inşaat malzemesi olarak Eminönü Meydanı ve Cami’siyle, Taksim Gezi
Parkı'nın merdiven yapımında kullanılmış olması maneviyatsızlığıdır.
Şimdilerde Taksim Gezi Parkı'nın başına toplanan kara
bulutlarla asıl yapılmaya çalışılan maneviyatsızlık ise, yukarıda hatırlatmak
zorunda kaldığım halkıma ait tarihsel izlerin kökten silinmesi amacını
taşımaktadır ! Bu da, Ermeni insanının yalnız dirisine değil, ölüsüne de düşman
olduğunu göstermekten çekinmeyen “T.C.” devletinin günümüz hükümetinin
uygulamakta inat ettiği insanlık dışı, faşizan politikanın sonucudur.
Bu toprakların en kadim halkı olan Ermenilere ait her ama
herşeyin izi ve tozunun silinerek, her ne pahasına olursa olsun
unutturulmasının sağlanması, aslında bu topraklarda yaşayan tüm insanların
sahip olması gereken toplumsal hafızanın dahi görülmemiş bir zorbalık ve
faşizan uygulamalara maruz bırakılarak, göz göre göre yokedilmek istenmesine
Surp Hagop Ermeni Mezarlığı (Taksim Gezi Parkı) sayesinde şahit olduğumuz akıl
almaz vahşilikteki saldırılara, hangi halktan olurlarsa olsunlar, insanlık
onuruyla göğüs germeye hazır namuslu ve dürüst tüm dostlarımıza, Ermeni halkı
ile dayanışma içerisinde bulunma görevi düşmektedir.
Bir zamanlar, mahkeme salonlarında yargıçların oturduğu
yerde, onların kararlarını okudukları masanın hemen arkasındaki duvarda koskoca
harflerle «T.C.»-nin kurucusu olarak övünülen Mustafa Kemal (Atatürk)’e
atfedilen “ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR” sözü yazılıydı diye hatırlıyorum. Şimdi bu
satırları okuyan insanların ‘Adaletin mülkün temeli’ olduğunu belirttiği bu
sözün temelinde, dünyada eşi görülmemiş bir haksızlık ve hukuksuzlukla, Surp
Hagop Ermeni Mezarlığı örneğine benzer binlerce, onbinlerce gasp olayının
bulunduğunu daha da yakından görmesi ve Mustafa Kemal (Atatürk)’ün kurmuş
olmasıyla övünülen bu devletin adaletten ne ve ne kadar anladığını öğrenmesi
amacıyla kaleme aldığım bu yazının yararlı olmasını umuyorum.
Yazının omuriliğini oluşturan tarihsel bilgileri değerli
araştırmacılar sayın Hrant Çizmeciyan, Tamar Nalcı, Emre Can Dağlıoğlu ve
Armaveni Miroğlu’na borçlu olduğumuzu iletme görevimi yerine getirerek, bu
aydınlarımıza teşekkür ediyorum.
“2015’e 2 yıl kala” Ermeni ulusunun uğradığı soykırımın
gerçekleştirildiği topraklar üzerinde yaşayan insanlar tarafından İNSANLIĞA
KARŞI İŞLENEN ve ZAMAN AŞIMI TANIMAYAN BU SUÇ’un kabul, mahkûm ve tazmin
edilmesi çabalarında Taksim Gezi Parkı olayının mutlaka bir MEHENK TAŞI
olacağına inanıyorum.
Saygılarımla,
Sarkis HATSPANIAN
Yerevan, 02.haziran.2013

1 yorum:
Mazlumun ahı yerde kalmaz çıkar aheste aheste,orada yatan ölülere saygı göstermeyenler daha sonra sefalet içinde ve uzun hastalıklar sonunda öldüler.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.