Marmara raporunda Deniz Ülke Arıboğan'ın imzası var.
Raporda batı bölgesinin istekleri ve olaylara bakışı çarpıcı bir şekilde analiz
edildi... Akil Heyet Toplantılarında Diğer Gözlemler... 7- Akil Heyet
toplantılarımızın en çarpıcı başlıklarından bir tanesi de Gayri Müslimler
dosyasının açılması olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti kendi vatandaşlarına sırf
dini inançları nedeniyle yıllardır yabancı muamelesi yapmakta, haklarını gasp
etmekte, her yeni dönemle birlikte yeni mağduriyetler yaratmaktadır. Yüzlerce
binlerce yıllık kendi yurtlarında diaspora gibi yaşamak zorunda bırakılan bu
vatandaşlarımız, kendi devletlerinin şerrinden o kadar korkmaktadırlar ki, bir
çok haklarını kısıtlayan Lozan anlaşması ile belirlenen statülerini bile
korumaya çalışmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti devletinin güçlenmesine ve
özgüveninin artışına paralel olarak gayri Müslimlerin inanç ve ibadet
özgürlüklerini kollayan, onlara gelişme imkanını sunan, gasp edilmiş haklarını
kendilerine teslim eden bir politika kurgulaması beklenir. Gayri Müslimlere
Türkiye’nin vereceği hiçbir hak, dış politikadaki bir karşılıklılık esasına
dayandırılmamalıdır. Gayri Müslimler Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi
vatandaşlarıdır ve bir başka ülkede yaşayan Türklerin haklarını kollamak adına
bir araç olarak kullanılmamalıdır. Kaldı ki, Türkiye’nin sadece halen
anavatanında yaşayan gayri Müslimlere değil, aynı zamanda ülkesinden göç etmek
durumunda kalmış olan eski Türkiyelilere de kucak açması onun güç algısına
hizmet edecektir. Türkiye kökenli ve halen yurtdışında yaşayan tüm gayri
Müslimlere çifte vatandaşlık uygulaması verilmesi kanımca güzel bir adım
olacaktır. Bu adım son dönemlerde Türkiye’ye yüklenmek istenen “dinci ya da
Sünnici” yakıştırmalarına karşı da antikor vazifesi görebilir. Bu bağlamda
pozitif ayrımcılığa tabi tutulması gereken kesimlerimizden birisinin de gayri
Müslim vatandaşlarımız olduğunu vurgulayabiliriz.
***
Marmara raporunda Deniz Ülke Arıboğan'ın imzası var.
Raporda batı bölgesinin istekleri ve olaylara bakışı çarpıcı bir şekilde analiz
edildi.
İNTERNETHABER - Deniz Ülke Arıboğan'ın Akil İnsanlar
Heyeti Kişisel Raporunu kişisel blog sayfasında açıkladı. Raporda çarpıcı
detaylar yer alırken, bazı ayrıntılar Gezi Parkı olaylarına da ışık tutuyor.
İŞTE O RAPOR...
Çözüm sürecine katkı amacıyla oluşturulan Akil İnsanlar
Heyetlerinin Marmara Bölgesi grubu Başkanı Prof.Dr.Deniz Ülke Arıboğan'ın Sayın
Başbakan, İlgili Bakan ve yetkililer ile paylaşılan kişisel süreç değerlendirme
raporu.
MARMARA BÖLGESİ AKİL İNSANLAR HEYETİ ÇALIŞLAMARINA DAİR
KİŞİSEL RAPOR
1- Akil heyet toplantıları sırasında Çözüm/Barış sürecine
olumsuz tutum alanlarla olumlu tutum takınanların ortak yönü, referans noktası
olarak başbakan Erdoğan’ı almalarıydı. Destekleyenlerin önemli bir kısmı
projeyi başlatanın R.Tayyip Erdoğan olması nedeniyle destekçilerken, karşı
çıkanlar da yine aynı nedenle karşı çıkmaktaydılar. Bu bakımdan barış gibi son
derece pozitif ve önemli bir konuda bile insanların, pozisyonlarını “gündelik
çıkar/sıkıntıları ve tuttukları taraf çerçevesinde” aldıklarını gördük.
Bu, Türkiye siyasetinin, yalnızca barış süreci gibi
derinliği olan bir sorun konusunda değil, ortaya çıkabilecek en basit olayda
bile aynı biçimde hizalanacağını gösteren bir delil kanısındayım. Nitekim
önümüzdeki dönemde mikro konulardaki tartışmaların makro çatışmalara
dönüşmesini sağlayacak ana faktörün bu olması beklenir.
2- Barış sürecinin kanımca en kırılgan noktası Türkiye’nin,
Cumhuriyet döneminden bu yana şekillenen sosyal ve siyasal yapılanmasına
alternatif bir duruş önermesi. Cumhuriyetin çağdaş dünyayı hedefleyerek
kurguladığı modern Türk kimliği, özü itibariyle laik, sünni (devletin uygun
bulduğu haliyle), Batıya dönük, devletçi ve etnik olarak homojen bir modeli
hedef alıyordu. Üstelik bu model devlet tarafından korunmaktaydı ve bu
homojenitenin dışındaki tüm kimliklere yönelik baskı, bizzat devlet mekanizması
tarafından uygulanmaktaydı. Türk kimliği makbul vatandaş tanımının karşılığı
olarak üstte bir yerde konumlanırken, diğerleri ile onun arasında tampon rolünü
oynayan devlet, alternatifleri, yani “öteki”leri ezme görevini görüyordu. Barış
süreci ile gelinen noktada devletin en azından teorik olarak aradan çekilmesi
ve her türlü kimliği demokratik platformda eşitlemesi gibi bir durumla karşı
karşıyayız. Geçiş döneminin bilinçli ve sistemli bir biçimde kurgulanmaması
halinde tarihte ilk kez Kürt kimliğinin, Türk kimliğinin ötekisi olarak
konumlanması gibi bir durum söz konusu olabilir. Nitekim ortaya çıkan tepkiler
Kürt kimliğinin hak ettiği saygıyı görmesine yönelik olmaktan çok, Türk
kimliğinin saygınlığını yitirmesine karşı şekilleniyor.
TC tartışması, Türk bayrağı ya da eyalet sistemine geçiş
bazlı tartışmalar Türk kimliğine yönelik saldırı olarak algılanıyor. Süreç bir
tarafın kazanıp, diğer tarafın kaybettiği bir çerçeve içerisinde topluma lanse
ediliyor. Bu son derece tehlikeli bir durum, zira çoğunluğun kendisini mağdur
hissetmesi saldırganlığı da teşvik edecek bir yeni dönem başlatabilir. Bu konu
Türk kimliğinin korunması için bastırılan diğer tüm kimlikler (mesela Aleviler)
için de aynı düzeyde risk taşıyan bir durum.
3- Heyet toplantıları boyunca gözlemledik ki, barış
sürecine en fazla destek verenler, çatışma ortamından en fazla etkilenenler ve
dolayısıyla savaş psikolojisini en derinden yaşayanlardı. Marmara bölgesi
Kürtlerin göç alanı olması ve son 30 yıl boyunca evini terk etmek durumunda
bulunan mağdur Kürt nüfusun bu coğrafyaya akması dolayısıyla oldukça tepkili
bir insan grubunu da içerisinde barındırıyordu Toplumsal yapı bir yandan göç
edenlerin entegrasyon sorunları ve üzerlerinde taşıdığı travmalarla
şekillenirken, diğer yandan da göç nedeniyle değişen nüfus dengelerine ve
türeyen yeni sosyal yaşama tepki duyan yerleşiklerin kaygı ve güvensizlikleri
belirginleşiyordu. Bu ikili bir ruh halinin yansıması olarak gelişen psikolojik
fay hatlarındaki gerilim yükü ise gözle görülebilecek düzeyde. Bir taraf terk
etmek zorunda kaldığı köyüne, bahçesine özlemle “eski güzel günler”
nostaljisini yaşarken, diğer taraf ise yeni gelenler gelmezden önceki huzurlu,
homojen ve tanıdık mahalleye olan özlemiyle “eski güzel günler” söylemine
sarılıyor. Bu noktada göç bölgesine yeni gelen Kürtlerle yerleşik Kürtler arasında
da belirgin farklılıklar olduğunu söylemek gerekiyor. Halihazırda sistemle
bütünleşmiş olan Kürtler de, yenilerin yarattığı huzursuzluktan rahatsızlık
duyan kesimler arasında. “Ben Kürdüm ama öz be öz Türküm” diye özellikle
vurgulama ihtiyacı hissederek, sürece daha sert bir yaklaşım
sergileyebiliyorlar. Olası bir etnik çatışma ihtimalinden en fazla ürkenler
onlar.
4- Kürt bölgelerinden gelen insanlardaki ağır travma son
derece somut ve reel, buna karşın Türkiye’nin batısının yaklaşımı daha ziyade
psikolojik ve sanal. Bir tarafta yaşanmışlıklar ağır basıyor, diğer tarafta
yaşanabilirlikler. Bu bağlamda Diyarbakır şehir federasyonunu temsilen
toplantıya katılan bir kişinin yaptığı matematik hesap oldukça çarpıcıydı.
Şöyle diyordu: “Bu süreçte yaklaşık 40 bin insan öldü. Devletin verilerine göre
bunun 5 bini şehit, geride kalan ise sivil. O sivil 35 bin kişi bölgede yaşayan
Kürt, Türk değil. Bu 5 bin sivilin en az yarısı korucu ve onlar da Kürt. Kalan
şehitlerimizin yarısı yine Kürt. Yani buradan bakınca esasında ölen biziz;
bizim yerimiz yurdumuz ocağımız yandı ama sizin buraya sadece kıvılcımlar
sıçradı. Tam da bu yüzden biz silahların susması, barışın gelmesi konusunda
sizden çok daha fazla istekliyiz.” Bölgede yaşayan Kürtler korkunun bizzat
içinde yaşadıkları için umut etmek istiyor, Batıda ise korkular ve tehdit
algısı daha yüksek. Doğu’nun bu kadar arzulu ve barış yanlısı olmasını gizli
bir nedene bağlıyorlar. Doğulular ise Batılıların yaklaşımını bencil ve
umursamaz buluyor. Bu nedenle karşılıklı empati kurma zorluğu yaşanıyor.
5- Sorunun köken ve nedenlerine bakış konusunda da
yaklaşım farkı bulunuyor. Kürtler, olanlardan ötürü Türkiye Cumhuriyeti
devletine (TC diyorlar) karşı olumsuz duygular besler ve devleti suçlarken,
Türkler ise PKK’yı ve Kürtçüleri suçluyor. Hemen arkasından da bu süreci
başlatarak onlara prim veren iktidara yükleniyorlar. Buradaki olumlu nokta her
iki tarafın da geniş kitle olarak birbirini hedef almaktan kaçınması ve toplum
bazında karşı karşıya gelmektense 3. bir tarafa suçu ve günahı yükleme
arzusunun bulunması. Nitekim barış sürecini en sert eleştiren grupların bile
“Kürt- Türk kardeştir, bunu bozan kalleştir” sloganını kullanması bu konuda
önemli bir veri. Çatışma temelde arzulanan bir durum değil, aksine barışma
konusunda genel bir eğilim var.
6- Batı bölgesinde PKK’nın verdiği ekonomik zararlardan
da oldukça şikayet var. Terörle mücadeleye ayrılan bütçenin çocuklarının
rızkından kesildiğini ve bu nedenle çatışmanın nedeni olan PKK’nın hem Türk
ekonomisini hem de kendi iktisadi pozisyonlarını zedelediğini düşünüyorlar.
Ayrıca Batı bölgesinde toplanan verginin özellikle son
yıllarda doğuyu kalkındırmak için kullanıldığını, Batının çalışırken Doğunun
yediğini, Batıda herkes vergi öderken Doğuda kaçak elektrik kullanımı, vergi
kaçırma, kaçakçılık gibi konuların hoş görüldüğünü ifade ediyorlar. Buna
mukabil Kürtler ise kendilerini ekonomik olarak zayıflatan, zayıf tutan gücün
Türkiye Cumhuriyeti devletinin kendisi olduğuna ve eşitsiz gelişmenin
cumhuriyetin başından bu yana sürdüğüne inanıyorlar. Fakir bırakılmışlarının
suçlusunun devlet olduğunu, terör nedeniyle bölgenin ekonomik olarak da mağdur
edildiğini, Türkiye’nin kalanıyla aynı hızda gelişmekten mahrum kaldığını,
bölgeye yatırım gelmediği için işsizlik meselesinin had safhada olduğunu ve
devletin bunu çözmekle yükümlü olduğunu söylüyorlar.
7- Kürtlerin, (genellikle göç mağduru oldukları için de
olabilir) en sıklıkla vurguladığı noktalardan birisi de köy baskınları ve
yangınlar. Yaklaşık 400 bin insanımızın mağdur olduğu ve yaşadıkları yerlerden
göç etmek durumunda kaldığı bu köy yakma stratejisini, tersine göçe
çevirebilmek için bazı önlemler alınsa da sorun halen çözümlenmiş değil. Göç
eden insanların gittikleri yerlerde hoşça karşılanmadığı görülüyor. Üstelik bu
insanların geri dönecekleri bir yer de bırakılmamış durumda. 4 binden fazla
köyün yakılmış olması “yersiz yurtsuzlaşma” duygusunu çok şiddetlendirmiş. Geri
dönme hayali bile olamayan ama gittikleri yerlerde de yerleşik sayılmayan
milyonlar var. Bunun yarattığı psikoloji doğal olarak incinmişlik, öfke ve
umutsuzluk biçiminde yansıyor. Kanımca ileride kentli bir şiddet hareketinin
başlaması halinde bu kesimin aktive olması çok mümkün. Evini barkını
mahallesini kaybeden insanların kucaklaşabileceği herhangi bir kitle olmadığı
zaman, aidiyet duygusunu en hızlı biçimde örgütlere, cemaatlere üye olarak
kuvvetlendirmesi beklenir. STK’ların ve yasal çerçevenin güçlendirilerek
devreye girmemesi halinde aidiyet sunan yasadışı örgütlerin etkinleşmesi son
derece kolaydır. Bu bakımdan entegrasyon sorunu düşünüldüğünden çok daha önemli
bir potansiyel risk alanıdır.
8- 30 yıllık çatışma gerçekten çok ağır tahribat yaratmış
ve insanlar bir savaş psikolojisinde yaşadıklarını fark etmeden durumu
kanıksamaya başlamışlar. Çatışma dönemi boyunca hiç kimse bunun nedenlerini,
aktörlerini sorgulamaya cüret edememiş. Olan kabul edilmiş ve bunun üzerinden
bir yaşam kurgulanmış. Şimdi insanlara 30 yıllık mücadelenin temelden yanlış
olduğu söyleniyor ve başka bir zihinsel dünyaya geçiş öneriliyor. Bu, bir
yönüyle bireylerin kendi kendisini yalanlaması ve daha önce inanmış olduğundan
dönmesi anlamına geleceğinden, ister istemez savaş sürecini sorgulamayan
insanların barış sürecini sorguladığını görebiliyorsunuz. Bu bir meşru müdafaa
hali aslında; insanların 30 yıllık benliklerini ve duruşlarını koruma çabası
bir anlamda. O bakımdan barış sürecine neden girildiğinin, şartların önceki
halden bu hale geçişinde ne gibi değişimlerin olduğunun çok iyi anlatılması ve
insanlara kendi duruşlarını neden değiştirdiklerini izah etmeleri için nedenler
sunulması gerekir. Uluslararası dengeler, PKK’daki değişim, Türkiye’de atılan
adımlar gibi bazı açıklayıcı sebeplerin bulunması ve “biz karar verdik, oldu;
siz de kabul edin formatından, “artık her şey daha farklı, iyi gelişmeler oldu
ve hepimiz kazanacağız” formatına geçiş yapılması uygun olabilir.
9- Toplumun bir kesimi uzunca bir zamandır herhangi bir
seçim ya da referandum sürecinden zaferle çıkmayı başaramıyor. Kendisini
muhalif olarak tanımlayan bir kesimde bunun yarattığı süregiden bir kaybediş
psikolojisi var. Üstelik önümüzdeki dönemler için de herhangi bir umut
besleyemiyor. Barış sürecini AKP’nin projesi olarak algılayarak ve algılatarak,
bu projenin başarısızlığı üzerinden galibiyetle tanışmak arayışı var. Toplumun
bir kesiminin zafer algısı, projenin çöküşü ile ilintilendirilmiş durumda. Akil
heyete yönelik tepkinin özünde de bu var. Heyet üyelerinin barış sürecine
destek verdiği için değil, karşı takıma yardım ettiği için eleştirilmesi söz
konusu. Barış süreci ile siyasal rekabet bağlantısının kopartılması ve kaybeden
kesimin başka yerlerde zafer ihtiyacını tatmin etmesi, sürece yönelik baskının
hafifletilmesi adına önemli bir adım olacaktır.
10- Çatışma ve barış sürecinin siyaset üzerinden değil,
insani hikayeler üzerinden okunması karşılıklı empati duygusunu oldukça
güçlendiren bir faktör. Heyetin yaptığı toplantılar sırasında özelikle
Kürtlerin kendi hikayelerini anlatmaya başlaması ile birlikte sempati
duygusunun arttığı net olarak gözlemlenebiliyor. Bölge insanının çok ağır
mağduriyetleri, Batıdakiler tarafından yeterince bilinmediğinden duyarlılığın
yeterince gelişmesi mümkün olamamış. Bölgeye bakıştaki insani duyarlılık
eksikliği bilip de aldırmamaktan değil bilmemekten, ya da yanlış bildirilmekten
kaynaklanıyor. Kürt meselesinin mutlaka siyasetler üstü bir okuma/anlatı
aşamasına geçmesi gerekiyor. Toplantılar boyuncaAkil heyete yönelik güven
duygusunun artmaya başlaması ile birlikte insanların içlerini döktükleri, zaman
zaman gözyaşları içinde kendilerini ifade ettikleri dönemler oldu ve bu anlarda
salondaki siyasi algı hızla insani perspektife dönüştü. Örneğin Türkçe
konuşamayan bir Kürt annenin “3 evladını dağda kaybettiğini ve eşini de Emniyet
müdürlüğünün 3. Katından atarak (kendisinin atladığı söylenmiş) öldürdüklerini
söyledikten sonra ben başkalarının evlatlarının arkasından da ağlıyorum, evlat
kaybetmenin ne demek olduğunu ben biliyorum” demesi salonun bütün havasını
değiştirdi. Tarafların “öteki” ya da “düşman” olarak tarif ettiği insanları,
aradaki iletişim araçları üzerinden ve siyaseten yüklendikleri imajları ile
algılamak yerine, dokunabildikleri, aracısız olarak dinleyebildikleri bir
ortamda duyabilmeleri çok önemli.
11- Barış sürecinin gelişiminde ve sekteye uğramadan
yürümesinde medyanın rolü çok önemli. Akil heyet çalışmaları süresince ana akım
medyanın sadece protestolara odaklanması ve yoğun katılımı göz ardı etmesi,
heyetin çalışmalarını aksatan en önemli faktör oldu. Demokratik yöntemle
yapılmayan (salonu basarak konuşmaların engellenmesi, üzerimize şişelerin ve
bazı cisimlerin fırlatılması, hakaret, küfür ve ölüm tehdidi içeren sloganların
atılması, arabalara zarar verilmesi vs.) protestoların bile medya tarafından
alkışlanması ve 50 kişilik kalabalığın görüntüsünün salonlardaki yüzlerce
kişinin görüntüsünü örtmesi, heyetin verimliliğini önemli ölçüde etkiledi. Zira
medyada görünürlük sağlayabilmenin yolu şiddet, hakaret ve yüksek sesle
konuşmak haline geldi. Bu da eleştirel düşünenlerin bir kısmının popülerlik
adına salona dahil olmalarına ya da “neden barış sürecine karşı olduklarını
açıklamak” yerine, salonun içinde ve dışında toplantının yapılmasını engelleme
yoluna gitmelerine yol açtı. Katılımcıların salondaki düzeni bozmasını
engellemek adına yapılan akreditasyon uygulaması ise sürece en eleştirel
yaklaşan kesimlerle temasımızı engelledi. Bu anlamda bir eksikliğimiz olduğunu
da belirtmeliyiz. Kanımca bu tür süreçlere henüz başlamadan medya ile istişare
edilmesi, bilgilendirme yapılması ve kamu diplomasisinden önce medya
diplomasisinin başlatılması oldukça verimli olacaktır.
12- Siyasi partilerin sürece yaklaşımları konusunda çok
büyük farklılıklar olduğu söylenemez. Türk kimliği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin
yapısına dair endişeler BDP hariç tüm parti tabanlarında aynı ölçüde kaygı
yaratabiliyor. BDP’de endişe yaratmamasının sebebinin “o endişelerin hayata
geçmesinden duydukları memnuniyet değil, öyle bir endişeye mahal yok
rahatlığının verdiği özgüvenden kaynaklandığını” düşünüyorum. Genel anlamıyla
AKP ve BDP sürecin sahipleri olduğu için olumlu yaklaşırlarken, CHP tabanında
katılımcı, sorgulayıcı ama ılımlı bir eleştirellik, MHP tabanında ise tabandaki
endişeleri daha yüksek sesle ve sert bir üslupla dillendirme eğilimi vardı.
İşçi Partisi, HAKPAR gibi, küçük partiler ise süreç
boyunca protestolarla seslerini duyurmaya çalışan ama konuyla pek de ilgili
olmayan bir duruş sergilediler. Alternatif olarak ne düşündüklerini ve
sunduklarını anlamak pek mümkün olamadı.
13- Akil heyetin oluşumuna, işlevlerine ve isminin
seçimine yönelik eleştirilerin de oldukça olumsuz bir hava yarattığı
söylenebilir. 2 ay boyunca toplantıların neredeyse yarısını Akil heyetin neden
bir hainler grubu olmadığını, partiler üstü bir oluşum olduğunu ve birilerinin
gizli emellerini hayata geçirme gibi bir misyonu olmadığını anlatmaya ayırmak
durumunda kaldık. Muhalefet partilerinin süreci partiler üstü bir konu olarak
ele almayıp, projeyi ve Akil heyeti daha ilk adımda itham etmesinin, heyetin
çalışmalarını aksattığını ve yavaşlattığını söyleyebiliriz. Buna karşın zamanla
daha olumlu bir ortamla karşılaştığımızı ve daha geniş ve derin sohbetler
yapabildiğimizi gördük. Bu gibi heyetler oluşturulurken amacının ve işlevinin
doğru anlatılması, mümkün olduğunca siyasi partilerin ortak rızaları ile
oluşturulması ve doğru isimlendirilmelerinin heyetlerin performanslarını
artıracağını söyleyebiliriz. Tabandan demokratikleşme adımlarının atılması
adına, doğrudan katılımın teşvik edildiği bu tip yerel ve Türkiye çapında
heyetlerin oluşturulması ve Türkiye’nin sesinin dinlenmesi bundan sonrası için
de siyasal bir gelenek halini alabilir. Anayasaya dair önemli maddelerin de
toplumda bu şekilde tartışılması, yeni anayasanın tepeden bir değişim yerine
tabandan gelen bir destekle hazırlanması, demokratik siyaset kültürünün
yerleşmesi açısından da çok faydalı olacaktır.
14- Barış ve çözüm arayışları dünyadaki uygulamaları
bakımından da hukuki ve siyasi içerikte gibi görünse de, özü itibariyle
psikolojik süreçlerdir. Bu konuda doğru kavramların ve sembollerin kullanılması
ya da kullanılmaması; merdivenin doğru basamağından tırmanılmaya başlanması;
toplumsal tepkinin kontrol edilerek yol alınması ve süratin ona göre
ayarlanması son derece önemlidir. Bazı kavramlar ve isimler bir tarafça
kahraman olarak algılansalar da üzerlerinde travmalarla yüklü anlamlar
barındırabilirler. Onlar artık olumlu ve olumsuz sembolleşmiş kişiliklerdir. Bu
nedenle özellikle Öcalan isminin düşük profilli kalması (süreçte oynadığı etkin
role rağmen) ve bu aşamada toplumun bütünü tarafından meşru kabul edilen
siyasilerin ön planda durması son derece önemlidir. Kişilere yüklenen değerler
haklı ya da haksız olabilir ancak bir kez yüklendikten sonra süreçten daha
önemli hale gelebilirler. Temel amaç barışın sağlanması ise bu hedefin önüne
geçen her şeyin göz ardında kalması gerekir. Barış hedefinin önüne koşul olarak
konacak öznel her konu, toplumun bir kesiminin doğrudan karşı tavır almasına
yol açabilir. Bu nedenle araçların değil, amacın ön planda tutulması esastır.
15- Post modern dünya bir semboller dünyasıdır.
Kavramlar, isimler, olaylar sembolleşerek zihinlerdeki yerini almaktadır. Bu
çerçevede Uludere/Roboski meselesi son dönemlerin en travmatik sembollerinden
birisi olarak değerlendirilebilir. Bu konuda devlet mekanizmasının tazminat
ödemekten ve yasal takibattan daha ileride bir psikolojik açılım yapması
gerekebilir. Roboski’nin bir “devlet şiddeti, katliam ya da yas sembolü” olmak
yerine, “ortak acılarımızı dillendiren” bir barışma vesilesi olarak kullanılır
hale getirilmesi için çalışmalar yapılabilir.
16- Yanlış tartışmaların barış süreci ile ilişkilendirilecek
biçimde gündeme sokulması önemli bir hatadır. Eyalet sistemi gibi, başkanlık
sistemi gibi tartışmalar bu sürecin dışında konuşulması gereken konulardır. Bu
hem süreci olumsuz etkilemekte, hem de bir ülkenin idari sistemine dair
yapılabilecek olan entelektüel ve hukuki bir tartışmayı sanki bir
rüşvetmişçesine konumlandırmaktadır. Barış süreciyle birlikte bir al-ver
ilişkisinde, verilecek taviz olarak algılanan bu konular, daha başlangıç
aşamasında lanetlenmekte, süreci destekleyenlerin bile “şimdi zamanı mı”
şeklindeki yaklaşımına yol açmaktadır. Toplantılar boyunca “başbakan Erdoğan
karşılığında ne aldı da böyle bir süreci başlattı” sorusunun sıklıkla
sorulması, Türkiye halkının siyaset mekanizmasına karşı duyduğu güvensizliğin
neticesi olarak görülebilir. Resmi tarihimizin ana gövdesini oluşturan
“hainler-kahramanlar çizelgesinin”, bugüne yansıması olarak
değerlendirebileceğimiz bu durum, öteki siyaseti “vatan hainliği” olarak
tanımlayan kültürün de bir ürünüdür. İktidarın muhalefeti, muhalefetin de
iktidarı hain olarak tanımladığı bir çevrede, toplumumuzun da siyasetçileri,
karşılığında kişisel bir çıkar olmadan herhangi bir girişimde bulunmayan
insanlar olarak görmesi normaldir. Pek çoklarına göre siyaset, bireysel
çıkarlar için yapılmakta, başbakan ya da bakanlar savaşa veya barışa bile kendi
çıkarları doğrultusunda karar vermektedir. Barış gibi bir sürece karar veren
birinin, karşılığında kendisi için bir şey almadan böylesi bir riski göze
alması pek de rasyonel bulunmamaktadır. Nitekim Akil Heyetin de herhangi bir
ücret almamasına rağmen böylesine zor bir işe soyunmuş olması tuhaf bulunmuş,
toplantılar boyunca “kaç para aldınız, milletvekilliği mi garanti edildi”
türünden sorular sıkça sorulmuştur.
17- Süreç olumlu gelişmekle birlikte hala sabotajlara ve
geri adımlara açık bir yörüngede ilerlemektedir. Yeni Haburlar, yeni TC
krizleri yaşanmaması adına, siyasilerin eylemlerini ve sözlerini kontrollü
kullanması, sosyal medyada kuralsız ve kontrolsüz çıkışlardan kaçınılması,
ayakta düşünülmeden verilen sözlü röportajlara rağbet edilmemesi ve karşı
taraftan kaynaklanan olası kusur ve gaflarda sert çıkışlar yerine yumuşatıcı ve
yapıcı tavırlar alınması sürecin sürdürülebilirliği için faydalı olabilir.
Medyanın yumuşatıcı ve olumlu söylemler yerine olumsuz olana odaklanması,
PKK’yı temsil ettiği düşünülen farklı kimliklerin (Murat Karayılan, Duran
Kalkan, Feyman Hüseyin vs. birçok isim var) farklı tonda demeçler vermesi ve
özellikle sürecin geriye dönebileceğine dair tehditlere yer verdikleri her konuşmanın
ön sayfalarda yer alması çeşitli riskleri barındırmaktadır. Türkiye’nin seçim
sath-ı mailine girmiş olması da ayrı bir risk faktörüdür, zira miting
meydanlarındaki konuşmalar çoğunlukla duygulara yönelik, coşturucu, ajite edici
ve kitleye hitap eden içeriklerde yapılmaktadır. Bu nedenle süreç boyunca
tarafların kendi kitlelerine dönük mesajlarına odaklanmak yerine, sürecin
devamını sağlayacak politik açılımları takip etmek daha manalı olacaktır.
18- Ana akım medya kanallarında BDP’yi temsil eden
isimlerin ılımlı isimlerin, karşı tarafın duyarlılıklarını da göz önünde
bulunduran mesajları son derece pozitif etki yaratmaktadır. Negatif kimliklerin
yarattığı olumsuz dalgalanmadan daha da önemlisi, bu pozitif etkinin yayılması
ve barış sürecine kitlesel desteğin sağlanması adına, ülkenin Batısına dönük
söylemlerin de geliştirilmesidir. Hükümetin bu noktadan sonra süreci takipten
vazgeçmesi ancak toplumsal desteğin azalmasına paralel olarak gelişebilir. Bu
nedenle sürece verilen desteğin pozitif yönde kalmasına katkı vermek, bu
çatışmanın bitmesini arzulayan her kesimin sorumluluğudur.
19- Siyasi Parti liderlerinin Salı günleri Grup
toplantılarında yaptığı konuşmalar toplumumuzun bütünü tarafından son derece
olumsuz karşılanmaktadır. İnsanların güncel hayatlarını da geren bu sert
tartışma üslubu, sadece barış sürecine değil, toplumsal hayatın bütününe de
hasar vermektedir. Hemen her heyet toplantımızda bu konu gündeme getirilmiş ve
katılımcıların tümünden destek bulmuştur. Şunu da net olarak ifade etmeliyim
ki, toplumun olaylara yaklaşımındaki serinkanlılık ve hoşgörü, siyasi
partilerimizin hiçbirinde maalesef bulamadığımız bir duruştur. Toplumumuzun
akilliği bu süreçte ve tüm süreçlerimizde güvenilecek en güçlü damardır.
Akil Heyet Toplantılarında Diğer Gözlemler
1- Toplumda etnik alandan çok daha ciddi bir kıpırdanma
mezhepsel fay hattı üzerinden gelişmektedir. Dünya konjonktürünün de etkisiyle
mezhepsel kimlikler ön plana çıkmakta ve kimi yanlış uygulama ve söylemler, bu
konuda ciddi bir negatif enerji birikimine neden olmaktadır. Yakın
coğrafyamızda giderek yükselen “mezhepsel gerginlik” temalı çatışmaların farklı
aktörler tarafından araçsallaştırıldığı ve topraklarımıza ihraç edilmeye
çalışıldığı bilinen bir durumdur. Ülkemizde de Alevi-Sünni diyalektiği
üzerinden gelişen bu yeni gerginliğin henüz büyük bir çatışma ortamına girmeden
sönümlendirilmesi için hızlı ve pre-emptive (önceden/önleyici) tedbirler
alınması gerekir. Cemevlerinin ibadethane olarak tanımlanması henüz zorlayıcı
bir talep haline dönüşmeden, bir hakkın iade edilmesi çerçevesinde düşünülürse,
çok ciddi bir adım olabilir. Zaten bir başkasının inancı, ibadethanesi hakkında
fikir yürütmek hem hakça değildir, hem de siyaseten yanlıştır. Akil heyet
toplantılarında kendisini Sünni olarak tanımlayan kesimlerin de bu konuda
Alevilerin yanında yer aldıklarını belirtmekte fayda var. Yıllarca devletin
dayattığı biçimde ibadete zorlanan, başörtüsüyle okula bile giremeyen
kesimlerin bu konuda daha anlayışlı ve duyarlı olmasını da normal ve sağlıklı
buluyorum.
2- Toplumumuzun en önemli unsurlarından olan milyonlarca
Alevinin incinmesine yol açan tavır ve söylemlerden kaçınılması, bir arada
yaşayan ve yaşamaya devam etmek isteyen halkımızın bu konuda da bir bedel
ödememesi adına son derece önemlidir. 3. Köprüye “Yavuz Sultan Selim” isminin
verilmesi bir hatadır ve değiştirilmesi yerinde olabilir. Bu konuda referanduma
gidilmesi önerisi ise, ondan çok daha vahim bir hatanın hayata geçirilmesi
demektir. Zira toplumun bu konu üzerinden ikiye bölünmesine ve mezhepsel
duyarlılıklar üzerinden referandum kampanyası yapılmasına yol açacaktır. Buna
mukabil, köprünün verilen ismin yarattığı tepkinin farkına varıldığı anda bazı
üniversitelere ve büyük devlet projelerine Alevilerin sembol isimlerinin
verilmesi doğru bir adımdır. Başbakan Erdoğan’ın Tunceli’yi Dersim olarak
dillendirmesi de olumlu bir sembolik tavır olarak kabul edilebilir. Alevi
çalıştaylarına devam edilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aleviler ve
Alevilik konusundaki konumlandırılmasında Cemaatin kanaat önderlerinin
fikirlerinin dinlenmesi ve dış politika yaklaşımında Türkiye’nin sosyal
yapısının her daim göz önünde bulundurularak hareket edilmesi önemlidir.
3- Kendisini Atatürkçü ya da Kemalist olarak tanımlayan
bir kesimin de ciddi bir gerilim içerisinde olduğu ve kimliğini üzerine bina
ettiği tüm yapı taşlarına yönelik bir saldırı altında olduğu hissiyle dolu
olduğu gözlemlenebiliyor. Bu kesim toplumun eski egemen sınıfını temsil
ettiğinden, AKP iktidarıyla birlikte şekillenen kayıpları en yüksek düzeyde
olan grubu temsil ediyorlar ve çok reaksiyonerler. Temel endişeleri gündelik
yaşamlarına bile karışan bir iktidar yapısının şekillenmekte oluşu ve askeri
vesayet düzeninin yıkılması ile birlikte kendilerini destekleyebilecek herhangi
bir gücün kalmamış olması. Bu grup siyasi aktivite bazında daha küçük
görünmekle birlikte sosyal yaşamla ilgili alınan her kararda çok daha büyük bir
katılımla hareketlenebiliyor. “Endişeli modernler” diye de tanımlanan daha
kalabalık bir kesimin katılmasıyla geniş katmana yayılan bu grup, kendisini
temsil etmekte olan muhalefet partilerinin zayıflığından da mustarip olarak
siyaset dışı eylemselliklere yakın durmaktadır. Nitekim Gezi parkı olayları bu
grubun dinamiğiyle ilk ivmesini almıştır.
4- Akil Heyet toplantılarında gördük ki, kendisini modern
olarak tanımlayan bir kesim (Barış süreci konusunda çekimser destek veriyorlar)
kendisinin arzu etmediği bir yaşam formuna göre formatlanmaya çalışıldığı
konusunda hassastır. Özellikle iyi eğitimli, üst orta gelir grubuna mensup bu
grup, çoğunluğun ve onu temsil eden iktidarın baskısı altında yaşadığını
düşünmekte ve sesinin iktidar tarafından duyulmadığına inanmaktadır. Temel
olarak iktidarın eylemlerinden ziyade, üslubundan rahatsız olan bu kesim “az
miktarda oy kapasitesi olduğu için yok sayılmaktan” şikayetçidir. Tanınmak,
yani “recognize” edilmek, sesinin duyulduğunu bilmek, kendi kültürel kodları
içerisinde yaşamak arzusunu vurgulayan bu insanların, temelde bir gönül
kırıklığı içerisinde oldukları söylenebilir. Tarihsel deneyimlerimiz Türkiye
gibi çok sesli, çok renkli bir topluma tek tip bir format atmaya çalışan
siyasetlerin, kaybeden tarafta yer aldığını bize göstermektedir. Bu argümana
Cumhuriyetçi formatlama süreci de dahildir. Çoğulcu bir toplumu aynı ahlaki
normlara, aynı inanç sistemine, aynı düşünce biçimine doğru indirgemeye
çalışmak, yanlış bir çaba olduğu gibi, geri tepmesi de çok muhtemel bir
arayıştır. Kaldı ki, farklı kültürel çevrelerde yaşayan, çoğunluktan farklı
duyarlılıkları olan insanların matematik olarak seçimlerde fazlaca bir
hükümleri olmasa da, farklı yaşamlarını garanti altına almak demokrasinin bir
gereği olacaktır.
5- Kadınların başörtüsü ile kamuda istihdam edilememesi
konusunda da Akil heyet toplantıları sırasında bazı taleplerin geldiğini
gördük. Üniversitelerde bir çözüme kavuşmuş gibi görünen bu sorunun, kadınların
üretken nüfusa, yani istihdam alanına katılımında bir engel teşkil ettiği
ortadadır. Özellikle Trakya bölgesinde bu mesele gündeme getirilmiştir. Bu konu
hala özellikle kadınlar açısından ciddi bir mağduriyet sebebi. İslami kurallara
göre yaşayan ya da İslamcı düşünceye sahip erkeklerin herhangi bir engelle
karşılaşmamasına rağmen, kadınlara yönelik böyle bir bariyerin konulması bir
toplumsal cinsiyet sorunu olarak karşımıza çıkıyor. En azından belirli meslek
gruplarında bu konunun bir sorun olmaktan çıkarılması doğru bir girişim
olacaktır.
6- Roman vatandaşlarımızın hemen her toplantıda dile
getirdikleri gibi ciddi bir ayrımcılığa maruz bırakıldıkları ve toplum
tarafından da devlet tarafından da dışlandıkları görülmektedir. Bu insanlar
“Çingene” denilerek hırsız ve uğursuz muamelesi gördükleri gibi, çocuklarına
yönelik de ağır ayrımcılık uygulanmakta, okullarda zorluk çekmekte, diğer
arkadaşlarından ayrıştırılarak sınıflarda ayrı yerlere oturtulmaktadırlar.
Özellikle yeni yetişmekte olan gençlerin aşırı ölçüde tepkili oldukları ve
hayata dair hiçbir umutlarının olmadığı görülmektedir. Kentleşmenin Romanların
yerleşik hayatları üzerindeki etkileri de son derece olumsuzdur. Çoğunlukla
çiçekçilik işiyle geçinen Kuştepe halkıyla yaptığımız toplantıda katılımcılar
“yerlerinden yurtlarından edilerek, yaşamak istemedikleri bir yerlere doğru
sürüklendikleri” söylemişlerdir. Tek istedikleri kentsel dönüşüm programları
nedeniyle alışık oldukları kendi yaşam formlarının dışında bir biçimde yaşamak
zorunda bırakılmadan, sahip oldukları malın mülkün haraç mezat ellerinden
alınmasına seyirci kalınmadan yaşamaktır. Romanların daha iyi koşullarda
yaşamaları, çocuklarını daha sağlıklı koşullarda büyütebilmeleri ve fırsat
eşitliğine ulaşabilmeleri için acilen pozitif ayrımcılık içeren uygulamalar
başlatılması gerekebilir. Yaptığımız toplantılardan sonraki gözlemim toplumun
en mağdur edilmiş kesiminin sayıları milyonu aşan Romanlar olduğudur.
Marmara, Romanların en yoğun olarak yaşadığı bölge olduğu
için Akil heyetimizce yapılan tüm toplantılara katılım sağlamış ve toplantının
en neşeli renkli yüzleri olarak pozitif katkı sunmuşlardır.
7- Akil Heyet toplantılarımızın en çarpıcı başlıklarından
bir tanesi de Gayri Müslimler dosyasının açılması olacaktır. Türkiye
Cumhuriyeti kendi vatandaşlarına sırf dini inançları nedeniyle yıllardır
yabancı muamelesi yapmakta, haklarını gasp etmekte, her yeni dönemle birlikte
yeni mağduriyetler yaratmaktadır. Yüzlerce binlerce yıllık kendi yurtlarında
diaspora gibi yaşamak zorunda bırakılan bu vatandaşlarımız, kendi devletlerinin
şerrinden o kadar korkmaktadırlar ki, bir çok haklarını kısıtlayan Lozan
anlaşması ile belirlenen statülerini bile korumaya çalışmaktadırlar. Türkiye
Cumhuriyeti devletinin güçlenmesine ve özgüveninin artışına paralel olarak
gayri Müslimlerin inanç ve ibadet özgürlüklerini kollayan, onlara gelişme
imkanını sunan, gasp edilmiş haklarını kendilerine teslim eden bir politika
kurgulaması beklenir. Gayri Müslimlere Türkiye’nin vereceği hiçbir hak, dış
politikadaki bir karşılıklılık esasına dayandırılmamalıdır. Gayri Müslimler
Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi vatandaşlarıdır ve bir başka ülkede yaşayan
Türklerin haklarını kollamak adına bir araç olarak kullanılmamalıdır. Kaldı ki,
Türkiye’nin sadece halen anavatanında yaşayan gayri Müslimlere değil, aynı
zamanda ülkesinden göç etmek durumunda kalmış olan eski Türkiyelilere de kucak
açması onun güç algısına hizmet edecektir. Türkiye kökenli ve halen yurtdışında
yaşayan tüm gayri Müslimlere çifte vatandaşlık uygulaması verilmesi kanımca
güzel bir adım olacaktır. Bu adım son dönemlerde Türkiye’ye yüklenmek istenen
“dinci ya da Sünnici” yakıştırmalarına karşı da antikor vazifesi görebilir. Bu
bağlamda pozitif ayrımcılığa tabi tutulması gereken kesimlerimizden birisinin
de gayri Müslim vatandaşlarımız olduğunu vurgulayabiliriz.
8- Kadınların toplumsal statüsünün de bir barış projesi
içerisinde vurgulanması önemli olacaktır. Toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından
dünya sıralamalarının en gerilerinde olmamız, kadın sorununun vahametini ortaya
koymaktadır. Töreler, kadın cinayetleri, sosyal baskılar gibi unsurların tek
dengeleyicisi devlettir. Karar alma mekanizmalarında daha çok kadının yer
alması sadece içinde olduğumuz sürece değil, tüm barış girişimlerine de ciddi
bir katkı sağlayacaktır.
SONUÇ
Sonuçta bir Akil Heyet üyesi olarak yaptığımız
toplantılardan edindiğim izlenim Türkiye’nin ciddi bir demokratikleşme
hamlesine ihtiyaç duyduğudur. Özgürlükler ve haklar garanti altına alındıkça
gerilimler yumuşayacak, her kesim radikal de olsa atılan adımlara daha büyük
bir güvenle yaklaşacaktır. Devletin gücü yumruğunun sertliğinden değil,
kucağının şefkatinden gelmelidir. Devlet mekanizmasının kendisini kollamak
adına güvenlik tedbiri alma ve şiddete başvurma gereksinimi gücünü değil,
zayıflığını gösterir. Akıl, sabır ve şefkatle tüm çatışma dinamiklerinin
üstesinden gelmek mümkündür. 30 yıllık bir çatışmanın ardından Barış sürecini
başlatabilen yürek ve akıl, geçmişin ve bugünün hatalarından ders çıkartarak
daha iyi, daha müreffeh bir Türkiye’nin kapılarını açabilir. Barış sürecinin
durmadan devam etmesi bir seçim değil, bir zorunluluktur. Bazı konular partiler
ve siyasetler üstüdür ve hep öyle kabul edilmesi gerekir.
Toplumsal barış sadece “adaletin temel ilke olarak
kabullenildiği” bir ortamda mümkündür. Barış bir toplumda sadece bir kesim için
hayal edilebilecek kadar basit bir olgu değildir. Barış ya bütün bir topluma
gelir, ya da barış diye bir şeyin geldiğinden söz edilemez. Çatışmalar belki
baskılanır, olumsuz enerjinin boşalması geçici bir süreyle ertelenebilir ama
bir gün, bir fırsatta mutlaka bir boşlukta kendini püskürtür. Bir toplumu barış
içinde tutmanın en verimli yolu alabildiğince demokrasidir. Bu çerçevede yeni
anayasanın hayata geçirilmesi, tamamını değiştirmek mümkün olamıyorsa bile en
azından belirli bir kısmının düzenlenmesi elzemdir.

2 yorum:
Akil insanlarımızın Lozan'ı iyi anladıklarından emin değilim.Azınlık haklarının gereksizliği soğuk savaş döneminden kalma bir yanlıştır.
Yurtdisinda 1915den sonra sagkalabilip de yerlesmis tum Ermeniler zaten Anadolu kokenlidirler dolayisi ile yaklasik bes veya alti Milyon Ermeniden sozedilmis olunuyor bunu Turkiye Cumhuriyeti mumkun kilacak olsa da dahi gerekli can guvenligi ve garantili emniyetin saglanmadigi takdirde bunun kabulu pek de mumkun olamaz.
Bir de bu insanlarimizin Turkiyeye diyelim ki birer TC vatandasi olarak girip yasam surdurmeleri istenilebilir fakat onlar ulkeye nereye ve hangi kosullarda geleceklerdir,1915de atalarimizin bosalttigi mekanlara mi donebileceklerdir yoksa kendi imkanlariyla 1915den sonra yasanilmis tum zorlu kosullara ragmen edindikleri servetle mi donebileceklerdir?
Akli insanlar denilen bu gurup eger yukardaki birinci olasiligi degil de ikincisinin mumkun kilinmasi uzerinde durmuslarsa bu onlarin akli durumunun sadece kendilerine has sadece yine kendilerinin lehine olabilecek ekonomik dis destegin Turkiyeye aktarilmasina yarar ve bunu yapmak ise biz Ermenilere hicbir yarar saglamayacak aksine aptal yerine koyulma anlamina gelecekdir.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.