Mahmut Konuk
“Adamın dediklerini duymadın mı Ağabey? Seni gördükleri
yerde öldürürler. Kürtler kadınları ve çocukları korur. Gel biz buradan
kendimizi Yerevan’a atalım. Sonra ortalık durulunca bir yolunu bulur, karını ve
çocuklarını da aldırırız…”
Günlerden beri dağ başlarından, yüksek çayırlardan, sulak
vadilerden dolana dolana koyunların
arkasından yürüyerek gelmişlerdi. İki kardeş Van’dan aldıkları 1500 civarında
koyunu otlaklarda besleyerek Diyarbakır’daki yeni sahiplerine götürecek,
karşılığında çobanlık ücretlerini alacaklardı. Yola çıktıklarında Nisan’ın ortalarıydı. Şimdi Mayıs ayında
idiler. Günlerce tanıdık bir insana rastlamadan koyunların arkasından dolana
dolana yol almışlardı. Van’dan çıkarken yanlarına aldıkları azık tükenmiş, ot
kökleri ve koyunlardan sağdıkları taze sütle beslenmiş, bazen bir kuzu kesip
yemişlerdi. Yağmurda, ayazda
koyunlarıyla birlikte mağaralara sığınmış, mağara bulamadıklarında
“kulav”larının(keçe) içine kıvrılıp çoban köpeklerinin bekçiliğinde
uyumuşlardı.
Nihayet Tıtwan’la Belis (Tatvan’la Bitlis) arasında, Deşt
a Rewa’da (Rahva Düzü’nde) bir Han’a gelmiş, geceyi orda geçirmişledi.
Günlerden beri ilk defa mideleri sıcak bir çorba,
sırtları da rahat bir döşek görmüştü.
Sabah neşe içinde kahvaltı yapıp yola çıkmaya
hazırlanırken onları gören baba dostları bir Kürt yanlarına yanaşıp öfkeyle
konuşmuştu:
Adam iki kardeşin dünyadan bihaber olduklarını o zaman
anlamıştı. Sesindeki öfke acıma ve telaşa dönmüştü:
- Ermeni’lerin ‘ferman’ı çıkmış, görüldükleri yerde
öldürülüyorlar. Sizi tanıyan başkalarıyla da karşılaşmadan buralardan kaçın,
kurtarın kendinizi…
İki kardeş donup kalmıştı. Kendini ilk toparlayan küçük
kardeş Xaçik olmuştu. Henüz 19 yaşında, bekâr, gözüpek bir delikanlıydı.
- Buradan dağlara, ıssız vadilere vurup Yerevan’a
ulaşalım…
İki kardeşin yolu orada ayrılmıştı.
Xaçik, koyunları ve çoban köpekleriyle kuzeye, Yerevan’a
doğru dağlara vurmuş, Vartan ise batıya,
Bitlis dağlarına doğru yola çıkmıştı.
Günlerce yol alıp kimselere görünmeden nihayet Zoq
(Garzan) Kazası’na, evine gelmişti.
Sonunda ihbar üzerine evini basan askerler onu bulmuş,
oracıkta infaz etmişlerdi. Karısına dokunmamışlar, ama çocuklarını alıp
götürmüşlerdi.
O bölgede, Zoq Kazası’nda katliamı askerler yapmış,
Kürtler bu katliama karışmamıştı, ama daha öldürülen Ermeni erkeklerin cesedi
soğumamışken, cenazeler gömülmemişken, malları ve kadınları paylaşmışlardı.
Nergiz, Kaza’nın en güzel kadınıydı. Hemen oracıkta
bittiğine göre demek ki Cemil Beg’in gözü uzun süredir Nergiz’de idi.
Nergiz, Cemil Beg’in teklifine yaşlı gözlerle, askerler
tarafından götürülen oğullarını işaret edip “Onları kurtarırsan seninle
evlenirim, yoksa bu dünyada benim de yaşamamın bir anlamı kalmayacak” demişti.
Askerlerin peşinden koşturan Cemil Beg, “Onları nereye götürüyorsunuz?” diye sormuştu.
- Bir kuytuya götürüp öldüreceğiz, ne yapacağız?
Samuel 4,5 yaşında, Xosrof 3 yaşındaydı.
Nergiz ve çocukları için Cemil Beg’in kasrında yeni bir
hayat başlamıştı. Kendisi Müslüman olmuş, çocukların adını da değiştirmişlerdi.
Bundan böyle Samuel “Ali”, Xosrof da “Abdurrahman” idi.
Birkaç ay sonra bir gün askerler Cemil Beg’in kasrına
yönelmişti. “Cemil Bey Ermeni tohumlarını evinde besliyor” diye ihbar
edilmişti.
Cemil Beg’in gelini Sêvê telaşla çocukları saklayacak bir
yer bakınır. Samanlığı aklından geçirir, çocuklar samanların arasında boğulur
diye vazgeçer. Yüklük, yatakların arası, kewar (zahire deposu) gibi seçenekleri
de aynı düşünceyle bertaraf eder. Mkeb’in (yazın yiyecekler ekşimesin diye
üzerlerine kapatılan sele) altına saklamayı düşünürken askerlerin ayak
seslerinin duyulmasıyla son anda çocukları eteklerinin altına alır. Arama bitinceye
kadar ayakta dikilir. Çocuklar da ses çıkarmaz. Onun daha önce saklamayı
aklından geçirdiği her yeri askerler süngüleriyle delik deşik etmiştir.
Çocuklar şans eseri hayatta kalır. Cemil Beg’in kasrında
büyürler, ama üvey evlat, hatta yanaşma-köle olarak.
Küçük yaşta çobanlıktan ot biçmeye, odun kesmekten
hamallığa, ameleliğe her işi yaparlar. Cemil Beg öldükten sonra büyük oğlu,
Cemil Beg’in mirasından yararlanmasınlar diye mahkemeye verir. “Bunlar Cemil
Bey’in çocukları değil, kasrında misafirdir” diye. Artık soyadları KONUK’tur.
Samuel (Ali) bir meslek edinemez, serbest amelelikle
geçer hayatı. Demiryolu inşaatında çalışırken bir zabitin attığı tokatla 20’li
yaşlarında bir gözü kör olur. İkinci gözünü de 40’lı yaşlarında kaybeder.
İkinci Dünya Savaşı yılları kıtlık yıllarıdır. Ğela
dedikleri bu büyük kıtlıkta insanlar yiyecek ekmek bulamaz. Ot kökleri ile
beslenir, ağaç kabuklarını öğütüp pişirerek çocuklarına ekmek diye yedirirler.
Ali, karısının zorlamasıyla kıtlık yıllarını geçirmek
üzere Midyat’taki halasının yanına sığınır. Halası Hanna’nın farklı ve trajik
bir öyküsü vardır. Rıdwan’da öğretmen
olan kocası gözlerinin önünde katledilince yedi aylık bebeğini düşürür.
Yıllarca iç içe, kardeşçe yaşadıkları Kürtler onları öldürmeye katılmaz, ama
malları ve kadınları aralarında paylaşmaları Hanna’yı ömür boyu Kürtlerden
nefret ettirmiştir. Asıl adı da Hanna değildir zaten, Êwan’dır. Yaşadığı vahşet
ve çocuğunu düşürmesiyle birlikte bir dakika bile Kürtler’in arasında kalmama
düşüncesiyle, kanamalı haliyle dağ-bayır güneye doğru yol alırken yolda
yakalanır. Aylarca köle muamelesi gördükten sonra bir yolunu bulup Midyat’a, o
sıralar uluslararası korumaya alınan Süryani Deyrul Zahferan Kilisesi’ne
sığınır. Adı da orada değişir, “Hanna” olur. Ebil Hat adında bir Süryani ile
evlenir.
Xosrof (Abdurrahman) kıtlıkta da halası Hanna’ya gitmez.
“Ne işi var o kafirin yanında?” Hem durumu da fena değildir, kimseye muhtaç
olmadan kıtlık yıllarını atlatır. (Ailesinden, sülalesinden söz edilmesine çok
sinirlenir, bağırır, çağırır, hakaretler yağdırırdı. Sadece bir gün, ben 13-14
yaşlarındayken dükkânda yalnız olduğumuzda “Baba biz kimlerdeniz? Soyumuz
sopumuz nereden geliyor?” diye sorduğumda, ilk ve son defa sevecenlikle üzerime
eğilip “Lawo em ji mala Êğo ne, ji mala êğoyê mirzo gênco ne” (Oğlum, biz
Êğogillerdeniz, Mirzo-gênco’ların Êğogilleri” diye yanıt vermişti. Dedemin adı
Vartan, onun babası Murad, Murad’ın babası Êğo, Êğo’nun babası Mirzo, Mirzo’nun
babası Gênco…)
Xosrof (Abdurrahman) küçük yaşta bir meslek edinir. Kendi
başına kasaplık yapmaya başlar. Abisi Ali’ye göre durumu iyidir. Esnaflık iyi
para getirir, ama mal-mülk edinmez. Belki de dedelerinin mal-mülkünün başına
gelenler bilinçaltına bir korku olarak yerleşmiştir.
Ali’nin çocukları en fazla ilkokulu okur. Onlar da kâh
amelelik, kâh Çukurova’da pamuk tarlalarında mevsimlik işçilik yaparak
hayatlarını kazanır. İkisi daha sonra şoförlük mesleğini edinir.
Abdurrahman çocuklarını (erkekleri) bölgedeki olanaklar
ölçüsünde okutur. Biri Sağlık Memuru olur.
Kürdistan’da (Ermeniler’den temizlenmiş topraklarda) 1970’li yılların
ikinci yarısı toplumsal uyanışın güçlü olduğu yıllardır.
“Konuk” ailesinin (Ali ve Abdurrahman’ın) çocukları da bu
uyanışın içinde siyasal duruş sahibidir. Her ne kadar “Ermeni asıllı”
olduklarını bilseler de, kendilerini “Kürt” olarak görmektedirler. Zaten anne
tarafları Kürt olup baba tarafları küçük yaşta Müslüman-Kürtleşmiştir. Babaları
bile tek kelime Ermenice bilmemektedir.
Bir gün, 78 yılında, ilçedeki Siyasî Polis derneğe giden
14-15 yaşlarındaki birkaç çocuğa yanaşıp “Ben sizi araştırdım. Sizler temiz
aile çocuklarısınız. İyi niyetlisiniz, ‘Kürtçülük’ yaptığınızı zannediyorsunuz,
ama sizin liderlerinizin amacı farklı, onlar Ermeni” der. Çocuklar da gelip
Konuk’lara sorar; “Siz Ermeni misiniz?”
Anlaşılır ki devlet onları “Ermeni” olarak izlemektedir.
2000’li yıllarda bu kez başka bir yerde, ülkücü internet
sitelerinde, liste halinde “Hepsi Ermeni” başlığı altında isimlerini görürler.
Şimdi bile google’da “Mahmut Konuk-Kurtalan” diye yazınca
karşınızda ülkücü internet sitelerinde teşhir edilen 300 kişilik listede 5.
sırada Ahmet KONUK, 65. sırada Mahmut KONUK ismini görürsünüz. Sabri KONUK,
Necat YILMAZ, Zeki YILMAZ, Hakim YILMAZ da bu aileden listede adı olan
kişilerdir.
Bu arada 1915’in Mayıs ayında Rahva Düzü’nde ağbisi
Vartan’la yolları ayrılan Xaçik ne mi oldu?
Xaçik dediğini yaptı. Önündeki koyunlarla beraber gündüz
mağaralarda, dağların kuytuluklarında saklanıp geceleri yol alarak Yerevan’a
ulaştı. Koyunları kendine sermaye yaptı. Orada evlendi, çocukları oldu. Yengesi
Nergiz ve çocuklarının izini buldu, gizli gizli mektuplaştı. Ta ki bizim
“solcu”larımızın da “devrim” dediği 1960 darbesine kadar. 27 Mayıs darbesi
gayrımüslimlere, Kürtlere yeni bir baskı ve korku dalgası yarattı. Bu baskı ve
korku dalgasında Nergiz ve çocukları Xaçik Amca’dan ve çocuklarından gelen
mektupları, adresleri imha eder. Zincir yeniden kopar.
Son duyumlarımıza göre Xaçik’in bir oğlu kasaplık yapmış,
o kasap oğlunun bir oğlu da Yerevan’da buradaki sağlık memurluğuna denk bir
meslek edinmiş. Adı Kevork Muradian olan bu torun Vartan’ın Samuel’den olma
torunu Ömer’e ikiz kardeşi gibi tıpatıp benzemekteymiş!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.