Sait Çetinoğlu
Hiç kimsenin beklemediği şekilde Gezi Parkında çevre
duyarlılığına karşı oluşturulan direnişe yönelen orantısız polis şiddetine
karşı Taksim’de ve bir anda büyüyerek ülke çapında başbakan Erdoğan ve
hükümetine karşı bir isyan ve direnişe
dönüşerek hükümeti ciddi ölçüde sarsmıştır.
İkincisinden başlarsak; bu isyan bir anlamda Wallerstein’in
söylediği gibi bildiğimiz dünyanın sonudur. Patlaması, gelişimi ve
hedefleri ile 1968 isyanıyla -bire bir olmasa da- örtüşmesinin yanında politik etkilerinin de 1968’in
benzerliklerini taşıyacağından kuşku yoktur. Taksim ve ülkeye yayılan direniş bu
niteliğiyle kadim coğrafyada bir devrimdir! İsyancılar devrimcidir barikatlar
kurmuşlar, iktidarı ve şiddeti püskürtmüşler,
iktidarsız özgürlük alanları yaratmışlar, dayanışma örnekleri
göstermişlerdir. İsyancılar, özgürlükçüdür, humaniterdir ve anti otoriterdir. Herhangi bir siyasi
organizasyonun altında tanımlamazlar.
Direnişler, her
devrimde olduğu gibi gizli kalan gerçekleri su yüzüne çıkarmıştır. Tarık
Ali’nin söylediği gibi demokratik olarak seçilen dar kafalı bir diktatör olarak
davranan, ülkenin her yanındaki müteahhitlerin Sultanı Erdoğan’ın tahtı
sallanmaktadır. Hareket ülkeye ve dünyaya körleşmiş yıkıcı neo-liberal ve
artarak militerleşen hükümet politikalarına karşı yönelen bir muhalefet
olduğunu gösteriyor. İsyancılar, Erdoğan hükümetinin askeri vesayet
rejiminin yerine kurulan velayet[1] rejimine itirazlarını dile
getirdiler. İsyancılardan “Bu eyleme
katıldım, çünkü hiçbir politik grubun eylemi değildi. Halk Tayyip'in bugüne
kadar yaptıklarına artık dayanamadı ve ses verdi. Gözüm yanıyor, hemen beş kişi
koşup gözüme bir şeyler sıkıyor. ‘Polise taş atamayın’ diye bağırılıyor.
İnsanlar artık bu Tayyip'in, mahalle ağzıyla koca bir ülkeyi yönetmesinden
bıkmış, özgürlük, saygı, insanca haklar istiyor. Bu yüzden katıldım.”[2]
Sözleri bu isyanın bir anlamda haysiyet
savaşı olduğunu göstermektedir. İsyanın ateşini tutuşturan direnişin öncüleri ne hükümet nede siyasi
partiler tarafından tanınmadıklarından, bu çevreler tarafından olayların
niteliğini kavranamaz. Bu nedenle bunların üzerindeki asıl sonuçlar biber gazının dumanı ve sarhoşluğu geçtiğinde
ortaya çıkacaktır. Zira ortalık toz
dumandır. Ülke bir anlamda dumanlı hava sahasına dönüştüğünden şu anda herkes
körün fili tariflediği pozisyonda olup iktidarı ve muhalefetiyle bu isyan
anlaşılmamaktadır. İsyancıların kendilerine dayatılan geleceksizliğe mahkum
edilmeye karşı öfke ve isyanı, iktidarca
ulusal ve uluslararası komplo olarak tanımlanması[3], muhalefetin
mesafeli durması bu çerçeveden
okunmalıdır.
İsyancıların yaş ortalaması çok düşük olmasına karşın
şimdiye kadar son derece siyasi bir olgunluk göstermişlerdir. Devrim eğitici
işlevlini yerine getiriyor. İsyancıların bu olgunluğu, iktidarın anlayamadığı
ve tanımlayamadığı güçlerini gösterir. John Lennon’un “Olay şiddet kullanımına dönüşmeye
başladığı zaman sistemin oyununa geliyorsunuz demektir. Yerleşik düzen sizi
kavgaya sokmak için kızdırmaya çalışacak, sakalınızı çekecek, yüzünüze fiske
atacaktır. Çünkü, siz bir kere şiddete başvurduktan sonra sizle nasıl baş
edeceklerini bilirler. Nasıl baş edeceklerini bilmedikleri tek şey, şiddet dışı
eylemler ve mizahtır.” Sözlerine sanki sıkı sıkıya bağlıymış gibi açık havadaki
gaz odasında kendilerine yönelen
bilinçli, saygısız ve orantısız
saldırganlığa/şiddete karşı sonsuz bir pasif direniş ve müthiş bir mizahla
otoriteyi sarsarak kendi özgürlük alanlarını açtılar. Türkiye’nin birçok
şehrinde, sert polis müdahalesine rağmen sokağa dökülerek vicdan temelli
söylemleriyle kitleleri ayaklandırarak onlara umut aşılayan çok sayıda
kadın-erkek gençlerden oluşan bu
isyancılar demokrasinin reşit olma anını temsil ediyor dersek abartmış
olmayız.
İsyancılar sadece kendilerine özgürlük alanı açmakla
kalmadılar. Erdoğan’ın kibrini ve otoritesini yerle bir eden bu
isyan aynı zamanda coğrafyamızdaki yeni- Osmanlıcılık tartışmasını da
bitirmiştir. Bu bakımdan isyanın bölgemizdeki dayatmaları ortadan kaldırarak
özgürlükleri geliştirip genişleteceğinden kuşku yoktur. İnsafsız bir gücün
karşısına çıkan yürekli güçsüzlerin direnişlerinden, yoldaşlıklarından yayılan
muhteşem dayanışma, unutulan bir gerçeği
anımsatır dersek de abartmayız. Aslında
isyana karşı aşırı şiddet kullanılmadan
önce bile, sadece cezaevlerine bakılarak
dahi Türkiye’nin olgun bir demokrasi - Ortadoğu’nun geri kalanı için bir rol modeli
- olma yolunda ilerlediği inancı savunulabilir olmaktan çıkmıştı.
Erdoğan iktidarı yada ılımlı İslam 12 Eylül rejiminin
ürünüdür[4]. 12 Eylül darbesinin kısa bilançosunu verirsek: diktatörlük
döneminde işkencede 450 kişi öldü, 50
kişi idam edildi. Birçok insan kayboldu. En az 178 bin kişi gözaltına alındı ve
hemen hepsi işkenceden geçirildi, 64 bin kişi hapse atıldı. 12 Eylül rejim
ülkeyi otuz yılı aşkın bir süredir
korkunun pençesine aldığı gibi zihinlere de parangalar vurmuştu. İsyan
korkuyu ortadan kaldırarak zihinlerin özgürleşebileceğini göstermiştir. Bu bakımdan da 31 Mayıs yeni bir milattır.
İsyancılardan işittiğimiz “Artık sessiz kalırsam kendimi çok kötü hissedecektim.
Şimdi yatağıma yattığım zaman mutlu ve huzurlu olarak uyuyabiliyorum. Bunun
sonucu ne olursa olsun, ileride en azından ‘Elimden geleni yaptım’
diyebileceğim.”[5] Sözleri bu gerçekliğe denk düşüyor. Kısaca cin şişeden
çıkmıştır!
Gezi Direnişi ve sonrasındaki isyan’ın apaçık ettiği
birinci gerçeğe dönersek; İsyan, bu parkın Ermenilerden gasp edilen bir
mezarlığın üzerinde olduğu ve rejimin gaspçı karakterini ortaya çıkarmıştır. Bu
arazi dünyanın en kıymetli arazilerinden biridir ve Surp Hagop Ermeni
Mezarlığının bir parçasıdır. Lozan hükümlerine göre mezarlıkların korunması gerekirken
mezarlık gasp edilerek, ulusal ve uluslar arası sermayeye peşkeş çekilmiştir.
Hilton, Hyatt Regency … gibi uluslar arası otel zincirlerinin, Divan oteli gibi
Türkiye’nin bir numaralı sermaye gurubunun oteli bu mezarlık üzerindedir.
Birçok konut ve özel işyeri yanında Harbiye, TRT gibi kamu binaları bu mezarlık
üzerindedir. Bu park da tek parti döneminin Cumhurbaşkanı ve milli şef İsmet İnönü’nun konutunun bir
parçası olarak düşünülmüştür. Planda ilk ismi İnönü Gezisidir. Mezar taşlarına
ne oldu derseniz ? Bu taşlar Eminönü Meydanı yenileştirilmesinde ve İnönü
Gezisi merdivenlerinde kullanılmıştır.
Söz Hıristiyanların mülklerine ve birikimlerine el
koymaya gelince Türk-müslüman sermayesinin gelişmesinde Hırıstiyan
varlıklarının paylaşılmasına ve Türk burjuvazisinin kara tarihinden de birkaç
örnek vermeden geçersek sözlerimiz eksik kalır. Türkiye’de son günlerde ciddi
bir gazete olan Taraf Gazetesinde Cemaate ve emniyete yakın bir muhabir olan Mehmet Baransu imzalı bir haber
çıktı. Bu habere bir diğer önemli gazete
Radikal tarafından da yer verildi. Haberde önemli bir Türk sermaye gurubu
cinayetle ilişkilendiriliyordu. Gazete haberinde Türk Futbol Federasyonu
Başkanı Yıldırım Demirören’in babası ve Demirören şirketler Gurubu Başkanı
Erdoğan Demirören’in Arşimidis
şirketinin sahibi Rum işadamı Papadopulus ailesinin öldürülerek mal
varlıklarına el konulmasında ilişkili olduğunu okuyucularına duyurur. Bu cinayet ve Demirören bağlantısı ile
Arşimidis şirketinin el değiştirmesi 23.11.1984 tarihli Milli İstihbarat
Teşkilatı raporunun ekindeki belgede ayrıntılı olarak yer almıştır. Aynı
günlerde eski olağanüstü hal valisi evinde ölü bulunur. Taraf gazetesince bu ölümde Arşimidis şirketinin el
değiştirmesi ile bağlantılandırılır. Baransu, Demirören Arşimidis’in şirketini
sahte polis belgeleri ile ele geçirdiği zaman Hayri Kozakçıoğlu’nun İstanbul
Emniyet Müdürü olduğunu yazar. Baransu’ya göre Demirören’le, Kozakçıoğlu’nun
kamuoyunca da bilinen çok yakın ilişkisi vardır ve Kozakçıoğlu’nun oğlu da yıllarca
Demirören şirketler grubunda yüksek maaşla çalıştığı kaydedilir.
Burada bir parantez açarak bu gibi olayların münferit
olmadığının altını çizerek iki örnek daha vereceğiz:
Birincisi, Archag
Baghdassarian veya Sait Yünkes olayı. Soyadların Türkleştirilmesini dayatmak ve
Soykırım suçlularının kimliklerinin gizlenmesini sağlamak üzere 1934 yılında
çıkarılan soyadı yasası ile ismi Sait Yünkes olarak değiştirilen Archag
Baghdassarian’ın oğlu Orhan Yünkes, 6 Kasım 1975 tarihinde, babasından kalan
Viranşehir’deki kırk tapu senedine denk
düşen araziyi gasp edenlerden geri almak için, Urfa Hukuk Mahkemesi’ne dava
başvurusunda bulunur.Dava, on yıl sürer. Mahkeme, 20 Ağustos 1985 tarihinde,
Orhan Yünkes'in lehine karar alarak
Yünkes'e, atalarından kalan malvarlıklarının iadesi kararını
verir. Mahkeme, alışılmadık bir şekilde, Ermeni davacının lehine bir
karar vermiştir. Ancak Orhan Yünkes aynı
gün saat 14:00’de, Ahmet Özkan tarafından, Urfa belediye gazinosunun önünde,
kafasına sıkılan altı kurşun ile öldürülür. Archag Baghdassarian’ın diğer oğlu
Nurhan ata topraklarını terk ederek Avrupa’ya göç eder.
Diğer örnek bir
Süryani ile ilgilidir: Şemun Akcan’ın
gasp edilen, Mardin’in Nusaybin ilçesindeki yaklaşık 7600 dönüm gayrimenkulünü
geri almak için başlattığı hukuk mücadelesi, 1964 yılında başlayıp günümüze
kadar devam eder. Şemun Akcan’ın dayıları Gevriye ve Melki'nin bahsi geçen
gayrimenkul üzerinde 1936-1937 yılında öldürülmesi üzerine Akcan ailesi
Midyat'a göç etmek zorunda kalmasının ardından,
Gayrimenkullerin tapuları Akcan'da olmasına rağmen, köy muhtarının
kararıyla mülklerinin bir kısmı başkalarına satılır. Akcan ailesine ait gayrimenkullerin bir kısmı da Nusaybinli Mehmet Aslan
tarafından işgal edilir. Akcan gayrimenkullerini geri alma mücadelesini
sürdürürken Devlet de araya girerek
bu gayrimenkullerden hak talep
eder. Nusaybin Malmüdürü M. Ali Aslan’ın
Yargıtay’a verdiği 13.9.1985 tarihli itiraz dilekçesinde belirtildiği üzere;
gayrimenkulün Ermenilere ait olduğunu ve Ermenilerin mirasçısının da devlet
olduğunu belirterek mülkün hazine adına tescilini ister. Böylece "Ermeni
malının gasp edilmesi meşrudur" anlayışı devlet tarafından da onaylanmış
olur. Ancak devlet lehine mahkemeye katılan devlet temsilcileri bugüne kadar
Yargıtay’a verilen yukarıda söz ettiğimiz dilekçe dışında bir savunma
yapmadıklarından. Devletin müdahalesi
Süryani Akcan ailesine ait mülkler
gaspının sürdürülmesine hizmet etmektedir. Şemun Akcan’ın bir netice alamadan
vefat etmiş ve adaletten umudunu kesen Mirasçılar ata topraklarını terk ederek Avrupa’ya göç
etmiştir.
Vasi izin ve denetleme merciidir. Veli ise emir de
verebilir, yasak da koyabilir; doğrudan belirleme/biçimlendirme yetkisine
sahiptir. Başbakan da ‘dindar nesil yetiştireceğiz’ diyor; yani hem herkesin
babalığına soyunuyor, hem de din, vicdan, düşünce ve inanç özgürlüğüne
tasallutta bulunmayı kendisine hak görüyor. Kadir Cangızbay, Tencerelere
Kıymayın, http://www.birgun.net/
Baskın Oran: Doğum günümüz kutlu olsun,
http://www.agos.com.tr/baskin-oran-dogum-gunumuz-kutlu-olsun-5199.html
[3] "Şurası çok açık ki, bu olaylar, Erdoğan'ın Türk
halkını İslami yöne doğru zorlamasına karşı bir başkaldırıydı.”diyen ve
"Türkiye'de cezaevindeki gazeteci sayısının, diğer herhangi bir Ortadoğu
ülkesindekinden daha fazla olduğunu"n [Türkiye cezaevindeki gazeteci
sayısı bakımından Çin’i geçmiş durumda] altını çizen Cumhuriyetçi Parti Arizona Senatörü John
McCain, "Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Türk halkının birçoğunun
gözünde, bir başbakandan ziyade diktatör gibi görüldüğü" sözleri,
Erdoğan’ı muhafazakarların dahi terk ettiğini göstermesi bakımından ilginçtir.
Tek edilmişlik duygusu Erdoğan’ın isyanda uluslar arası komployu aramaya sevk
etmektedir.
[4] Türk ordusu, sol siyasete karşı mücadelesinde, askerî
darbesinden sonra dini silah olarak kullanmıştır.
Baskın Oran: Doğum günümüz kutlu olsun,
http://www.agos.com.tr/baskin-oran-dogum-gunumuz-kutlu-olsun-5199.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.