Funda’nın Gözünden / Funda Süzer. Foto, Özgür Kocaeli
Kuzguncuk, Anadolu yakasında; Üsküdar ile Beylerbeyi arasında bir
vadi.17.yy kaynaklarına göre bir Musevi köyü. Eski adıyla, Kosinitza. Üstadımız
Evliya Çelebi’ye göre ise bu isim Fatih Sultan Mehmet devrinde buraya yerleşmiş
“Kuzgun Baba” adlı bir veliden kaynaklanmıştır. Zamanında Museviler, Kutsal
topraklara varmadan son durak saydıkları için yerleşmişler bu köye. Aynı
dönemlerde Rumlarında oturduğu söylenmekte . 18.yy da Ermeniler yerleşmiş. 20.yy
ortalarında da Türkler çoğalmaya başlamış.
Şimdilerde, Gayrimüslimler azalsa da hepsi keyifle bir arada yaşar
durumda.
“Çengelköy’ün zerzevatı, Beylerbeyi’nin zevatı, Kuzguncuk’un haşeratı
meşhurdur.” diye bir laf varmış. Haşerat kelimesiyle geçmişte Müslüman nüfustan fazla olduğu için bu semtin
gayrimüslim nüfusu kastedilirmiş. Ama dedim ya şimdilerde gayrimüslimler az
olsa da Kuzguncuk’ta, birkaçı halen ibadete açık olan iki Rum, bir Ermeni
kilisesi ve iki sinagog bulunmakta.
1950′li yıllara kadar Müslüman halk azınlıkta olduğundan mahallede bir
cami yokmuş. Müslüman cemaat çoğalınca bir camiye ihtiyaç duymuşlar, ancak
bütçeleri yeterli olmayınca yardımlarına mahallenin Ermeni cemaati yetişmiş.
Sahilde bulunan Ermeni Kilisesi, bahçesinin bir bölümünü cami yapımı için
bağışlamış ve inşaatı için de yüklü bir miktar para yardımı yapmış. Kilisenin
yapımına da zamanında devrin padişahı Abdülaziz yardımda bulunmuş.
Bu huzur ve hoşgörünün buluştuğu semte gittim. Sokaklarındaki tarihi
havayı soluyacak, deniz kenarında kahvemi içecek, arkadaşlarımla yemek yiyip,
sohbetler edecektim. En önemlisi de; Fortine’nin güzel bahçesinde, elleri ile yaptığı likörü içmek olacaktı..
Sahil yolundan Kuzguncuk’un ana caddesi olan İcadiye Caddesi’ne
girdiğiniz anda o tarihi havayı solumaya başlıyorsunuz. Yol uzun bir mesafede
düz ama daha sonra yokuşlar başlıyor.
İstanbul’un ruhu olan nadir semtlerinden biri olmasının hakkını
veriyor… Her daim burnunuza hanımeli, ıhlamur kokularının geldiği, kasaba
havasını hiç kaybetmeyen semtte üç dinin de iç içe yaşadığını açıkça
görüyorsunuz. Dünya’da çan, ezan ve hazan sadece İstanbul ve Kudüs’te yüzlerce
yıldır bir arada yankılanmakta .
Sokaklar, devasa süpermarketlere yenilmemiş. Sükunet ve huzur
korunmakta. Manavı, kasabı, berberi, fırını, kahvesi ile İstanbul’un göbeğinde
ama şehrin karmaşasının da bir o kadar uzağında bir semt.
İşte ilk durak İcadiye Caddesi’ndeki, Ebru Şimşek’in sahibi olduğu
Pita’ydı. İsmini Rumcadan alan lokanta; kahvaltı, öğlen yemeği ve çay, kahve
servisi veren küçücük bir yer. Toplam 20-25 kişiye servis verebilen bu
lokantanın duvarlarında, her hafta yenilenen resimler sergileniyor. Toplam üç
kişi hizmet veriyor. Çok acele etmeden keyifle bir şeyler atıştırmak isterseniz
Pita, doğru bir adres. Biz sabah kahvaltımızı Pita’da ettik. Ev yapımı
reçelleri, Gül ekmek fırınından alınan simitleri, istediğinizde satında
alabileceğiniz peynirleri ile gayet lezzetli. Ama benim terciğimi sorarsanız,
tereyağında peynir ve maydanoz ile hazırlanmış sağanda yumurtayı tadın derim.
Yumurta sarısını ekmeğinizle patlattığınızda sarının, maydanoz üzerinden akıp
gitmesini izlemek gerçekten çok keyifli. Kırmızıbiber ile de hem
renklendirebilir hem de tatlandırabilirsiniz. Deneyin derim.
Kahvelerimizi içmeye gitmeden
önce cadde üzerindeki Kuzguncuk'un tarihine ışık tutan Rum Ayios Panteleimon
Kilisesine uğramadan edemedik. Kilise bölgenin en çok ziyaret edilen
yerlerinden biri.1831 yılında inşa edilen kilise, geçirdiği yangın ardından
1892 yılında mimar Nikola Ziko tarafından tekrar yapılmış. Kilisede mumlarımızı
yakıp, kapıda Yani Bey ile biraz muhabbet edip eve de uğrayacağımız sözünü
verdikten sonra doğruca sahile indik.
İcadiye caddesinin tam başlangıcındaki park, şahane bir deniz
manzarası sunar size. Küçücük bir aralıktan tüm deniz ve Boğaz hasretinizi
gideriverirsiniz.Biz de bunu bilerek deniz kenarına oturup hemen kahvelerimizi
söyleyiverdik. Oturduğumuz banklar önüne konan portatif sehpalar ile son derece
şık bir hal alan an, martı çığlıkları ve rüzgar ile taçlandı. Uzunca bir
süreyi, balıkçı motorundaki balık ayıklayan adamın martıları beslemesini
izlemekle geçirip denizin iyot kokusu ve rüzgar ile canlandık.
Sokaklarda biraz fotoğraf çekip Nilgün Hanım’ın şık dükkanına da bir
göz attık. Yine İcadiye caddesinde olan bu takı dükkanı, benim gibi gümüş
delisi hanımları can damarından vuracak tarzda. Dedim ya sahibi Nilgün Hanım,
Nilgün Berber. Dükkan içinde gördüğünüz her şey o’nun el emeği göz nuru.
Eserlerini Anadolu kültürlerinin mirasları ile biçimlendiriyor. Çalışmalarını
0,8 mikron saf gümüş ve 24 ayar altın iplerle, yarı değerli taşları işliyor.
Tek üretildikleri için de, sizden başkasının boynunda kolunda ve kulağında
görmeniz mümkün değil. Bayanlar, yolunuzu Kuzguncuk’a düşürün ve Nilgün Hanıma
mutlaka bir uğrayın derim.
Uzun bir kahvaltı ettiğimiz için öğlen yemeği yemek gibi bir niyetimiz
yoktu. Ama muhabbet ve çay olmalıydı. Yıllardır Kuzguncuk’a her gittiğimde
Temizel fırından aldığım mekik kurabiyeler aklıma geldi. Fırının önüne
geldiğimde kapandığını görüp hayal kırıklığına uğradım. Oldukça eski bir
fırındı ve artık kapısına zincir vurulmuştu.
Çay keyfimizi Mavi Yeşil kahvede yaptık. Aslında bir nargile cafe, ama
gözleme, tost ,çay ve kahve her şey var. Ama var olan en güzel şey, tepeden
izlediğiniz Boğaz manzarası. İnsanın nefesini kesecek güzellikte bir mavilik…
Avrupa yakası ise ayaklar altında. Çok uzunca bir süre bu manzarada çaylarımızı
yudumladık.
Kuzguncuk diyince Fortine ve Yani Özkoç’u unutmamak lazım. Fortine
Hanım beş nesildir Kuzguncuklu bir Musevi. Yani Bey ise, Çengelköylü Arnavut Rum. Nasıl olup bir araya gelmişler
ve evlenmişler bilmiyorum ama harika bir çift olduklarını söylemeliyim. Yazının
bir yerlerinde Yani Bey’den ve Fortine Hanım’dan bahsettim ve evlerine uğrayacağımızı da söyledim.
Evlerini kime sorsanız tarif eder. Sağlık ocağının arkasındaki çiçekli ev. Öyle
böyle bir ev değil. Beş nesil yaşamış. Fortine Hanım, annesi öldükten sonra evi
restore ettirmiş ve yerleşmiş. Şimdi çiçekler içinde oturuyorlar o evde. Çiçek
dedimse az bir çiçek değil. Her yer göz alabildiğine çiçek. Objeler ile
süslenmiş bahçenin her yeri çiçek. Fesleğenler tenekelerin içinde halı gibi
olmuş. Nilüfer çiçekleri bile var. Büyük kovalar içine su konulup ekilmiş
nilüferler.
Bizi kapıda şahane bir güler yüz ile karşıladı Fortine. Nereye
oturtacağını bilemedi. Bahçesindeki masa gelen geçen bir soluk alsın
Fortine’nin gülen yüzünü görsün diye konmuştu adeta. Sesimizi duyup dışarıya
çıkan Yani Bey ile de muhabbet başlayınca keyfimize diyecek olmadı. Güneşe konmuş
vişne likörü de ağzımızın tadı oldu. Eskilerden, komşuluktan, birçok kültürün
bir arada keyifle yaşamasından bahsettik uzunca bir süre. Fotoğraflar ile anlatılan yaşam gözümüzün önünde. Mutlu
bir beraberlik. Aklımız kalarak bıraktık o muhabbeti, güler yüzü. Bir sonraki
sefer daha uzun oturacağımız sözünü de vererek ayrıldık o güzel insanların
yanından.
Bu yazıyı buralara kadar okuyan birkaç kişi: Oralara gittin de İsmet
Baba’da balık yemeden mi döndün, diyor. Vallahi döndüm. Niye mi? Ben İsmet
Baba’ya kışın gitmeyi sevenlerdenim. Lüfer zamanı gider, balığımı yer rakımı
içer size de bir yazı ile anlatırım. SÖZ…
Yazımın sonunu, Kuzguncuklu ünlü şair Can Yücel’i hatırlayarak ve
hatırlatarak bitireceğim.
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç..
Sevdiklerin kadar iyisin,Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin, Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna: ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.