Murat Bebiroğlu
Çevre hakkı, 20. yüzyılın ikinci yarısında gündeme gelen
ve üçüncü kuşak insan hakları arasında yer alan insan haklarından birdir. “Çevre” tüm hakların
kullanılabileceği yaşam ortamını ifade ettiğinden çevre hakkı tüm hak ve
hürriyetlerin varlık ve geçerlik şartıdır. Haklar ancak yaşanabilecek bir
ortamda kullanılabilir."
***
Değerli Okurlar,
Ağaçların, parkların, ormanların, kısaca çevrenin korunması
konusu güncel sorunlar arasında. Çevrenin korunmasıyla ilgili girişimler,
protesto ve gösteriler genellikle özgürlükler çevresinde değerlendiriliyor ama
çevre hakkı ile ilgili değerlendirmelere
pek rastlanmıyor. Bu yazının amacı insan hakları arasında yer alan çevre hakkı
konusunda bilgi vermektir.
Çevre Hakkı
Çevre hakkı, 20. yüzyılın ikinci yarısında gündeme gelen
ve üçüncü kuşak insan hakları arasında yer alan insan haklarından birdir.
Birinci kuşak insan hakları, klasik haklar da denilen, özgürlük sisteminin
yarattığı bireyci ve liberal görüşten kaynaklanan haklardır.([i])
İkinci Kuşak haklar, eşitlik isteminin yarattığı sosyal ve müdahaleci devlet
görüşünden kaynaklanan ekonomik, sosyal ve kültürel haklardır.([ii])
Üçüncü Kuşak haklar ise, dayanışma isteminin yarattığı, kolektif haklar da
denen dayanışma haklarıdır.([iii]) " Üçüncü
kuşak haklar 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle az gelişmiş ve gelişmekte
olan ülkelerin talepleriyle ortaya çıkan haklardır. Bu haklara kolektif ya da
dayanışma hakları da denir. Ulusların siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel
geleceklerini belirleyebilme hakkı, sosyal gelişme ve kalkınma hakkı, çevre
hakkı, doğal kaynaklardan yararlanma hakkı gibi haklardır." ([iv])
Çevre hakkının konusu, bütün canlılar, bu canlılarla ilişkili
olan cansız varlıklar ile canlı ve cansız varlıkların karşılıklı ve sürekli ilişkileri
ile meydana gelen ekosistemlerin korunmasıdır. Dünya ekosistemleri ya da
ekosferleri, atmosfer (hava), hidrosfer (Su), litosfer (toprak) ve biyosferden
(Canlılar) oluşur. Ekosistemlere zarar vermeden, doğal
kaynakları tüketmeden, gelecek kuşakların kalkınmasına olanak verecek şekilde
kalkınmanın planlamasını amaçlayan sürdürülebilir kalkınma ilkeleri de çevre hakkının
konusudur. "Çevre hakkı, doğal ortam ve yaşam koşullarına olumsuz
etki ve zararları önlemek ve cezalandırmak amacıyla özellikle devletlerin
gerekli önlemleri alma ve daha genel biçimde, her insanın sağlıklı ve ekolojik
olarak dengeli bir çevre hakkına saygı içinde eşya ve malların kullanımını
düzenleme yükümlülüğünü öngörür."([v]) Yaşanabilir çevrenin korunması, en temel hak
olan canlıların yaşam ve var olma hakkının varlığı için şarttır.
Kolektif ya da dayanışma
hakları, toplum tarafından kullanılan ve toplumsal dayanışmayı gerektiren
haklardır. Sanayi devrimi, teknoloji ve bilimdeki gelişmeler, şehirleşme ve
sürekli artan nüfus nedeniyle, başta enerji ve gıda ihtiyacı olmak üzere doğan
ihtiyaçlar nedeniyle yaşanılabilir çevre sürekli tehdit altındadır. Sürdürülebilir
kalkınma yerine, ne pahasına olursa olsun sanayileşme ve kalkınmanın
hedeflenmesi büyük çevre felaketlerine yol açmakta, yaşanılabilir çevre tehdit
edilmektedir. İnsanlığın kazanma hırsı, doğayı kirletmekle kalmıyor, pek çok
canlı türünün yok olmasına, pek çoğununda yok olma sınırlarına gelmesine neden
oluyor. "Çevreyi daha çok ekonomik güçler veya kamu kuruluşlarının
kirlettiği göz önüne alındığında, bireysel ölçüde çözüm bulmanın güçlüğü açıkça
görülür."([vi])
"Çevre hakkını
uygulamaya koyma sorunu ise, usule ilişkin hakları gündeme getirmektedir.
Önleyici önlemlerden hareketle çevrenin iyi durumda muhafaza edilmesi ya da
iyileştirilmesi konusunda özellikle üç usuli hakkın tanınması gerekir: Bilgilenme
hakkı, katılma hakkı ve başvuru hakkı. Bilgilenme hakkı, kişilerin ve
ilgililerin, çevreyi bozma riski bulunan proje ve programlardan haberdar
edilmesidir.Katılma hakkı ise, kişi ve toplulukların çevre konusunda alınacak
karalara katılabilmeleri (kanaat açıklama, karşı çıkma, birlikte karar
alma)'dir. Başvuru hakkına gelince, çevrenin bozulması veya ilgili kuralların
ihlali durumunda birey ve grupların, idare ve yargı makamları önünde başvuru
hakkı tanınması anlamına gelir."([vii])
"Çevre hakkı ile
ilgili çalışmaların ilki 1913 yılında yapılan Bern Konferansıdır. Tabii
manzaraların korunması hakkındaki bu konferansı, 1923 Paris ve Londra’da
yapılan konferanslar izlemiştir. Bundan sonra da birçok devletler arası
toplantılar tertip edilmiştir. Bu toplantıların ana konusunu daha çok tabiatın,
tabii bitki örtüsünün, vahşi hayvanların, kültür varlıklarının korunması
oluşturmuştur.
İkinci Dünya Savaşı
sonrasında, dünya üzerinde meydana gelen olayların ve genel durumun da
etkisiyle, dünya topraklarının durumu ile ilgili toplantılar yapılmış, 1965
yılında Birleşmiş Milletlerin ihtisas kuruluşlarıyla bağlantılı danışma
kurulları kurulmuştur. 1970 yılında Tabiatın Korunması Hakkında Avrupa
Konferansı tertip edilmiştir."([viii])
"1968 Tahran
Bildirgesi’nde belirtildiği gibi “İnsan hakları ve temel özgürlükler bölünmez
olduğundan, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar tanınmaksızın, kişi hakları ve
siyasal hakların tam olarak gerçekleşmesi mümkün değildir.” Bu nedenle insan
haklarının sınıflandırıp sıralanması birbirleri ile ilişkilerinin olmadığı
anlamına gelmez. “Çevre” tüm hakların kullanılabileceği yaşam ortamını ifade
ettiğinden çevre hakkı da bütün bu ayrımlara karşın tüm hak ve hürriyetlerin
varlık ve geçerlik şartıdır. Haklar ancak yaşanabilecek bir ortamda
kullanılabilir"([ix])
"Çevrenin korunması
ve çevre kirliliği ile ilgili olarak bütün uluslararası gelişmelerin yanında
birleşmiş Milletler Teşkilatı içinde de 1971 yılında bazı çalışmalar yapılmaya
başlanmıştır.1973 yılında bu çalışmalar “Çevre İçin Birleşmiş Milletler
Programı”nı meydana getirmiştir. Halen bu çalışmalar kısa adı UNEP olan kuruluş
tarafından yürütülmektedir. 1972’de Stockholm’de düzenlenen Birleşmiş Milletler
Çevre Konferansının sonunda, Dünya Çevre Sorunları ve çevrenin korunması
konusunda çok önemli bir bildiri yayınlanmıştır."([x])
Birleşmiş Milletler,
konferansa katılan 133 ülkenin oy birliği ile aldığı kararla, 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü kabul edilmiştir.
Bütün Dünyada 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kutlanmakta, Türkiye gibi
bazı ülkelerde 5 Haziran haftasını Dünya Çevre Haftası kabul etmektedir.
"Stockholm Konferansı’nda
ilk kez kabul edilen “çevre hakkı” çevrenin “herkesin ortak varlığı” olduğu
temeline dayalı “eşitlik” ilkesinde yükselen bir haktır. Bu hakla ulaşılmak
istenen, doğayı sömürü değil, uyum temelinde bugünkü ve gelecek kuşaklar için
yaşamaya elverişli kılarak herkesin ondan eşit yararlanması hedefidir. Çevre
hakkı ile diğer haklar arasında görülen çatışmalar, çevre hakkının, yani
insanın var olma ve yaşamını sürdürme hakkının yararına dengelenmelidir. Çünkü
“çevre hakkı genel çıkarları özel çıkarların önüne geçirmiştir.” İnsan
haklarının evrimi de bu yönde bir eğilim göstermektedir."([xi])
Daha sonra 1984 yılında
Tokyo Konferansı tertip edilmiş ve bu konferansın sonucunda yayınlanan
bildiride ise “Gelişme kavramı yeniden gözden geçirilmeli ve her ülkenin
ekonomik gelişmesi, kaynakların korunması ve arttırılması dikkate alınarak
gerçekleştirilmelidir. İktisadi büyümede, sadece iktisadi geliştirme
göstergeleri değil, aynı zamanda tabii kaynakların korunması, hastalıklarla
mücadele edilmesi, kültür miraslarının korunması gibi konularla da
ilgilenilmelidir. Temiz hava, su, orman, toprak gibi çevre kaynakları
korunmalı, dengeli bir nüfus artışı sağlanmalıdır. Bütün ülkelerde teknolojik
gelişmeler, çevre faktörlerine önem verecek şekilde yönlendirilmelidir.” deniliyor.
1992 Rio de Janerio’da
yapılan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda kabul olunan (United
Nation Framework Convention on Climate Change -UNFCCC) Rio Deklarasyonu’nun([xii])10.
maddesi ise çevre hakkının uygulanması için gerekli katılımı, bilgi edinmeyi ve
başvuru haklarını not etmektedir: “Çevresel konular her düzeyde ilgililerin
katılımını gerektirir. Ulusal düzeyde, bireyler kamu otoritelerinin elinde
bulunan, yerleşimlerindeki sağlığa zararlı maddeler ve faaliyetler de dahil
olmak üzere, çevre ile ilgili bilgilere erişme ve karar verme süreçlerine
katılabilme fırsatlarına sahip bulunmalıdır. Ülkeler geniş bir biçimde bilgi
sağlayarak kamu duyarlılığını ve katılımını teşvik etmeli ve
kolaylaştırmalıdır. Tashih ve tazmin talebi de dahil olmak üzere adlî ve idarî
işlemlere başvurma hakkı sağlanmalıdır.”
Stockholm Konferansı’ndan
Rio Konferansı’na uzanan, 20 yıllık dönemde, bazı uluslararası belgelerde de
katılıma ilişkin maddeler yer almaktadır. Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun
Çevre Hukuku Uzmanlar Grubu tarafından kabul edilen “Çevre Koruma ve
Sürdürülebilir Kalkınma Hukuku İlkeleri” öneri özetinin “Ön İhbar, İmkân ve
Süreç” başlıklı 6. maddesi devletlere bu konuda yükümlülükler getirmiştir. Maddeye
göre, “Devletler plânlanan bir faaliyetten önemli ölçüde etkilenebilecek bütün
kişileri zamanında haberdar edecek, onlara idarî ve kazaî süreçlere ulaşmada ve
sürdürmede eşit hak tanıyacaktır.”
Avrupa Güvenlik ve
İşbirliği Konferansı sonunda kabul olunan Helsinki Nihaî Senedi’nde (1992) bir
çevre politikasının başarıya ulaşabilmesinin, bütün halk kategorilerinin ve
toplumsal güçlerin, sorumluluklarının bilincinde olarak çevreyi koruma ve
iyileştirmeye yardımcı olmalarına bağlı olduğu belirtilmiştir. Paris Şartı,
çevre konusunda halkın bilgilendirilmesini, çevreyi düzeltici girişimlerde bulunabilmenin
önkoşulu saymaktadır. Helsinki Belgesi’nde ise: devletler, çevre plânlaması ve
karar alımında katılımı sağlamak için uygun adımlar atmayı taahhüt etmektedir.
“Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Çevresel
Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi” 23-25
Haziran 1998 tarihleri arasında Danimarka’nın Aarhus kentinde düzenlenen
“Avrupa İçin Çevre” konulu Bakanlar Konferansı'nda imzaya açılmıştır. Sözleşme
ile getirilen en önemli hüküm; “Yargı yoluna başvurma” maddesidir. Bu madde
ile; bilgiye ulaşmak isteyen kişilerin taleplerinin yanıtsız bırakılması,
haksız yere kısmen ya da tamamen reddedilmesi, yetersiz yanıtlanması ya da bu
Sözleşme’de öngörüldüğü biçimde bir işleme tâbi tutulmaması durumlarında,
ilgilinin başvurusu üzerine mahkeme veya ulusal mevzuata göre oluşturulmuş
tarafsız ve bağımsız bir organ önünde inceleme usulüne tâbi tutulması
öngörülmektedir.
Bu hususta Türk Hukuk
Sisteminde idarî yargıya başvuru koşulları, özellikle çevre ile ilgili
davalarda diğer pek çok ülkeye göre oldukça ileri düzeydedir. İdare hukukunda
Fransız sistemini benimsemiş olan ülkemizde, idarî yargı çevre sorunlarına
ilişkin pek çok davada “menfaat ilişkisi”nin kapsamını geliştirmiş ve dava açma
hakkını genişletmiştir."([xiii])
21. yüzyılın çok geniş
kapsamlı bir çalışma programı olarak Rio’da kabul olunan Gündem 21’in “Başka
Grupların Rollerinin Güçlendirilmesi” başlığı altında kadınların, çocuklar ve
gençlerin, yerli halkların, hükümet dışı örgütlerin aktif katılımına ilişkin
hükümler yer almaktadır. Daha sonra 1997 yılında Japonya’nın Kyoto şehrinde bir
araya gelen Birleşmiş Milletler ülkeleri, bu konuda daha somut adımların
atılabilmesi için bazı girişimlerde bulunmuşlardır
Türkiye iç hukukunda da çevre hakkıyla ilgili pek çok
düzenleme yapılmıştır. 1982 Anayasasının 56.
Maddesinde Çevrenin Korunması başlığı altında şu hükme yer verilmiştir:
“Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi
geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve
vatandaşların ödevidir.” Yine Anayasada çevrenin korunmasıyla başka hükümlere
de yer verilmiştir. Anayasanın 43. Maddesinde deniz, göl ve akarsuların
kıyılarından yararlanma ile ilgili hükümler yer alır. 44. Maddede Toprağın
verimli olarak işletilmesi, erozyonun önlenmesi, orman ve yer altı varlıkların
korunması ele alınmıştır.45. Madde tarım topraklarının azalmasını önlemekle
ilgilidir. Devlet tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı
kullanılmasını önlemekle görevlendirilmiştir.
2872 Sayılı Çevre Kanununda
Kanunun amacını şöyle tanımlıyor "bütün canlıların ortak varlığı
olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri
doğrultusunda korunmasını sağlamaktır. Çevre Kanununu ile ilgili pek çok
yönetmelik çıkarılmıştır.([xiv]) Ayrıca Orman Kanunu , Milli Parklar (Madde 14),
Limanlar Kanunu (Madde 4-5), Köy Kanunu (Madde 13-14) vb kanunlarda çevre ile
hükümler yer almaktadır.
Evrensel Beyannamede geniş ölçüde tanımlanan ideal
toplumlara ulaşmak, gelecek nesillere daha mutlu, daha güzel bir dünya bırakmak,
ancak yaşanabilir bir ortamın, yaşanabilir bir çevrenin varlığı ile mümkündür.
Bu da ancak bütün insanlığın kolektif olarak, dayanaşarak öncelikle
yaşanılabilir bir çevrenin korunması ve yaşatılması için çalışmasıyla mümkün
olacaktır.
Murat Bebiroğlu / murat.bebir@gmail.com
Murat Bebiroğlu / murat.bebir@gmail.com
Temmuz 2013
[i]
Birinci Kuşak Haklar: Hukuk önünde eşitlik, Etkili bir hukuk yoluna başvurma
hakkı, Keyfi tutma yasağı, Adil yargılanma hakkı, Mahremiyet hakkı,Seyahat
özgürlüğü, Sığınma hakkı, Vatandaşlık hakkı, Evlenme ve ailenin korunması
hakkı, Mülkiyet hakkı, Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, İfade özgürlüğü,
Toplanma ve örgütlenme hakkı, Katılma hakkı
[ii]
İkinci Kuşak Haklar: Çalışma, adil gelir ve sendika kurma hakkı, Dinlenme
hakkı, Eğitim hakkı, Kültürel yaşama katılma hakkı, Sağlık, beslenme ve konut
hakkı, Grev ve toplu sözleşme hakkı.
[iii]
Üçüncü Kuşak Haklar: Barış hakkı, Çevre hakkı, Halkların kendi kaderini tayin
(self-determinasyon) hakkı, Gelişme hakkı, Herkesin insanlığın ortak mal
varlığından yararlanma hakkı
[v]
Çevre Hakkı- İbrahim Kabaoğlu-iletişim yayınları sayfa 13
[vi]
Çavre Hakkı- s.20
[vii]
Çevre Hakkı- S.14
[xiv] – Çevre Kirliliğini Önleme
Fonu Yönetmeliği, – Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliği, – Gürültü Kontrol
Yönetmeliği, – Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği, – Gemi ve Deniz Araçlarına
Verilecek Cezalarda Suçun Tespiti ve Cezanın Kesilmesi Usulleri İle
Kullanılacak Makbuzlara Dair Yönetmelik, – Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği,
– Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği, – Tıbbî Atıkların Kontrolü
Yönetmeliği, – Zararlı Kimyasal Madde ve Ürünlerinin Kontrolü Yönetmeliği, –
Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.