Suriye'de 'komşu' olarak 'el-Kaide türevi İslamcı güçler'
veya 'Suriye PKK'sı PYD'nin ağır bastığı Kürt yönetimi' arasında tercih yapmaya
zorlanacağız...Gerçekleştiği takdirde, ‘operasyon’, 2003’teki Irak Savaşı kadar ‘dramatik’ olmayacaktır. Zira Suriye’ye karşı girişilecek olan ABD’nin başını çekeceği operasyon, Suriye’de ‘rejim değişikliği’ni öngörmüyor. Irak’ta 2003’te, tam tersine, ‘operasyon’un amacı Saddam Hüseyin’in yıkılmasıydı.
***
Suriye'de 'komşu' olarak 'el-Kaide türevi İslamcı güçler'
veya 'Suriye PKK'sı PYD'nin ağır bastığı Kürt yönetimi' arasında tercih yapmaya
zorlanacağız.
Suriye’ye karşı girişilecek ‘Batı askeri harekâtı’nın ana
unsurlarından biri olan İngiltere, BM Güvenlik Konseyi’ne bir karar tasarısı
sunma hazırlığında. Karar tasarısı, ‘Suriye’de sivillerin korunmasına ilişkin
önlemleri’ içerecekmiş (Bu yazı yazıldığı sırada İngiliz karar tasarısı BM
Güvenlik Konseyi’ne sunulmamıştı).
Karar tasarısında, bu ‘koruma önlemleri’ içinde
‘gerektiği takdirde askeri güç’ sözcüklerinin bulunup bulunmayacağını
bilemiyoruz. İngilizler, BM Güvenlik Konseyi karar metinlerinin dili konusunda
uzmanlaşmışlardır. Her yöne çekilebilecek metinler hazırlamak onların
ustalığıdır. Ama ‘gerektiğinde askeri güç kullanımı’nı kapsayan sözcükler
içeren bir kararın BM Güvenlik Konseyi’nden çıkması mümkün gözükmüyor. Böyle
bir durumda, Rusya ve Çin’in karşıoy (yani veto) kullanması mutlak sayılıyor.
BM Genel Sekreteri Ban ki-Moon ise yaptığı açıklamada,
Şam’da çalışmalarını sürdüren BM denetçilerine dört gün daha tanınmasını
istedi.
Bütün bunlardan, Suriye’ye karşı ABD’nin başını çekeceği
bir ‘deniz-hava karması’ askeri harekât ihtimalinin yüzde 100 olmadığı sonucunu
çıkarabilir miyiz?
Elbette yüzde 100 değil ama yüzde 100’e yakın. BM
Güvenlik Konseyi’ne karar tasarısı sunan İngiltere’nin Dışişleri Bakanı William
Hague, askeri harekâtın ‘meşruiyeti’ için ‘BM Güvenlik Konseyi kararının şart
olmadığını’ söylemişti.
BM Güvenlik Konseyi kararı ‘olmazsa olmaz’ şart olsaydı,
ne 2003 yılındaki Irak Savaşı olurdu –ki İngiltere, ABD’nin bir numaralı ortağı
idi-; ne 1999’da Kosova, Miloşeviç’ten kurtarılıp bugünkü bağımsızlığına
kavuşabilirdi ve ne de 1995’te Bosna’da bugünkü Müslüman nüfus kalabilir ve
Bosna-Hersek Federasyonu diye bir devlet var olabilirdi.
Tomahawk seyir füzeleriyle donanmış Amerikan savaş
gemileri Doğu Akdeniz’de dolandığına, bunlara son 48 saat içinde biri daha
eklenip sayılarının dörde çıktığına ve Savunma Bakanı Chuck Hagel “Başkan hangi
seçeneğe karar verirse hazırız” dediğine göre, ‘askeri harekât’ın ‘geri
sayımı’nın başlamış olması; ‘durum’un ‘diplomasi yoluyla önlenmesi’ne oranla
daha muhtemeldir.
Gerçekleştiği takdirde, ‘operasyon’, 2003’teki Irak
Savaşı kadar ‘dramatik’ olmayacaktır. Zira Suriye’ye karşı girişilecek olan
ABD’nin başını çekeceği operasyon, Suriye’de ‘rejim değişikliği’ni öngörmüyor.
Irak’ta 2003’te, tam tersine, ‘operasyon’un amacı Saddam Hüseyin’in yıkılmasıydı.
1991’deki Körfez Savaşı’nda bile Bağdat yolunun önünde açılmış olması
karşısında, Saddam’ı işbaşında bırakarak, Irak topraklarını terk etmiş olan
ABD, 2003’te doğrudan Saddam’ı devirmek amacıyla ve –Bosna ve Kosova
örneklerinde olduğu gibi- BM Güvenlik Konseyi’nin kararını beklemeden –zira
öyle bir karar asla çıkmayacaktı– Irak’ın üzerine yürüdü.
Suriye’de Başşar, ‘ağır bir dayak yiyerek paçayı
kurtaracak’ gibi duruyor. Çünkü Suriye operasyonuyla –olursa– ‘rejim
değişikliği’ hedefi yok.
Ne var?
Rejimi bir daha kimyasal silah kullanamaz hale getirmek
ve kullanmaktan caydırmak var. Hesap bu. Tabii ki, bu da, rejimin askeri ve
hatta bazı siyasi merkezlerine, denizyoluyla ve havadan ağır bir bombardımanı
ifade ediyor.
Gerek süresi –iki-üç gün olarak tasarlanıyor– ve gerekse
amacı ‘sınırlı’ olacak harekâtın böyle olması, Suriye iç savaşına dahil olmamak
konusunda aşırı duyarlı olan Amerikalı askeri yetkililer ile ‘aşılamaz kırmızı
çizgi’ ilan etmiş olan Başkan Barack Obama’nın bir yıl önce kimyasal silah
kullanımını haybeye konuşmadığını göstermek arzusunda olan Beyaz Saray arasında
bir ‘uzlaşma’yı ortaya koyuyor.
Amerikalılar –başta Başkan Obama– Suriye’ye karşı askeri
müdahale konusunda öylesine isteksizler ki Amerikan Genelkurmay Başkanı General
Martin Dempsey, Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Senatör Carl Levin’e
gönderdiği bir mektupta, ‘indirilecek askeri darbelerin (Suriye) muhalefete
yardımcı olabileceği ve Esad üzerinde baskı oluşturacağına’ işaret etmekle
birlikte, Irak ve Afganistan tecrübelerine gönderme yaparak “İşlevlerini
sürdüren bir devleti muhafaza etmek için neyin gerekli olduğunu dikkatle
değerlendirmeden, tek başına askeri güç dengesini değiştirmek yetmez” diye
yazdı.
Bu ‘değerlendirme’nin Suriye için ne anlama geldiğini
merak ediyorsanız; şu:
“Suriye’de muhalefetin, mevcut rejime karşı üstün konuma
geçebilmesi için, Esad güçlerini mahvedecek kadar ezersek, onun yerini alacak
olan tercih edilebilir bir seçeneğimiz yok. Öyle bir durum Suriye’yi kaosa
sürükler ve ABD’ye düşman, kontrolsüz unsurlar, el-Kaide’nin kolları, kitle
imha silahlarını ellerine geçirecek ölçüde güçlenebilirler. Bu da ABD’yi daha
zor seçeneklerle (yani Suriye’ye kara müdahalesi dahil) baş başa bırakır.”
ABD’nin Suriye’deki duruma temel bakış açısı böyle
olduğu, ne Başkan’ı ve ne de Genelkurmay Başkanı, ‘rejimi devirmeyi’ öngören
‘büyük çaplı bir askeri harekât’ istemedikleri için, ABD-İngiltere-Fransa
askeri harekâtı, –olduğu takdirde– Suriye’ye ilişkin ‘temel parametreler’de
değişikliğe yol açmayacaktır.
Dolayısıyla, Türkiye olarak, Suriye’ye karşı konumumuzda,
radikal bir değişiklik meydana gelmeyecektir. Suriye’deki ‘güç dengesi’ de
köklü biçimde değişmeyecektir.
Bana kalırsa, 15 Mart 2011’e kadar Suriye diye bildiğimiz
‘antite’ artık yoktur ve olmayacaktır. Gelecek hesaplarını buna göre yapmak
gerekiyor.
Kasım 2012’de Kanada’da Halifax Güvenlik Forumu’nda
Suriye’ye karşı ‘askeri müdahale’nin en ateşli savunucusu olan Senatör John Mc
Cain’in en önde oturduğu bir dinleyici topluluğu önünde konuşurken söze öyle
başlamıştım: “Yıllardır haritada gördüğünüz haliyle Suriye artık yok ve
olmayacak” diye.
Rejime karşı ‘cezalandırıcı’ nitelikteki askeri saldırı,
bu durumu daha da böyle yapacak. Ve, Türkiye olarak, Suriye’de ‘komşu’ olarak
‘el-Kaide türevi İslamcı güçler’ veya ‘Suriye PKK’sı PYD’nin ağır bastığı Kürt
yönetimi’ arasında tercih yapmaya zorlanacağız.
Doğru seçenek, ‘ikincisi’dir.
Benzeri bir durum 2003’te de söz konusuydu. O gün
söylediklerimize kıyamet koparanlar, 2009’dan sonra ‘Kürdistan gerçeği’ ile
birlikte yaşamayı öğrenmeye başladılar. Öyle ki, Türkiye’nin ‘komşularla sıfır
sorunu’, şimdilerde sadece ve en ziyadesiyle Irak Kürdistanı için geçerli.
2013’te Suriye’ye gelince, ‘Rojava’ ile öyle olmak
zorunda.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.