***
'1916 yılı itibarıyla din değiştiren Ermenilerin, sadece
nüfus kayıtları değil, nüfus cüzdanları öyle düzenlenecektir ki, bu kişilerin
Ermeni oldukları anlaşılacaktır'
Taraf yazarı ve tarihçi Prof. Taner Akçam, AGOS
gazetesinin ortaya çıkardığı Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve Süryanilerin
fişlendiğini gösteren belgeye dair hükümet yetkililerin verdiği "1923'ten
beri uygulamada" bilgisinin doğru olmadığını savundu. Akçam, "Bu
uygulamanın en azından Müslümanlaşmış Ermenilere yönelik 1916'da başladığı
biliyorum. Uygulama Ermeni soykırımı sırasında başladı" dedi.
"Hükümetin din değiştirmiş olmalarına rağmen Ermenilere hâlâ
güvenmediğini" belirten Akçam, "Ermenilerin serbest dolaşımını
engellemek için nüfus kâğıtlarına, Ermeni olduklarının anlaşılmasını sağlayacak
bir kayıt düşme kararı alındığını" yazdı. Akçam'ın alıntıladığı 22 Mayıs
1917 tarihli bir telgrafa göre "din değiştiren Ermenilerin nüfus
teskerelerinin arkasına ikamet ettikleri kasaba ve mahallenin isimleri
yazılarak zâbıta idârelerince mühürlendi."
Haberini "Türkiye’de bugün devam eden uygulama
budur.İttihatçı zihniyet tüm bir Cumhuriyet boyunca iktidarda kalmıştır. Bugün
değişen çok şey yoktur.Konunun özeti şudur ki bu devlet, vatandaşına güvenmemek
üzerine kurulmuştur" diyerek sonlandıran Prof. Akçam'ın imzasıyla Taraf'ta
"Devlet Müslüman Ermeninin peşinde" başlığıyla yayımlanan (5 Ağustos
2013) metin şöyle:
1915 mayısında, Ermenilerin büyük tehciri başladığında,
önceleri Müslümanlığı kabul etmek bir seçenek olarak sunuldu. İsteyen Müslüman
olabilecek ve sürgüne gönderilmeyecekti. Amerikan ve Alman konsolosları,
yolladıkları raporlarda Ermenilerin devlet kapılarında büyük kuyruklar
oluşturduğunu ve toplu din değiştirmelerin yaşandığını bildirirler.
Din değiştirenler gerçekten de sürgüne yollanmazlar.
Sadece bulundukları vilayetin sınırları içerisinde diğer Müslüman köy ve
kasabalara dağıtılırlar. Fakat Müslümanlığa geçiş sayısı tahminlerin çok
ötesindedir. Hükümet, belki de bu denli büyük din değiştirme beklemediği için
bu kararı durdurmak zorunda kalır.
“Amaç, sürgünden kurtulmak”
Neden basittir; din değiştirmeye müsaade edilmesinin
amacı asimilasyondur. Ama bu toplu geçişlerle, Ermenilerin gerçek kimliklerini
koruyacaklarından korkulmaktadır.
1 Temmuz 1915’te bölgelere yollanan bir tamimle artık din
değiştirmelere izin verilmeyeceği bildirilir. “Bunların amacı gerçekten
Müslüman olmak değil, sadece sürgünden kurtulmaktır,” diyen İçişleri Bakanı
Talat bu gibi başvuruların, bundan böyle hiç bir biçimde ciddiye alınmamasını
ister. Çünkü bunlar Müslüman olsalar bile “fesatlıktan geri kalmayacaklardır”.
Daha sonra bölgelere sık sık tamimler yollanır ve hiçbir
istisnai muameleye izin verilmeyeceği kesin olarak bildirilir.
Kasım 1915’e kadar Ermenilerin Anadolu’dan boşaltılması
tamamlanır ve yoğun katliamlarla Ermeni sayısı ciddi biçimde azaltılır.
İttihatçı Hükümet yeniden din değiştirmeye izin vermekte mahzur görmez. 5 Kasım
1915’te bölgelere yolladığı özel bir yazı ile, “ister gönderilmiş ister
gönderilmemiş olsun, din değiştirenlerin taleplerinin kabul edileceği”
bildirilir. 1916 baharından itibaren ise, din değiştirme artık zorunludur.
Ermenilere, “ya Müslüman olmak ya da Der-Zor’a sürülmek” seçenekleri sunulur.
Ermeniler, Der-Zor çöllerinin katliam ve imha demek olduğunu çok iyi bilmektedirler.
Bu tarihten itibaren sağ kalmış her Ermeni Müslüman
olmuştur. Ermenilerin yeniden eski dinlerine dönmelerine 1918 ve 1919 yılında
yayınlanan tamimlerle müsaade edilir. Şunu büyük bir rahatlıkla söyleyebiliriz
ki, eğer yeniden Hıristiyanlığa dönmemişler ise, Anadolu’da hayatta kalan her
Ermeni Müslüman olarak kalmıştır.
Seyahat hakkı yok
Peki, Müslüman olan Ermeniler nasıl ayırt edilecek?
Hükümet, din değiştirmiş olmalarına rağmen Ermenilere hâlâ güvenmemektedir;
bunlar için özel tedbirler alır ve bazı yasaklamalar getirir. Bunların başında
serbest dolaşım hakkı gelir. Din değiştirmiş Ermeniler, diğer Müslümanlara
verilen bu haktan yararlanamazlar. Seyahat edebilmeleri için özel izin almaları
gereklidir ama bu özel izni vermek yetkisi yerel yöneticilerin elinde değildir.
İzin ancak İstanbul’dan, doğrudan Bakanlık’tan alınabilmektedir.
Fakat bu yasaklamalara rağmen izinsiz seyahatler
sürmektedir. Talat Paşa bölgelere sık sık emirler yollar ve Bakanlıktan özel
izin almamış bu gibi kişilerin seyahat etmelerine müsaade edilmemesini ister.
Ama sorun şuradadır. Seyahat eden kişinin din değiştirmiş
bir Ermeni olduğu nasıl anlaşılacaktır?
Bunu çözmenin tek yolu vardır; din değiştirmiş
Ermenilerin nüfus kâğıtlarına, Ermeni olduklarının anlaşılmasını sağlayacak bir
kayıt düşmek gerekmektedir. Bunun kararı alınır. Böylece, Müslüman ismi alan
Ermenilerin, diğer Müslüman ahali içinde kaybolmasının önüne geçilebilecektir.
Nüfus cüzdanlarına konan bu özel belirleme ile bu insanların ayrı muameleye
tabi kılınmaları sağlanacak ve takip edilmeleri kolaylaşacaktır.
“Mahrem” telgraf
Bu kontrolü sağlamak amacıyla önce tüm bölgelere ilk yazı
1 Şubat 1916 tarihinde yollanır. Ve bölgelerden, “İhtidâ eden [din
değiştiren]Ermenilerin sicil-i nüfûsa ne sûretle kayd olunduklarının ve
yedlerine tebdîlen verilen nüfûs tezâkirinde ihtidâ etmiş olduklarının ve âile
isimlerinin tasrîh edilüb edilmediğinin [açık belirtilip belirtilmediğinin]
iş’ârı [bildirilmesi]” istenir.
Belgeden anlaşıldığı gibi, Hükümet din değiştirmiş Ermenilerin
hem nüfus kütüklerine kayıtlarının özel bir tarzda yapılmasını hem de verilecek
nüfus cüzdanlarının bu farkı belli edecek şekilde düzenlenmesini istemektedir.
21 Şubat 1916 tarihinde bölgelere “mahrem” kaydıyla
yollanan bir başka telgrafta “İhtida eden Ermeniler kendilerine verilen yeni
nüfus tezkereleriyle serbestçe dolaştıkları (nın) anlaşıldığı” söylenir. Ve
bunun önüne geçilmesi için ilgili şahısların nüfus kâğıtlarına “ihtida
etmiştir”, kaydı düşülmeksizin bulundukları yerin ismi yazılarak mahalli zabıta
memurlarınca “mühürlenmesi” istenir.
Böylece, ilgili kişiler, sadece nüfus kütüklerine özel
olarak kayıt edilmiş olmayacaklar, ayrıca nüfus kâğıtlarına, din değiştirmiş
Ermeni olduklarının anlaşılmasını sağlayacak özel bir damga da vurulmuş olacaktır.
Polis ve jandarma bu özel damgaya göre muamele yapacaktır. Bölgelere daha
sonraki aylarda yollanan telgraflarla bu yönteme başvurulması tekrar tekrar
hatırlatılır.
Ermeni oldukları anlaşılacak
22 Mayıs 1917 tarihli bir telgraftan tüm bu uygulamanın
nasıl yapıldığını öğreniyoruz. İlgili telgrafta yukarıdaki 21 Şubat 1916
tarihli tamim hatırlatılır ve yapılması gereken işlem aynen şöyle tekrar
edilir: “...ihtidâ eden [din değiştiren] Ermenilerin tezâkir-i Osmaniyeleri
[nüfus teskereleri] zahrına [arkasına] ikamet ettikleri kasaba ve mahallenin
isimleri yazılarak zâbıta idârelerince tahtîmi [mühürlenmesi] 8 Şubat 1331
târihinde şifre telgrafname ile yazılmıştı. B’adema [bundan sonra] ihtidâları
kabûl olunanların tezâkire-i Osmaniyelerine yine bu suretle şerh yazılarak
nüfûs idârelerince mühürlenmesi ve polis jandarma dâi’relerince de bu işâretin,
ihtidâ eden Ermenilere mahsûs olduğu bilinerek esna-yı seyr-ü seferde
[seyahatleri sırasında] haklarında ana göre mu’âmele îfâsı [işlem yapılması]”
tebliğ olunur.
1916 yılı itibarıyla din değiştiren Ermenilerin, sadece
nüfus kayıtları değil, nüfus cüzdanları öyle düzenlenecektir ki, bu kişilerin
Ermeni oldukları anlaşılacaktır. İşte Türkiye’de bugün devam eden uygulama
budur. İttihatçı zihniyet tüm bir Cumhuriyet boyunca iktidarda kalmıştır. Bugün
değişen çok şey yoktur. Konunun özeti şudur ki bu devlet, vatandaşına
güvenmemek üzerine kurulmuştur.
Devlet bilir!
Taner Akçam (5 Ağustos 2013)
AGOS büyük bir gazeteciliğe imza attı ve hiç birimizi
şaşırtmayan şok bir belge yayımladı. (Bu, “şaşırtmayan şok belge” tam da
güzelim memleketime uygun oldu.)
Yayımlanan belgeden anladığımız kadarıyla, Devletimiz,
Rumlara, Ermenilere, Yahudilere ve Süryanilere çeşitli numaralar vererek
fişliyormuş. Bu fişleme bilgileri özel ve gizli; ancak herhangi bir devlet
kurumu sorduğunda veriliyormuş!
Rahmetli Hrant anlatmıştı; aklımda kaldığı kadarıyla
aktarayım. Bir gün AGOS’ta oturuyor; bir genç gelmiş ve hikâyesini anlatmış.
Genç, Harp Okulu’nda öğrenci imiş, bilmem kaçıncı sınıfta.
Bir gün sorgusuz sualsiz okuldan atılmış. Hiçbir izah, gerekçe gösterilmemiş.
Öylesine... “Atıldın” demişler sadece.
Bir tek çocuk değil, aile de şok olmuş. Hiçbir gerekçe
gösterilmeden atılmanın tuhaflığı ortada. En azından bir gerekçe olmalı. Ne bir
disiplin suçu, ne derslerine ilişkin bir şey... Hiç bir şey yok. Atılmış işte.
Aile nedeni öğrenebilmek için çok uğraşmış, didinmiş ama
nafile. Çocuğun niçin atıldığı konusunda en küçük bir izah verilmemiş, bir
açıklama yapılmamış.
Nihayet araya amcalar, paşalar sokulmuş ve sonuçta bir
açıklama elde etmişler. Ama açıklama yazılı değil. Sadece sözlü bilgi. Aile
Ermeni imiş.
Bilgi aile için de büyük bir şok ama asıl şok çocuk
için... Çünkü, Hrant’a anlattığına göre, çocuk çok sıkı bir milliyetçi hatta
Ülkü Ocaklı imiş ve üstelik Ermenilerden gerçek anlamda nefret ediyormuş.
Sonuçta nefret ettiği bir millete mensup olduğunu
öğrenince hastaneye düşüyor ve psikolojik tedavi görmeye başlıyor. AGOS’a
gelmesinin nedeni, ne tür bir millete mensup olduğu konusunda bilgi edinmek.
Hrant espri yapardı, “siz kim olduğunuzu bilmezsiniz ama
bu devlet bilir,” diye.
Uzun yıllar bir sorunun cevabını veremezdim. Cumhuriyet
dönemi kanun ve yönetmeliklerini çok iyi bilenlere, hukukçulara sorar dururdum.
Niye bu devletin, özellikle de Silahlı Kuvvetler’in tepe noktalarına bir
Gayrimüslim gelemez diye... Merak ettiğim, ayıklama sisteminin nasıl yapıldığı
idi.
Benim bildiğim, bugün yürürlükteki mevzuatın içinde, hiç
bir yerde, “Gayrimüslim askerî okula giremez” diye bir kural yok. 1920’lerde,
“şu şu meslekleri sadece ve sadece Türkler yapar” gibi bir iki mevzuat vardı
ama bildiğim kadarıyla bunlar artık geçerli değil.
Yani bugünkü hukuk sistemimizin ayrımcılığı esas aldığına
dair elimizde herhangi bir kayıt-kuyut yok. Tek bildiğim Gayrimüslim Vakıflara
yönelik kanun ve yönetmelikler ve bu doğrultuda alınmış Yargıtay kararları...
Orada açık bir ayırımcılık var ama o kadar.
Görülen o ki, bir grup vatandaşın belli meslekleri
seçmesini yasaklayan, açık hiçbir kanun veya yönetmelik olmamasına rağmen,
devletimiz çok iyi bir filtre sistemine sahip. Bırakın açıktan Gayrimüslim veya
Kürt olmayı, bu genç örneğinde olduğu gibi, kendisinin ne olduğunu bilmeyenler
bile bir yere gelemiyor, yükselemiyor. Siz kendinizin kim olduğunuzu
bilemeyebilirsiniz ama devletimiz bilir.
İşte AGOS belgesi bu “bilme” konusuna bir açıklık
getiriyor. Artık biliyoruz ki, 1923’ten beri bu devletin nüfus daireleri özel
bir sistemle, gizli olarak kendi vatandaşlarını fişliyor.
Fakat hükümet yetkililerinin verdiği 1923 bilgisi doğru
değil. Uygulama aslında çok daha önce başladı. Ben bu uygulamanın, en azından
Müslümanlaşmış Ermenilere yönelik 1916’da başladığını biliyorum. Uygulama
Ermeni soykırımı sırasında başladı. Buna ilişkin belgeleri Taraf’ta
okuyabilirsiniz. Acaba diğer Gayrimüslimlere ilişkin ne zaman başladı? Daha da
önemlisi, acaba hükümet bu uygulamaya son verecek mi?
1 yorum:
Herhangi bir donemde bu uygulamanin tamamen kaldirilmasi belki de bizim pek de isteyecegimiz bir olay olmayabilir cunki boylece soyle veya boyle en azindan bu topraklarda Hristiyanlikdan uzak da olsalar bu insanlarimizin Ermenilikle baglari kesilmemis oluyor,ne mutlu bize.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.