Türkolog Prof. Dr. Kemal Üçüncü
Bir kültürel geleneği tanımlamak için kültür çevresi, kültürel
hinderland, kültürel ekoloji gibi kavramlar farklı bilimsel geleneklerden
esinlenerek kullanılmaktadır. Bu anlamda yeni bir teklif olarak “Türk kültür
havzası” kavramını önermekteyim... Alman filozof Habermas’a göre “Bireyin, bir yandan üyesi olduğu
kültüre özgü hakların taşıyıcısı olarak kalması, diğer yandan ise hukuk
sisteminin herkese sağladığı haklardan yararlanabilmesi esastır/esas olmalıdır.
Kimliğin oluştuğu yaşam biçimlerinin ve geleneklerin korunması, üyelerin
tanınması anlamına geleceğinden, idari uygulamaların o kültürün korunmasını
amaçlaması beklenmez. Çokkültürlü toplumlarda yaşam biçimlerinin eşit hakla bir
arada oluşu, “vatandaşlar için, incitilmeden, geldiği kültürel dünyada
yaşayabilme ve çocuklarını da aynı dünyada yaşatabilme güvencesi anlamına
gelir” ve bu, aynı zamanda, kendi kültürlerini sorgulama, sürdürme, değiştirme
hakkıdır. Başka bir deyişle vatandaşlara, diğer kültürleri olduğu gibi kendi
kültürlerini sorgulama, geleneklere göre kültürlerini sürdürme ya da değiştirme
fırsatını verme hatta kültürleriyle ilişkilerini tümüyle kesme olanağı
yaratmaktır Habermas’ın geliştirmiş olduğu kuram, etnik ve azınlık sorunlarının
gün geçtikçe artış trendi gösterdiği bir ortamda topluluk kimliklerine nesli
tükenmekte olan canlılara yapılan muamelelere benzer bir tutumla yaklaşılarak
koruma altına alınmasının da geçerli bir çözüm olamayacağına işaret etmektedir.
Habermas’a göre çokkültürlülük, bir toplumun kendini dış dünyaya karşı
kapılarını kapatarak kendi özel gettosunda huzurlu bir yaşam sürmesine yarayan
bir siyasal sistem olmamalıdır. Aksine çok kültürlü toplumlar, yaşam
biçimlerinin eşit haklarla birlikte yaşaması, her yurttaşa bir kültürel miras
dünyası içerisinde büyüme ve çocuklarını bu yüzden ayrıma uğramaksızın aynı
dünya içinde büyütme fırsatını veren siyasal yapılar anlamıma gelir.
***
Bir kültürel geleneği tanımlamak için kültür çevresi, kültürel
hinderland, kültürel ekoloji gibi kavramlar farklı bilimsel geleneklerden
esinlenerek kullanılmaktadır. Bu anlamda yeni bir teklif olarak “Türk kültür
havzası” kavramını önermekteyim.
Türk milleti 5000 yıllık tarihi süreç içerisinde Asya, Avrupa ve
Afrika’da kontrol ettiği 55 milyon kilometrekarelik alanda barış, hoşgörü ve
adaletin öncüsü, olmuştur. Bu coğrafyalardaki bütün kadim medeniyetlerle
kültürel ve siyasal ilişkilerde bulunmuş tarihin kıdemli bir milletidir.
Toynbee’den Spengler’e bütün büyük tarih filozofları Türk kültürünü [bazen
İslam medeniyeti başlığında] dünyanın büyük kültür ve medeniyetleri arasında
zikrederler. Uygarlık tarihinin bize sunduğu malumattan anlıyoruz ki tarihsel
süreçte ve hâlde dünya üzerinde bütün etnisiteler aynı oranda büyük bir siyasal
ve kültürel yayılım ve iddia geliştirememiş, örgütleyememişlerdir. Walter Ong
“Bugün konuşulan üç bin kadar dilden yalnızca yetmiş sekiz tanesinin edebiyat
üretebildiği ve yüzlerce dilin kendisini ifade edebilecek bir alfabe ile
karşılaşmadığı” iddiasındadır [Walter Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür, Metis Yay].
Bu anlamda dünyada “de facto” olarak hâlen mevcut olan büyük kültür ve edebiyat
dilleri bu tarihsel gerçekten kaynaklanır. Kültürün bütünlüğü açısından
baktığımızda aynı çevre şartlarını ve kuşağını paylaşan halkların benzeşen
kültürel öğeleri bulunmakla beraber aynı seviyede ve doğrultuda bir gelişme
göstermediklerini hatta aynı çevre şartlarından farklı kültürler ürettiklerini
görmekteyiz. Türk dili ve edebiyatı bunlardan bir tanesidir. Ne yazık ki tarih
ve fıtratın doğası “beşeri mantık ve idrake göre” eşitlikçi değil.
Kuzeyde tün ortasından güneyde kün ortasına kadar “Tundra kuşağından
Akdeniz havzasına, Mezopotamya’ya, Türkistan’dan, Adriyatik sahillerine kadar
ulaşan 12 milyon kilometrekarelik alan Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel olarak
meskûn olduğu coğrafyadır. Doğudan Batıya, Kuzeye, Güneye olan yürüyüşleri
esnasında Türkler, bulundukları her coğrafyanın kültürel geleneği ile
bağdaştırmacı, dönüştürücü, telif eden bir kültürel geleneği üreterek ayakta
kalma becerisini göstermişlerdir. Farklı mimari ve estetik anlayışlarını, sanat
anlayışlarını, dili ve ananeleri, inançları, maddi ve teknik olanakları tanımış
ve onlarla imtizaç etmiştir. Bu coğrafyada Türklerle beraber farklı etnisiteler
ve inanç gelenekleri beraberce yaşaya gelmiştir. Farklı etnisitelere sahip
Müslim topluluklarla aynı inanç dairesi içerisinde ortak bir inanç
repertuarında yoğrularak müşterek bir medeniyet sembolizmi ve grameri üretildi.
Kürtler, Gürcüler, Arnavutlar, Lazlar, Çerkezler, ilh. hep bu sembolizmin ve gramerin
öğeleridir. Tekil olarak bu kültürleri ele aldığınızda özgün “unique” anlamda
bulacağınız şey sınırlı ve arkaik bir folklorizmden öteye gitmez. Oysa bu
halkların da dâhil olduğu ve adına Türk Kültür Havzası dediğimiz alan ortak
medeniyetimizin omurgasını teşkil eder. Söz konusu akraba halklar tarihsel
süreçte Türk siyasal hâkimiyetinin yarattığı “aura”da yaşam ve kendini üretme
geliştirme imkânı bulmuşlardır. Türk siyasal hâkimiyetinin zayıfladığı veya
kesintiye uğradığı tarihsel kesitlerde bu halkların her anlamda mağdur ve
mazlum olduğunu görürüz. Ortak acılarımız, sembollerimiz ve sürekli
güncellediğimiz güncel yaşam pratiğimiz sarsılmaz bir yarın ve gelecek inşası
için son derece elverişli bir zemindir.
Türk kültür havzası tabirimiz, bir akarsuyun kaynağından denize veya
göle varıncaya kadar geçtiği bütün alanın flora ve faunasını her türlü
birikimini içererek denize ulaşmasından istiare yapılarak kullanılmıştır.
Akarsu geçtiği havzanın bütün birikimi ile mündemiçtir. Lakin denize vardığında
veya karıştığında diğer akarsularla organik bambaşka bir büyük yapı oluşturur.
Artık Karadeniz içerisinde Kızılırmak, Yeşilırmak, Çoruh suyunu ayıramazsınız
artık o suya deniz denir. Dere veya çay, nehir tasnifi de o büyük hamule de
anlamını ve geçerliliğini kaybeder. Türk kültür havzası yaşam sahasında
coğrafyasında bulunan bütün bileşenleri ile beraber oluşturduğu medeniyete ve
coğrafyaya tarih filozofları tarihsel süreç içerisinde Turchia, Micro Turchia,
Macro Turchia, demişlerdir. Medeniyetimizin muarız olan Batı medeniyeti bu
anlamda bizi karşı değer kümesine konumlandırırken Osmanlı, Safevi, vb boy
isimleri ile değil Türk olarak tanımlaması üzerinde yeterince durulmamıştır.
Batı bizdeki birleşen etnik toplulukların pek ala farkındadır. Karşılarındaki
alanı tabir eden ve tanımlayan, hegemonya ve gelenek olarak bütününe Türk
demişlerdir. Yani Balkanlarda Ortadoğu’da Kafkaslardaki Afrika’daki bütün
mücadelelerde karşılarında bu coğrafyaları temsil eden siyasal akıl ve antikite
olarak Türklüğü anlamış algılamış tescil ederek tanımlamışlardır.
Türk kültür havzasında bin yıllardır komşuluk hukuku ile yan yana
yaşadığımız ve büyük etkileşimler ve yer yer sembiyotik bir “yaşam alanı” inşa
ettiğimiz gayri Müslim halklar ve kültürler de vardır. Kadim medeniyetlerin asil
birer mirası olarak kültürel mirasımızın mütemmim cüzleri olarak son derece
vazgeçilmezdirler.[emperyalizmin oyunları zaman zaman komşuluk hukukumuzu
zedelese de ortak sağlam bir temelimiz vardır, helalleşemeyecek bir
problematikimiz yoktur.]
Bu kadim gelenek mahallelerinde kilise, cami, cemevi ve havranın yan
yana bulunabildiği yegâne iskân biçimini üretmiş, gittiği bütün coğrafyadaki
insanlarla akrabalık tesis etmiştir.
Bütün bu süreçlerde Türk tarih ve devlet felsefesine baktığımızda
milletin “ siyasal egemenliğini” kişi ve zümreler dâhil hiç kimseyle
paylaşamadığını görürsünüz.
Türkiye coğrafyası üzerindeki bin yılı aşan egemenliğinde ürettiği
kültürel gelenek, tesis ettiği barış ve istikrarla Müslim ve akraba
topluluklar, gayri Müslim komşuları üzerinde bir güvenlik ve adalet şemsiyesi
olmuştur.
Batılı sosyolojik terimler Anadolu coğrafyasında üretilen sosyal ve
kültürel yapıyı ifade etmekte her zaman kifayetsiz kalır. Irk ve etnisite
kavramları buralarda literatürde bilinenden farklı bir anlama gelir. Bu
coğrafyada akrabalık hukuku sebebiyle etnik dediğiniz toplulukların inanç,
folklor ve kültür itibarıyla dünyanın başka coğrafyalarında rastlanamayacak
giriftlikte ve derinlikte bir birikimi mevcuttur. Bu zenginlik Türk milletinin
derin sağduyusu ve engin irfanında mündemiçtir.
Türk milleti yaşadığı bütün coğrafyalar ve tarihsel kesitlerde en
ileri siyasal organizasyonları üretmiş hukuk ve adaletin hamisi olmuştur.
Geçmişte halde ve gelecekte bu derin birikim ve deneyim Türkiye’de devlet
yönetimi ve hukuk üretimi açısından ders alınması gereken bir formasyondur.
Toplumların gelişmelerine paralel olarak hukuki metinlerini de
güncellemeleri etkin ve sağlıklı bir siyasal toplumsal işleyiş için
vazgeçilmezdir.
Gelinen noktada Türkiye’nin 150 yıllık anayasal birikimine ve
pratiğine kültür ve medeniyet dinamiklerine aykırı olarak emperyal merkezlerin
dünya nizamatına uygun olarak kitle iletişim vasıtaları ile kitleleri
endoktrine ederek girişilen yeni anayasa yapım süreci Türk milletinin hak ve
hukukunu, tarihsel birikimini, misyonunu geriye götürücü niteliktedir.
Milli devlet yapısı Osmanlıdan beri Türkiye’nin 150 yıl anayasal
birikiminin özetidir.
Karşımızdaki blok sorgusuz sualsiz küresel sermayenin talimat ve
telkinlerinden mülhem “liberal kapitalizmin mutlak doğrularına” iman etmiş
bulunmaktadır. Bu yanlış bilinç ülkemizi uçuruma sürüklemektedir. İdeolojisiz
ve insan hakları odaklı dedikleri anayasa metni liberal kapitalizmin dünya
tasavvuruna uygun bir anlayışla ısrarla ele alınmaya devam edilmektedir. Bu
takdirde böylesi bir anayasa “Türk milletinin anayasası olamaz”,meşruiyetini
Türk milletinin maşeri vicdanında tartışmaya açıyoruz.
Hukuk, ideoloji dışı veya üstü değildir; hukukun kendisi ideolojidir.
Devlet, toplumu bir ideolojiye göre düzenliyor. Kaldı ki, anayasa hukuku ve
genel olarak kamu hukuku, hukukun en ideolojik dalıdır; hukukun devletteki
eksenidir. Millî devlet ve insan hakları, demokratik devrimlerle geldi. Millî
devlet, insan haklarını ve onurunu hayata geçiren kurumdur. Koruyucudur ve
güvencedir. Alman, Fransız, Amerikan, Japon anayasaları sizce demokratik midir?
Toplumlar, millî devletler kurarak insan haklarını fikir düzleminden
hukuk ve gerçeklik düzlemine taşıdılar. Millî devlet veya halk devleti halinde
örgütlenmeyen bir toplumda insan haklarından bahsedilemez.
Kamil bir demokrasi ve insan haklarının teminatı hukukun üstünlüğü
ilkesi ile teçhiz edilmiş güçlü ve muktedir bir kamusal otoriteyi icbar
eder.”Eksiğimiz ve noksanımız hukukun
üstünlüğü ve hukuk devleti noktasında olduğu gerçeğini” Türk milleti ile
paylaşmak isteriz. Büyük Türk milletinin vatandaşlarına ve akrabalarına
taahhüdü onların can ve mal emniyetleri, temel insan haklarından yararlanma
noktasında hukuklarının müdafaası olmalıdır. Bu ilkeyi kıskaçlıkla korumamız
icap eder. Gelinen noktada hukuk ve hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ülkemizde
tefessüh etmiş tarihinin en kötü noktasındadır.
Bu yapı süratle yepyeni bir anlayışla ele alınmalıdır. Hukuk devletini
kâmil manada kurmadan işleyen demokratik bir nizam idame ettirilemez.
Yeni anayasa yapım sürecinde bu kaygıları göremiyoruz.
“Kimsesi olmayanların kimsesi” bir ideal devleti ancak hukuk
içerisinde var edebiliriz. Etkin bir kamu yönetimi ve devlet iradesi, birer
şahsiyet olarak bireylerin temel insan hak özgürlüklerinden kâmil manada
yaralanmasına engel değildir. Milletin bütün olarak hak ve hukukunu korumak
açısından güçlü ve etkin bir kamu yönetimi ve devlet otoritesi anayasal zeminde
teşkil edilebilir.
Anayasalar milletlerin siyasallaşmış organizasyonları teşkilat-ı
esasiyeleri olarak son tahlilde bir tagallübün ruhunu yansıtırlar. Bu
coğrafyanın bin yıllık siyasal hâkimi son tahlilde Türk milletidir. Bu bağlamda
anayasasında teşkilat-ı esasiyesinde bu vurguyu dile getirmekten sakınmak veya
bunu dolayımlamaya çalışmak tarihsel müktesebata uygun değildir.
Yasaları kes kopyala yapıştır yöntemiyle parmak sayısıyla çıkartıp
yayınlamanız eğer toplumsal gelişim düzeyi ve toplumsal temsil ve hakkaniyetle
örtüşmüyorsa fazlaca bir anlam ve işlev ifa edemezler. Gelinen noktada yeni
anayasa yapım süreci bu türden aksaklıklarla maluldür. Toplumdan ve mevcut
sosyal yapıdan yola çıkmayan bir hukuk üretim süreci caridir.
Mevcut anayasa yapım sürecinde Türk devlet felsefesi ve binlerce
yıllık yönetme pratiğini hiçe sayan bir anlayışta olduğunu hep beraber
gözledik. Halktan aldığımız vekaleti onun hak ve hukukunu zedeleyici bir
noktada onun aleyhine kullanma girişimlerine alet olamayız. Bu ahlaki, vicdani
ve millî bir sorumluluktur.
Bulunduğumuz her noktada Türk milletinin hukukunu savunmaya ve
çiğnetmemeye kararlıyız. Bu mücadelede yüce Türk milleti ve beş bin yıllık
tarihi miras bizimledir.
ANA DİL, ANA DİLİ MESELESİ
Güncel siyasî ve sosyal tartışmalarda sıkça yapılan yanlışlardan biri
Ana dil ve Ana dili kavramlarının birbirine karıştırılması ve yanlışlıkla
birbiri yerine kullanılmalarıdır.
Ana dil ve ana dili terimlerindeki “ana” öğesinin işlevi önemlidir.
Ana dil teriminde “ana” esas, temel anlamında dili niteleyen bir görev
yapmaktadır. Kimi terim sözlükleri ile Türkçe Sözlükte terimin anlamı şöyle
sıralanmaktadır. Ana dil; Bugün ses yapısı, şekil yapısı ve anlam bakımından
birbirinden az çok farklılaşmış bulunan dil ve lehçelerin, kök bakımından
bilinmeyen bir tarihte birleştikleri ortak dil: Ana Türkçe, Ana Moğolca, Ana
Altayca, Roman dillerine kaynaklık eden Latince gibi
Belli dil öbekleri içinde toplanan ve akraba oldukları kabul edilen
dillerin aslını oluşturan kaynak dil. Altay dili Türkçe, Moğolca ve
Mançu-Tunguzcanın ana dili kabul edilir. Latince Roman dillerine göre bir ana
dildir.
Ana dili terimi de şu şekilde anlamlandırılmaktadır. Ana dili; İnsanın
doğup büyüdüğü aile ve soyca bağlı bulunduğu toplum çevresinden öğrendiği,
bilinç altına inen ve kişilerle toplum arasındaki ilişkilerde en güçlü bağı
oluşturan dil . Kişinin önce annesinden ve ailesinden, daha sonra da sosyal
çevresinden öğrendiği, şuur altına yerleşen ve onun toplumla kendi arasındaki
bağlarını oluşturan dil .
Bu bağlamda istenilen, talep edilen Ana dili eğitimi midir? Ana
dilinde eğitim midir?
Zira ikisinin de ele alınma biçimi farklıdır. Ana dili eğitimi için
yasal mevzuatımızda yapılan düzenlemelerle herhangi bir engel kalmamıştır. Bu
eğitim vakıflar, belediyeler, sivil kuruluşlar, medya mecraları tarafından
verilmektedir/verilebilmektedir. [Mesela Kosova’da Türkçe Belediyeye bağlı
Kültür müdürlüğü bünyesinde verilmektedir.]
Türkiye Cumhuriyeti’nin Dili Türkçe’dir veya Resmi Dili Türkçe’dir
tabirlerinden duyulan rahatsızlıkları bu bağlamda tarif etmek imkânsızdır. Zira
bu tabir Fransız Anayasasında 2. Maddede “Cumhuriyetin dili Fransızcadır”
şeklindedir. Alman Anayasasında Almancadır.
Bunun aksini kim ne adına talep etmektedir.
Ana dilinde eğitim ise, tamamen farklı bir düzenlemedir. Öğrencinin
tüm dersleri anadilinde işlediği bir eğitim sistemini tarif etmektedir.
Örneğin, hekim yetiştirmek için Tıp Fakültesi mi kurulacaktır, o zaman Türkçe,
Arapça, Kürtçe, Zazaca, Lazca, Gürcüce, Boşnakça, Çerkezce [ve alt
lehçelerinde], Ermenice, Rumca, Hemşince, Arnavutça eğitim veren fakülteler de
kurulmayı tahayyül etmektir, Zira bu hak sadece bir grup tarafından talep
edilemez.
Yaygın bir yanlışı düzeltmek lazım Prof. Dr. Ahmet Buran’ın bölgeyle
ilgili dil atlasında da görüleceği üzere bölgede farklı etnisteler arasında
[farklı Kürtçeler arasındaki dahil olmak üzere] ortak iletişim dili Türkçedir.
2010 yılında sol sendika Eğitim Sen’in anketinde Güneydoğuda Türkçe ana dil
oranının bilimsel anlamda yüzde 58 olduğunu söylüyor. Sayın yasama üyeleri ve
onların “uzmanları”! bu bilgilere hakim olarak yine aynı kanaatlerinde ısrar
ediyorlarsa “biz öyle sanmıyoruz” o zaman başkaca bir tabir kullanmak gerekir.
Bir diğer husus Türkiye gettolar halinde yaşayan bir ülke değildir.
Şehirlerimizde nüfus karışıktır, etnik kökene göre ayrılan hatlar mevcut
değildir. Sosyal ve etnik gruplar bir ulus olmanın gereği, binlerce yıllık bir
kardeşliğin gereği olarak içice ve karışık olarak yaşamaktadır. Ana dilinde
eğitim için mecburen hususi olarak aynı vilayette Kürt, Arnavut, Çerkez, Arap
okulu açmak durumunda kalacaksınız. Aynı şehirde yan yana yaşayan bu insanlar
aynı okulda eğitim görerek sosyalleşme becerilerini gerçekleştiremeyeceklerdir.
Bu durumda milletten aşirete, klana gettoya geri dönmüş olacağız. Bu yaklaşım
milli bütünlüğü parçalayıcı bir adımdır. Türk milletine sağlayacak başkaca
hiçbir menfaat olamaz. Eğitimde kaliteye ayırmamız gereken kıt kaynaklarımızı
böylesi boş bir macerada heba etmemeliyiz.
Böylesi bir uygulamanın bilimsel ekonomik, kültürel pedagojik olarak
karşılığı yoktur. Bu dillerle eğitim yapıldığında öğrenci dünyadaki bilimsel ve
kültürel, entelektüel gelişmeleri takip edebilmesi nitelikli bir eğitim alması
mümkün değildir. EMPERYALİZMİN TAM DA ARZULADIĞI BUDUR. GEÇEN YÜZYILDA
SOVYETLER BİRLİĞİ ASYA’DAKİ TOPLUMLARIN HEPSİNE BİR ALFABE HEPSİNE BİR ENSTİTÜ
TAHSİS EDEREK SONU GELMEZ AYRILIKLARI VE AYKIRILIKLARIN TEMELİNİ BÖYLE
ATMIŞTIR. Bu emperyalizmin çok kadim ve bildik bir oyunudur. Kuzey Irak’ta
verilen her seviyede Kürtçe eğitimin seviye, nitelik ve düzeyini lütfen
inceleyiniz. Üniversitelerde bilimsel kitapların tamamına yakını Arapça ve
İngilizcedir.
Hamaset yaşam pratiği karşısında bir anlam ifade etmez.
Kürtçe için durum daha da çelişkilidir. Birbirinden farklı bölgelerde
konuşulan ve standartlaşmamış bir lehçeler topluluğundan devlet eğitim için
hangi diyalekti esas alacak. Son derece sınırlı bir kelime hazinesi ile kendi
çocuklarınıza eğitim verilmesini gerçekten arzu eder misiniz?
Siz sayın vekiller arzu eder misiniz?Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu
Bölgesi'nde, kısa mesafelerde dahi, inanılmaz boyutta lehçe farklılıkları
bulunmaktadır. Örneğin, "birbirine çok yakın köylerde yaşayan vatandaşlar,
bu diyalekt çeşitliliğinden dolayı kendi aralarında anlaşamamaktadırlar. Hatta
bir vadinin iki yamacında kurulmuş, iki farklı köyde yaşayanlar, aynı nedenle
birbirlerini anlayamadıkları gibi, aynı kente farklı civar köylerden pazar
alışverişine gelen ve farklı diyalektler kullanan köylü yurttaşların
birbirleriyle anlaşmaları da, zaman zaman alışveriş yaptıkları esnafın
çevirmenliği sayesinde olabilmektedir.
Tıpkı bir zamanlar mütegallibe siyasal İslamcılar gibi, fakirlere
Kuran Kursunu tavsiye ederken kendi evlatlarını kolejlerde Amerikalarda
eğitmeleri örneğinde olduğu gibi. Aynı şey Güneydoğulu yurttaşlarımızın
parasız, bilimsel, akademik eğitime erişimini engellemek için özgürlük adı
altında tezgâhlanmaktadır.
Bu dillerden eğitim gören gençler aynı devlet içerisinde farklı sosyal
gruplarla nasıl temas kuracak, nasıl iş alacak, aynı ortak sınavlarda nasıl ve
hangi şartlarda yarışacak, bu fiili bir ayrışmayı beraberinde getirir.
Sayın Tevhid-i Tedrisat, Kuvay-ı Milliye ve Müdafa-i Hukuk CHP’ si ve
Osmanlıcılığı kimseye bırakmayan AKP siyasi mülahazalarla Kaf dağından kar
bağışlamaktadırlar. Türklerin bütün devletlerinde Osmanlı dâhil resmi dilin
Türkçe olması gerçeğini görürüz [Osmanlı Irkçı mıydı?]. Keza Osmanlı Kanuni
Esasisinde “devletin resmî bir dili vardır; o da Türkçedir (m.18). Devlet
hizmetine girmek için bu dili bilmek gerekir (m.18).”
Farklı sosyal gruplar kendi folklorunu kültürünü en geniş manada
yaşama ve yaşatma hakkına yasal olarak sahiptir.
AMERİKA DENEYİMİ
Liberalizmim anavatanı Amerika’da İspanyolca gibi büyük bir kültür ve
uyarlık dili dahi resmi eğitim dili olarak kullanılamamaktadır
Ülke içinde anadili İspanyolca olan 41 milyon kişi vardır. Özellikle
güney bölgelerinde sadece İspanyolca konuşarak yaşanabilir. İspanyolca;
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerikan Devletleri Örgütü, İbero-Amerikan
Devletleri Örgütü, Afrika Birliği, UNASUR, Antraktika Anlaşması Sekreterliği,
Latin Birliği, Karayip Ortak Pazarı ve NAFTA gibi uluslararası ve bölgelerarası
organizasyonlarda resmi dil olarak kullanılmaktadır. BUNA RAĞMEN RESMİ DİL VE
EĞİTİM DİLİ STATÜSÜNE ALINMASI TELLAFFUZ DAHİ EDİLEMEZ.
HERHALDE BU TUTUMUNDAN DOLAYI AMERİKA’YI DEMOKRAT OLMAMAKLA SUÇLAMA
KOMİKLİĞİNE DÜŞMEZSİNİZ.
Anayasamızın 3’üncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle
bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” demektedir. Devletin dilinin Türkçe
olduğunu belirten hüküm görebildiğimiz kadarıyla ilk defa Christian Rumpf
tarafından eleştirilmiştir. Yazara göre, “Anayasanın 3’üncü maddesinde resmî
dilden öte bir şey kastedilmektedir. Siyasi partilerden yapılan açıklamalara
göre, Partiler arası Uzlaşma Alt Komisyonu da 3’üncü madde de geçen Devletin
“Dili Türkçe'dir” ifadesinin “Resmi dil Türkçe'dir” şeklinde değiştirilmesi
konusunda uzlaşmıştır.
Kanımızca “devletin dili Türkçedir” ifadesinin “resmî dil”den başka
bir anlama geldiği ve bu hükmün değiştirilmesi gerektiği düşüncesinde isabet
yoktur. Zira 3’üncü madde de “resmî dil” denmese de “devlet dili”nden
kastedilen şey “resmî dil”den başka bir şey olamaz. Zaten maddenin başlığında
da “resmî dil” ifadesi kullanılmaktadır. Bunun dışındaki yorumlar oldukça
zorlamadır. “Devletin dili Türkçedir” hükmünü “Devletin resmî dili Türkçedir”
diye değiştirmek abesle iştigaldir.
Anayasanın 3’üncü maddesi değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif
edilemez bir maddedir. Acaba Partiler arası Uzlaşma Alt Komisyonu hangi
yetkiyle bu konuda değişiklik teklif etmektedir? Basında Alt Komisyonun bu
hukukî engelin nasıl aşılacağı konusunda anayasa hukukçularından görüş
isteyeceği yolunda haberler çıktı. Anlaşılan o ki, yakın gelecekte seçkin
anayasa hukuku profesörlerimiz bu konuda hayal güçlerini işleterek, bu küçük
“hukukî engelin aşılması” konusunda formüller üreterek hukuka ne kadar saygılı
olduklarını gösterecekler. Tali iktidar olarak, aslî kurucu iktidarın yetkisini
gasp ettiğinizde veya onu kurduğu düzeni ilga etmeye kalktığınızda kendi
meşruiyetinizi de ortadan kaldırmış olursunuz. Zira hepimiz asli kurucu
iktidarın kurduğu nizamat ve hukuk neticesinde buradayız.
ASKERİ VESAYETİ TENKİT EDERKEN SİVİL VESAYETE Mİ GEÇİYORUZ
1924 Anayasası:“Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın
vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” (denir.) Bu tanıma göre, din,
mezhep, ırk, dil vb. herhangi bir fark gözetilmeksizin Türk ahalisinden olan
herkesin “Türk” kabul edilecektir.
1961 Anayasası’na baktığımızda, vatandaşlık hakkının, 1961
Anayasası’nın, “vatandaşlık” başlıklı 54. maddesinde düzenlendiği
görülmektedir. Bu maddeye göre: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan
herkes Türk’tür.”
1982 Anayasasında vatandaşlık hakkı, “Türk vatandaşlığı” başlıklı 66.
maddesinde, düzenlenmiştir. Bu maddede: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile
bağlı olan herkes Türk'tür denilmek suretiyle, 1961 Anayasası ile aynı ifade
kullanılmış ve dolayısıyla aynı vatandaşlık anlayışı benimsenmiştir.
Türk vatandaşı Türkiye Cumhuriyeti'nin tabiiyetinde bulunan kişidir.
Yürürlükteki 1982 tarihli Anayasa'nın 66. maddesine göre, "Türk Devletine
vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür." tanımı yapılmıştır. Türk
vatandaşlığı kanununa göre, Türk vatandaşı olan ve evlilik birliği içindeki
anne ve babanın çocukları Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında veya dışında
doğmasına bakılmaksızın Türk vatandaşı olur.
Dünyanın ve insan haklarının geldiği nokta itibarıyla bulacağımız
çözüm insan odaklı yurttaş odaklı olmak durumundadır. Demokratik hukuk
devletinde, temel insan hakları vazgeçilmez bir çerçevedir. Bu yapıda bizler
kamusal alanda yasa önünde Türk,Kürt,
Sünni,Alevi,Erzurumlu,Edirneli,Diyarbakırlı , Fenerbahçeli ,Galatasaraylı değil
yurttaş olarak varız.Devlet ve hukuk bize pür human=İnsan olarak muhatap almak
durumundadır.
Dünyadaki Uygulamalar:
Almanya: Hukuki açıdan vatandaşlık, devletin bir üyesi olarak kişinin
yasal statüsünü ve bununla bağlantılı hak ve görevleri ifade etmektedir.
Anayasa kapsamında “Alman” terimi, “Alman vatandaşlığına sahip olanlar veya
Alman soyundan olup 31 Aralık 1937 tarihindeki Alman İmparatorluğu sınırları
içinde kabul edilmiş olan mülteci veya sürgün edilenler ile bunların eşi” veya
altsoyu anlamında kullanılmaktadır.[116/1]
Avusturya: Tüm yurttaşlar (Avusturyalılar) kanun önünde eşittir”
(7/1).
Fransa Anayasası, “Fransız halkı”na atıfta bulunmaktadır. Örneğin,
Anayasanın başlangıç kısmında “Fransız halkı, 1789 Beyannamesinde tanımlanan,
1946 Anayasasının başlangıç kısmında teyit edilip tamamlanan insan haklarına ve
milli egemenlik ilkelerine, aynı şekilde 2004 Çevre Şartında belirtilen hak ve
ödevlere bağlılığını ihtişamla ilân eder” denilmektedir. Anayasanın 72.
maddesinde, devletin deniz-aşırı halkları, Fransız halkı içinde tanıdığı
kaydedilmektedir (72/3). Ayrıca, Anayasada vatandaşlara ilişkin hak ve görevlere
sıklıkla değinilmiştir.
İrlanda Anayasasının 2. maddesine göre, adaları ve denizleriyle
birlikte İrlanda Adasında doğan herkes, İrlanda ulusunun bir parçası olma
hakkına doğuştan sahiptir
Portekiz Anayasasının 4. maddesine göre, kanunların veya uluslararası
sözleşmelerin
Portekiz vatandaşı olarak gördüğü herkes vatandaştır.
Görüldüğü üzere anayasamızın 66. Maddesindeki hüküm pek çok AB ülkesi
anayasalarında da mevcuttur. Türk vatandaşlığı kan ve soyla kazanılan bir tabir
değil hukuki bir tabir olduğu hukuki uygulamalarda, doktrinde bilinen bir
husustur.
Anayasanın 66’ncı maddesi, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı
olan herkes Türk’tür” dediğine göre 76’ncı maddede geçen “Türk” kelimesini
“Türk vatandaşı” şeklinde anlamak gerekir [ Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Kemal
Gözler, Liberal Düşünce, Cilt 4, Yaz 1999, Sayı 16, s.90-91].
Farklı kesimler ve siyasi partiler tarafından “Türk” tabirinin etnik
bir tabir olduğu, Türkiye toprakları içinde farklı etnik grupların bulunduğu
ifade edilmekte ve bunun da ayrımcı/dışlayıcı bir yaklaşım olduğu dile
getirilmektedir. Gerek iktidara mensup milletvekilleri gerek iktidara destek
olan değişik çevreler gerekse bu maddeden rahatsız olan pek çok kesim, bu ve
benzeri gerekçelerle maddeyi her fırsatta eleştirmektedirler. Önümüzdeki
günlerde de benzer eleştirilerin artacağı ve maddenin değiştirilmesi yönünde
kamuoyu oluşturma çalışmalarının yapılacağı görülebilmektedir. Anayasamızın 66.
maddesine yöneltilen bu eleştiri, “Türk” tabirine olan yüzeysel tarih, sosyoloji
ve hukuk biliminin dışında subjektif bir bakışın ürünüdür.
Bu bakış öylesine sığdır ki Avrupa’nın ortasından Sibirya’ya kadar
uzanan coğrafyada yer alan değişik Türk boylarına mensup gruplar ırk ve
etnisite açısından “Türk kültür dairesi ve Türk milleti” içinde yer alsalar
bile 66. madde açısından “Türk” kabul edilmezler zira bu madde aynı zamanda,
Türkiye sınırları içindeki “hukukî Türklüğü” ifâde etmektedir. 66. madde Irk ve
etnik kaygılı bir tanımlama bu kapsamı da içermesi gerekmez miydi?
Lozan mübadelesinde soydaşlarımız Hıristiyan Karamanlı Türkleri
gönderip Türklerle birlikte Müslüman Pomakları kabul ederken de, Hıristiyan
Gagauzların Türkiye’ye göç taleplerini red ederken de ırka dayalı bir millet
anlayışı olmadığı ortaya konulmuştur
Türk milleti tabiri bu bağlamda Tür kültür havzası içerisinde binlerce
yıldır bir arada yaşayan akraba topluluklarla ve gayrı Müslim yurttaşlarla
ortak bir imtizacın neticesidir. Bunların parça parça her biri değil tümünün
birleşimidir. Kültür bilimlerinde bütün her zaman parçaların toplamından daha
fazla bir şeydir. Bu coğrafyadaki folklorun, kültürün ortaklıkların paydası
bizi bir millet haline getirmiştir. Tarihsel birikim, inanç ve pratiklerimiz,
maddi ve soyut kültürel mirasımız bunun en canlı tanığıdır. Türkiye
coğrafyasındaki en büyük siyasal geleneklerden birini kurmuş olan Türk milleti
bu coğrafyada akrabalarının da hak ve hukukuna sahip çıkmıştır.Ruslar
Kafkasya’ya saldırdığında mağdur olan halklar sığınacak bir liman olarak yegane
adres ata ocakları Türkiye coğrafyasını görmüşler keza Saddam insanlık dışı
katliamlara başladığında akrabalarımızın aklına ilk adres olarak Türkiye
gelmiştir.Balkanlarda Sırp çetecilerin katliamında akrabalarımız yegane liman
olarak ülkemizi görmüşlerdir.Milletimiz gurur ve iftiharla yüksünmeden,
çekinmeden gururla her şeyini paylaştı.Zira bizim kolektif hafızamızda binlerce
yıllardan süzdüğümüz ortak bir kültürel miras “akrabalık hukuku” “aynı kıbleye
dönmenin “ ayrılmaz ve ayrıştırılamaz hukuku vardır
.Bu büyük hazinenin mirasından ve geleneğinden beslenmek yerine ırk,
etnik gibi batılı sosyolojik tabirlerle Anadolu coğrafyasını ve bu coğrafyada
binlerce yıldır üretilmiş olan kültürün mayası kavranamaz.Bize ait bir dille ve
gönül diliyle hâl diliyle konuşursak ortak bir çözüme varmamız o ölçüde
kolaylaşır.
ÇAĞDAŞ HUKUK NORMLARI AÇISINDAN GÜNCEL DURUM
Frankfurt okulunun son temsilcisi, birlikte yaşama ve insan haklarının
kamusal alandaki kullanımı ile görüşleri ile tanıdığımız büyük otorite Alman
filozof Habermas’a göre “Bireyin, bir yandan üyesi olduğu kültüre özgü hakların
taşıyıcısı olarak kalması, diğer yandan ise hukuk sisteminin herkese sağladığı
haklardan yararlanabilmesi esastır/esas olmalıdır. Kimliğin oluştuğu yaşam
biçimlerinin ve geleneklerin korunması, üyelerin tanınması anlamına
geleceğinden, idari uygulamaların o kültürün korunmasını amaçlaması beklenmez.
Çokkültürlü toplumlarda yaşam biçimlerinin eşit hakla bir arada oluşu,
“vatandaşlar için, incitilmeden, geldiği kültürel dünyada yaşayabilme ve
çocuklarını da aynı dünyada yaşatabilme güvencesi anlamına gelir” ve bu, aynı
zamanda, kendi kültürlerini sorgulama, sürdürme, değiştirme hakkıdır. Başka bir
deyişle vatandaşlara, diğer kültürleri olduğu gibi kendi kültürlerini
sorgulama, geleneklere göre kültürlerini sürdürme ya da değiştirme fırsatını
verme hatta kültürleriyle ilişkilerini tümüyle kesme olanağı yaratmaktır
Habermas’ın geliştirmiş olduğu kuram, etnik ve azınlık sorunlarının gün
geçtikçe artış trendi gösterdiği bir ortamda topluluk kimliklerine nesli tükenmekte
olan canlılara yapılan muamelelere benzer bir tutumla yaklaşılarak koruma
altına alınmasının da geçerli bir çözüm olamayacağına işaret etmektedir.
Habermas’a göre çokkültürlülük, bir toplumun kendini dış dünyaya karşı
kapılarını kapatarak kendi özel gettosunda huzurlu bir yaşam sürmesine yarayan
bir siyasal sistem olmamalıdır. Aksine çok kültürlü toplumlar, yaşam
biçimlerinin eşit haklarla birlikte yaşaması, her yurttaşa bir kültürel miras
dünyası içerisinde büyüme ve çocuklarını bu yüzden ayrıma uğramaksızın aynı
dünya içinde büyütme fırsatını veren siyasal yapılar anlamıma gelir. Bu, başka
her kültüre karşı durma; kendi kültür mirasını alışılmış biçimi içinde sürdürme
ya da dönüştürme fırsatı anlamına geleceği gibi ona kayıtsız kalarak onun egemenliğinden
çıkma ya da özeleştiri yoluyla ondan bağını koparma ve bundan sonra da
gelenekten bilinçli bir kopuş yaptığı için bölünmüş bir kimlikle de olsa,
yaşamını aynı hızla sürdürme fırsatını veren bir toplum yapısı anlamına
gelecektir. Habermas kültürlerin hayatiyetlerini sürdürmede dışa kapanmaları
yerine etkileşim içinde varlıklarını daha iyi sağlayacakları kanaatindedir. Bu
nedenle çağdaş toplumlarda yaşanan hızlı değişim bütün durağan yaşam
biçimlerini parçalarken kültürler, değişim gücünü ancak eleştiriden ve kopmadan
alırlarsa yaşamaya devam edebileceklerdir [Jürgen Habermas, Kamusallığın
Yapısal Dönüşümü. (Çev. Tanıl Bora, Mithat Sencer) İletişi Yayınları;
Habermas alıntılarımdan çok açık bir biçimde alıntıladığım gibi Paris
şartından, Kopenhag kriterlerine çağdaş hukuk normları açısından Teorik planda
Türkiye’nin çok önemli bir eksiği yoktur. Kanaatimce bir arada yaşama kültürü
ve pratiği salt hukuki metinlerle sağlanamaz. Büyük bir toplumsal uzlaşmaya ve
anlayışa ihtiyaç vardır. Kadim kültürel geleneğimizin tozlanan ana
referanslarını yeni baştan ele alıp görüşmemiz lazım. Çıkış yolu buradadır.
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecindeki kongreler deneyimi etnisiteler ve
dini fraksiyonlara rağmen yukarıda uzun uzadıya anlatımız kültürel geleneğin pratiğini
üretmişlerdir.
Gelinen noktada açık yüreklilikle itiraf etmek gerekir ki kongreler
sürecinde halkın iradesi ile şekillenen süreç “kimsesi olmayanların kimsesi”
olma iddiası ve iradesindeki bir siyasal teşkilatlanmayı, kamu yönetimini ve
hukuk düzenini örgütleyemedik. Güçler ayrılığı ilkesinin kâmilen uygulandığı,
bağımsız ve medarı iftiharımız olabilecek bir hukuk düşüncesinden ve pratiğinin
uzağındayız. Yapılması gereken “adalet” , “etik” ve “hak” ilkeleri üzerine
oturak yepyeni bir düzeni örgütlemek, üretmek, düşünmek, uygulamak olmalıdır.
Millî birikimin önündeki en büyük görev budur. Adalet karşısında söylenecek söz
yapılacak itirazlar sakil kalır.
SONUÇ YERİNE
Türk kültür havzasının ikinci bindeki meydan okuması Türk kültür
havzası temelli Türk İslam medeniyeti adına olmak durumundadır. Değerlerimiz,
sembollerimiz ve zihniyetimizle biz farklı bir medeniyetin çocuklarıyız. Bizim
ortaya koyacağımız entelektüel irade ve meydan okunma bütün bu coğrafyanın
birikimini ve hukukunu savunmak ve yüceltmek anlamında olmalıdır. Bunu kurarken
çatışmacı değil, açıklayıcı ikna edici, dönüştürücü bir üslup ve gramere
ihtiyacımız vardır. Bu anlamda muarızımız olan Batı medeniyetine ve insanlığa
sunabileceğimiz hikmet ve birikim gerçekten bize özgü insanlık mirasına
yapılacak bir katkı olur.
Hâlde milli birikimin kurumsal ve sivil yapılarında böylesi bir arayış
ve rahatsızlık mevcut değildir. Son derece arkaik ve anakronik bir gündem ve
sığ bir retorikle bu kadar geniş bir düşünsel çaba ve emek isteyen bu meselelerin
altından kalkınamaz. Sivil alandan yeniden bu anlayış temelinde tartışmalara ve
ille de metinler üretilmesine ihtiyacımız vardır.
Türkolog Prof. Dr. Kemal Üçüncü
Odatv.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.