Ser Çava Sayın Katılımcılar ve Değerli Bölge Halkı, Dünya Barış gününde, bir kez daha içinde bulunduğumuz
geçici Barış Sürecinin heba edilmemesini diliyorum. Bunun için ortaya konulacak
olan 2 yanlı güçlü ve onurlu irade, sadece kendi ülkemizde değil, bütün bölgede
kalıcı bir barışın önünü açacaktır.
Ragıp Zarakolu
SUNUM:
100 YIL SAVAŞLARININ SON EVRESİ
20. YÜZYIL ın ilk yıllarında başlayan Balkanlar ve Orta
Doğu coğrafyasının büyük devletler tarafından paylaşılması kavgasının son
evresine hep birlikte tanık olmaktayız. Bidonlar üzerine kurulan derme çatma
bir köprü üzerinden Rojava bölgesinden Irak Kürdistanına kaçan insanların
sayısının halen 40 bine ulaştığı bildiriliyor. Günlük modern giysileri ile
kaçan bu insanların görüntüsü, insana ister istemez; Cezire denen bu bölgede,
1915 sonrasında, on yılı aşkın bir süre devam eden ve farklı zaman dönemlerine
denk düşen Ermeni, Süryani, Nasturi/Keldani, Ezidi ve Kürt toplumlarının
yaşadığı cehennemi yok edilme, tehcir ya da “kaçkaç” yıllarını anımsatıyor. Şu
sırada bu köprü çökme eşiğinde aşırı yığılım nedeniyle. Bölge yeni bir etnik
arındırma zorlaması yaşıyor. Farklı kökenden ve inançtan bölge toplumunun
oluşturduğu Kamışlı kenti tehdit altında… Ki orada nice Çölemerikli
Nasturi/Keldani, Ermeni hemşerileriniz de var. Kuşaklar sonra bu insanların, aynı
yurtsuzluk yada yok alma tehdidi altında olması çok acı.
Gelecek yıl 100. Yıldönümünü kutlayacak olduğumuz 1.
Dünya Savaşının bu güne çözülmeden miras bıraktığı sorunlardan biri de, Kürt
Sorunu. Yani Osmanlı İmparatorluğunun son kolonisi…
ABD ve müttefikleri ile Sovyet Bloku arasında soğuk savaş
sistemin çöküşü ile sonuçlanırken, Yugoslavya ve Çekoslovakya gibi gönülsüz
oluşturulan birlikler dağıldı. Şimdi aynı süreç, sınırları suni olarak, büyük
devletler tarafından masa başında çizilmiş olan Orta Doğu ülkelerinde
yaşanıyor. Çok etnili bir yapı içinde, parçalanmış Beluci, Azeri, Kürt ve Arap
halklarını, Fars egemen ulusu altında birleştiren İran’ı da, istikrarsız bir
gelecek bekliyor.
Sonuç olarak Sovyet blokunun çöküşü ile birlikte yükselen
artçı çatışma ve savaşlarla de facto 3. Dünya Savaşı hala sonuçlanmış değil.
Belki de buradan, 3 parçadan yükselen Polonya gibi, 4
parçadan yükselen bir Kürdistan doğacak.
Ya da dünya dengelerinin radikal değişmesi sonucu, Kürtlere de Ermeni ve
Süryaniler gibi, Tanrı korusun, jenosid gibi acı bir bedel ödemek düşecek.
Çığırından çıkmış bir Cihatizm yada Arap, Türk ve Fars milliyetçiliğine yeni
bir kurban sunulmuş olacak; bölgenin diğer otantik, “kılıç artığı” Doğu
Kiliselerine mensup son toplumları ile birlikte. Bakalım tarih ne gösterecek.
II
YÖNELİM KİRLİ SAVAŞ’TAN VAHŞİ SAVAŞA DEĞİL,
KALICI BARIŞA OLMALI
Sunumumun bu bölümünde ise, Hakkari’de Haziran ayında
tartıştığım dünyadaki başarılı başarısız çözüm süreçleri örneklerinden, Cezayie
örneği üzerinde durmak istiyorum.
Fransa ile Türkiye arasında, merkezi devlet, asimilasyon,
öte yandan NATO güvenlik sisteminin birer parçaları olmaları bakımından büyük
benzerlikler. BU nedenle de zaten Cezayir savaşı sürecinde, Türkiye Cumhuriyeti
Fransız devletine destek verecekti.
Cezayir Sorunu ile Kürt sorunu arasında hem önemli
benzerlikler hem de farklılıklar var.
Cezayir Savaşı fiilen 1954’te başladı. İki tarafın da
uyguladığı sınır tanımayan şiddet nedeniyle “Vahşi Savaş” olarak anıldı.
Cezayir Savaşının yol açtığı insan kaybı Cezayir tarafına
göre 1 milyonu buluyor. Fransız tarafına göre ise bu elbette çok daha düşük.
İki taraf da sivillere yönelik şiddet uygulandı.
Cezayirliler de kitlesel kıyım tarzındaki cezalandırma operasyonlarına,
Avrupalıların yaşadığı semtlerde Cafe bombalama veya otomatik silahlarla oturan
sivilleri ayrımsız, hızla giden arabalardan tarama gibi eylemlere başvurdular.
Cezayir’de Arap ve Berberi asıllı Müslümanlar yanında
yanında Endülüs kökenli Yahudiler, Levantenler ve Fransızlar da yaşıyordu.
Cezayirli Fransızlar “kara ayaklı” diye küçümsenirdi
Fransa’da, artık Cezayirin yerli kökenlilerine nasıl davranılırdı artık hayal
edin.
Ünlü Fransız yazarı Albert Camus de bir “kara ayak”tı. Ve
Sartre ile aralarındaki yol ayrımı Sovyet sosyalizmi karşısındaki farklı
bakışları yanında, Cezayir sorunundan da kaynaklanmaktaydı. Sartre açıkca
Cezayirlilere destek verirken, Camus ikircikliydi. Bunun da anlaşılır nedenleri
vardı. Orada yaşayan Fransız kökenli Cezayirlilerin geleceği ne olacaktı?
Nitekim Cezayir bağımsızlığını kazanınca, Fransa’ya büyük
bir Fransız kökenliler göçü olacaktı. Bunun yanında, Fransızlardan yana
“koruculuk” yapan Cezayirliler de Fransa yollarına düşecekti. Bunların çoğu
Marsilya yöresine yerleştiler. Fransız kökenli olanlar, ilerde Milliyetçi
Cephe’nin oy tabanını oluşturacaktı.
Bizim Kürt illeri gibi, Cezayir vilayeti de, bir Fransız
vali tarafından yönetilen ve Fransa’nın “ayrılmaz bütünlüğünün” bir parçası
olan denizaşırı bir Fransız vilayeti statüsünde idi. Yani sömürge statüsünde
değildi.
Fransa 1954 yılında Tunus’un bağımsızlığını tanırken,
Cezayir’lilerin taleplerine çok sert yanıt verdi. 1955 yılında uçakla Tunus’tan
Kahire’ye giden FLN liderlerinin bulunduğu uçak Fransız savaş uçakları
tarafından Fransa’ya inmeye zorlandı. Bu olay biraz Kürt özgürlük hareketinin
lideri Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan kaçırılmasına benzer.
Hareketin lideri olan Ben Bella, bir anlamda Arap
dünyasının Che’si olacaktı kısa zamanda. Marsilya sporun iyi bir futbol
oyuncusu olma yanında, Nazilere karşı Fransız direnişine bilfiil katılmış bir mücahitti. Ancak 1945 yılında,
Cezayirliler tam özgür olacaklarını hayal ederken, Nazi yanlısı ve karşıtı
Fransızların kendilerine karşı dikileceklerini ve Sedif kentinde bir kıyım
gerçekleştireceklerine tanık olacaklardı. Sivil kayıp sayısı Fransızlara göre
10 bin, Cezayirlilere göre, 40 bindi. O an Fas kökenli olan Ben Bella Fransa
ile olan kırılmayı yaşadı.
Türkiye’de de 90’lı yıllar “kirli savaş” yılları oldu.
Ama “düşük yoğunluklu” olduğu için, gayrı resmi kayıp sayısı 50-60 binlerde
kaldı.
FLN ise , bir çeşit Arap Kemalizmine dönüştü. Aynı
Nasırcılık yada Baasçılık gibi. Bürokratik, otoriter ve militarist bir sistem
oluştu sonunda, bu arada devlet Müslümanlığı sosu da kullanıldı. Bu bir yerde
Avrupalıların da işine geliyordu.
Ben Bella, görüşme sürecinde Paris’in ünlü La Sante
Hapishanesinden alınarak tariha bir Şato’ya konulacaktı. Ve oradan, Cezayir’e
devlet başkanı olarak döndü. Mısır’ın o dönem bir efsane olan lideri Nasır ile
Ben Bella buluşması, Fransızların kendini kaçırması ile 1955 yılında değil, 7
yıllık bir gecikme ile, 1962 yılında gerçekleşti.
Bu arada bu kaçırma sürecinde,, Macaristan Sovyetlere
karşı ayaklanırken, Fransa ve İngiltere’nin Nasırcı Mısır’a karşı savaş açması
olayının da yaşadığını harırlatalım.
1962 buluşmasında, Ben Bella Arapçayı düzgünce
konuşamayınca, Nasır ağlamaya başlayacaktı.
Nasır, Cezayir halkına Arapça öğretsin diye Müslüman
Kardeşleri yolladı. Böylece muhaliflerinden kurtulmayı da hesapladı. Ama o
zaman başlayan Araplaştırma ve Müslümanlaştırma politikasının sonucu 1990’lı
yıllarda bürokratik militarist rejim en büyük krizini yaşayacak, ve bu yeni
türden bir “kirli savaş”ın önünü açacaktı.
Kürtlerle ilk resmi görüşme ise, Oslo’da başlamıştı ve başarısızlıkla
sonuçlandı. Şimdiki sürecin nasıl sonlanacağı ise belirsiz… Cezayir-Fransız
görüşmeleri ise Fransız Alplerindeki küçük bir kent olan Evian’da başlamıştı ve
başarıyla sonuçlandı. Fransa’nın bu “kirli savaş”tan kurtulmaktan başka bir
çaresi yoktu.
Dünya genelinde ise, ünlü Bağlantısız Ülkeler Hareketi,
Bloklar arası çatışmada soluk alınabilecek bir ara alan yaratmıştı.
Fransa,artık eski düşmanları Almanya ve
İtalya ile birlikte Avrupa Birliğinin temellerini atmakla meşguldü.
Cezayir Savaşının yarattığı siyasal kriz, 1958 yılında De
Gaulle öncülüğünde Başkanlık Sisteminin başlamasına neden olmuştu.
Bu sistemi destekleyen askerler ise, General De Gaulle’ün
siyasi çözüme yönelmesi karşısında kendilerini açıkta kalmış hissettiler.
Fransız Özel kuvvetlerinin adı, ünlü Paraşütçülerdi.
Fransız Ergenekonu OAS’ı kuran Generaller, De Gaulle’e suikastten yargılanarak
mahkum oldular, hatta 2 subay kurşuna dizildi, ama Generaller Cezayir’de
insanlığa karşı işledikleri suçlardan dolayı asla yargılanmadılar. Aynı bizim
Ergenekon Generalleri gibi…
1984’te başlayan de facto Kürt Savaşı ise, daha farklı
bir dünya konjonktüründe gelişti, bu nedenle uluslar arası destek ve
dayanışmadan yararlanamadı. BU nedenle Cezayir Savaşı 8 yılda sonuçlanırken,
Kürt Savaşı 30 yılı aştığı halde sonuçlanamadı.
1965 yılında Che Guevara, gizlice Cezayir’e geldi ve
Afrika ulusal kurtuluş hareketlerine destek vermek üzere Kongo’ya geçti.
Guevara’nın gelişinden birkaç ay sonra Genel Kurmay Başkanı Bumedyen, Ben Bella
yönetimini devirdi ve kendisini çöl yakınlarında gizli bir yerde tecrit
hapisine koydu.
Aynı dönemde, Endonezya’da da bir askeri darbe
gerçekleştirildi. Emperyalist sistem, Bağlantısızlar hareketini zayıflatma
girişimlerini başlatmıştı. Fransız gizli servisinin işbirliği ile Fas’ın ünlü
muhalif lideri Ben Budda kaçırıldı. Cesedi 40 yıl sonra Paris’te bir villada
bulunacaktı. Afrika’da ise, Kongo’da Lumumba, aslında birkaç yıl önce,
yükselmekte olan yeni sömürgeciliğin ilk kurbanı olacaktı. Afrika birliğini
savunan Bağlantısızlar Hareketinin öncülerinden Nkrumah da darbeyle
indirilecekti.
Eski sömürge ordularının kalıntıları, eşraf, aşiret ve
kabile önderleri çoktan yeni sömürgecilik ile ağlarını örmeye başlamıştı.
Fransa’nın 1952 yılında Vienam’da General Giap tarafından
Dien Bien Fu’da yenilmesi ve tüm ordusunun esir alınması, Cezayir Savaşının
fitilini tutuşturmuştu. Onun için Vietnam kötü örneğini ezme görevini 60’lı
yılların ikinci yarısında ABD üstlenecekti. 74’te utanç verici bir yenilgiye
uğrayana dek…
Türkiye’de “düşük yoğunluklu kirli savaş” sonuç vermedi.
Dileriz, Barış Süreci başarılı olur ve daha kirli bir savaş yaşanmaz. Özellikle
Suriye Savaşı ve uluslar arası müdahale döneminde herkesin barıştan yana elini
daha güçlü bir irade ile koyması gerekiyor.
Çünki bu iki halkın birada yaşama şansı bakımından son
gırsattır.
Ama inanıyorum ki, akl-ı selimin egemen olması ile
Barışçı yaklaşım sonuca ulaşacaktır.
BIJİ AŞİTİ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.