Hovsep Hayreni
Nuri Dersimi'nin Ermeni Meselesine hükümranların
gözlüğüyle bakışı ve tepe takla ettiği 1915 tablosu. “Ermenilere soykırım
yapılmadı, asıl onlar soykırım yaptı” diyen Türkler bu konuda yalnız değil;
Halaçoğlu'nun Kürt versiyonu olarak anılmayı hak eden isimler var. Girişte
belirttiğim gibi bunların öncülerinden biri, Kürt ulusal hareketinin pek itibar
ettiği eski figürlerden Nuri Dersimi'dir.
“Gerek bizzat gördüğüm ve gerekse bazı Kürt subayları
aracılığıyla temin ettiğim, gerekse bazı Türk harbiyesiyle ilgili dairelerdeki
dosyalardan öğrendiğim ve aldığım bilgi
üzerine ve özellikle Cemal Paşa'nın anılarında açıklanan yazı ve
istatistiklerden, savaşın başlangıcı olan 1914 yılından 1919 yılı sonuna kadar
Kürdistan'da yapılan zararın büyük çoğunluğu Kürtlerden olmak üzere 1,5 milyon
insan mağdur olmuştur. Bu zararın çoğu Ermeniler tarafından bilfiil işlenmiş
olan cinayetlerden ve katliamlardan ileri geldiği kesin olarak anlaşılmıştı”!..
[2]
Yazarın eski dilde olan kitabı günümüz Türkçesine
çevrilirken bazı kelimelerin karşılıkları pek isabetli verilmemiş. Yukardaki
“zarar” ve “mağdur” sözcükleri orijinal metinde “zayiat” ve “zayi” olarak
geçiyor, ki bunlarla kastedilen can kayıplarıdır. Sonraki sayfalarda daha açık
iddia etmek üzere; “Erzurum, Van, Bitlis ve diğer doğu illerinin Ruslar
tarafından istilası sırasında (...) Ermeniler tarafından bu bölgede sakin olan
Kürtlerden öldürülen ve miktarı 1,5 milyonu aşan katliam”dan dem vurur [3]. Bunlardan
bizim anladığımız, Ermeni halkının 1,5 milyon kurbanlarını aynı rakamlı karşı
suçlamayla eşitleme gayretkeşliğidir. Şunu da unutmayalım; Ermeni halkının
verdiği o kadar kurban doğudan batıya bütün Osmanlı vilayetlerinde devlet
gücüyle topyekün hedeflenmesinin sonucudur. Kürtler ise yalnızca doğunun
çatışmalı yerlerinde sayıları birkaç bini geçmeyen Ermeni gönüllü grupları
tarafından öyle muazzam ölçüde katledilmiş varsayılıyor. Acaba o yıllarda
bahsini ettiği üç vilayetin toplam Kürt nüfusu ne kadardı? Cephelere giden ve
dönmeyenleri de düşünün. Bu hesapla savaştan sonra bölgedeki Kürt varlığı nasıl
açıklanabilir? Üstelik yazar, Ermeni tehcirinin o katliamlara karşılık
yapıldığını ve ölen Ermenilerin daha önemsiz sayıda (600 bin) olduğunu
savunuyor. Bu noktaya tekrar dönmek üzere, Ermeni sorununun daha önceki
süreçlerine dair yazdıklarını görelim:
“Hatıratım” kitabının “Ermeni Meselesi” bölümünde
Dersimi, öncelikle doğu vilayetlerindeki Ermenilerin Kürt derebeyleri
tarafından mağdur edilmelerine dair şikayetleri sorguluyor. Öyle bir olgunun
varlığını örtülü şekilde inkar ederek, gerek Ermeniler, gerekse yabancılar
tarafından dile getirilmesini “Kürtlere karşı cephe oluşturma” maksadına
yoruyor. Ayrıca “19. asır başlarında II Sultan Mahmut Han, Ermeniler hesabına
doğuda Kürdistan derebeylerine şiddetli darbeler vurmuş ve Ermenileri memnun
etmek istemişti” diyerek, Osmanlı devletinin kendi çıkarları gereğince yaptığı
askeri seferleri bile Ermeni istekleriyle açıklamaya çalışıyor. Bu konuya daha
önce değinmiştim. Dönemin Ermeni Patrikliği'nin itaatsiz Kürt beylerine karşı
Osmanlı saldırganlığını desteklemiş olduğu acı bir gerçektir. Doğudaki Ermeni
halkının eski beylik düzeninden çektiği bütün sıkıntılara rağmen, devletin
kanlı operasyonlarına arka çıkılması tasvip edilemez bir tutumdur. Fakat
devletin yüzbinlik ordu gücüyle Ermeniler hesabına hareket ettiğini varsaymak
bütünüyle akla ziyan bir yorum. Yazar devamında “İşte bu gibi nedenlerle
Kürtler de Ermenilere karşı savunma durumunu almaya mecbur kalmış ve korunma
tedbirleri düşünmeye başlamışlardı. İşte o andan itibaren Kürtlerle Ermeniler
arasındaki dostluk ve sevgi bağları sarsılmaya yüz tutmuştu.” diyor. Kürtler
için “korunma tedbirleri” diye bahsettiği şey, eski beyliklerin yitirilmesinden
sonra devletin göz yumduğu zorbalıklarla yeni feodal tahakküm çabaları ve
özellikle Abdülhamit zamanında Ermeni ulusal taleplerine karşı devletle ittifak
tazeleyerek kıyıcı roller oynama durumudur. Bunu biraz aşağıda “Kürtlerin
cehaletleri yüzünden aldanarak, Ermenilere karşı ancak kendini savunma
kabilinden saldırmaları” şeklinde mazur göstermeye çalışıyor. Daha sonra bu
tanımıyla çelişecek şekilde “kanlı sultanlara hizmet eden asalak aşiret
liderleri”nden söz ediyor, fakat bu defa da onları Kürt milletinden ayrı tutmaya
özen gösteriyor. [4] Nihayet olaylardan sözetmeye başladığında bu türden bir
somut örnek zikretmiyor ve aslında kanlı sultanlara hizmet edenleri de “Ermeni
saldırganlığına karşı meşru savunma” konumunda değerlendirdiği anlaşılıyor.
Aşağıda bunun örneklerini görmek mümkün.
Yaptığı değerlendirmelerde sık sık Ermeni partilerinin
Kürtlere karşı kindarlığından söz eden Dersimi, buna bir örnek olarak “Ermeni
Taşnaklar'dan yazar Rafi, Kürtler aleyhinde kitap yayınlamıştır. Hand, Gayzer,
Celalettin vb. gibi Ermeni basını Kürtler aleyhinde zehirler saçmaktadır” diyor
[5]. Raffi'nin ölüm tarihi 1888. Taşnak partisi bundan iki yıl sonra kurulmuş.
Yazarın düşüncelerinin partiyi kuranlara ve sonrakilere etki yapması bir yana,
kendisinin Taşnaklı olması imkansız. Cümlenin kuruluşundan (bu belki günümüz
Türkçesine çevirenin hatasıdır) Ermeni basın organları gibi okunan isimler ise
Raffi'nin eserlerinden bazılarıdır. Onlarda “Kürtler aleyhinde zehirler”
saçıldığını söylemek de ancak içeriğinden bihaber önyargılı duyumlara dayalı
konuşmakla mümkündür. Kürtlerle en çok ilgili olan Celalettin isimli kısa
romanını alalım mesela: Orada 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının başlarındaki gerçek
olaylardan bir kesit sunuluyor. Savaşın başında Osmanlı Şeyhülislamı “gâvurlara
karşı Cihad” ilan etmiş, Van Gölü'nün doğusunda Kürtlerin lideri Şeyh
Celalettin de bu çağrıya uyarak kendi güçleriyle Bayazıd'a doğru dalga dalga
akınlar yapmış; yolları üzerinde bulunan Ağbak'ın 24 Ermeni köyünü 15 gün
boyunca talan etmiş, sakinlerini kılıçtan geçirip bir kısmını da esir almışlar.
Kurtulanlar ise kaçıp İran tarafına sığınmış. İşte onlardan alınan bilgiler
temelinde yazılan bir roman. Eğer orada Şeyh Celalettin, Ali Xan ve oğulları
gibi İslami fanatizmle katliam ve işkenceler yapan kötü kahramanlar Kürt ise,
onlara baskın verip yaralıları kurtaran romanın iyi kahramanı Mısto da Ezidi
inancından bir Kürt'tür. Saldırı dalgası Parteğimeos Vank'a (manastır) ve
yanındaki köye ulaşırken manastır rahibi Yeğiazar Vartabed'i uyarıp korunmaları
için yardımcı olan Omar (Ömer) Ağa da Kürt'tür. [6] Öte yandan Raffi'nin
eserlerinde çıkarcı, sömürücü, devlete yaltaklanan Ermeni tiplerin eleştirisi
de eksik değil. Kürtlerin toplum olarak geri yönlerine, soygun-talan gibi
yaygın alışkanlıklarına ilişkin “yabani”, “haydut karakterli” gibi hoş olmayan
bazı genellemeleri dışında, yaptığı kınamaların adresleri bellidir. Ama zaten
asıl rahatsızlık nedeni o somut rollerin ortaya konması oluyor. Bu açıdan
bakıldığında Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin insanlık suçlarını konu eden bir
anlatım için “Türkler aleyhinde zehirler saçıyor” demek ile yukarıda söylenenin
bir farkı yok. Dersimi daha ilerde 1915'in tanıklığını yapan kitaplara da
çatarak aynı suçlamayı yapıyor. İsmini ve yazarını belirtmediği 1959 tarihli
bir kitap için şöyle yazmış: “Diyarbekirli Cemilpaşazade Mustafa Bey'in milis
kumandanlığı sıfatiyle Ermenilere yaptığı zulümden söz edilerek, Kürtlerin
Ermenilere karşı sözde reva gördükleri katliamdan gerçek dışı bir tarzda
zehirler saçılmakta” [7]. Oysa Diyarbekir'de yapılan katliamlar çok açıktır.
Bahsi geçen milis kumandanı dahil bir çok şahsiyetin oynadığı rolü 1919 tarihli
Tomas Mıgırdiçyan'ın raporu dışında Naci Kutlay gibi Kürt aydınları da ortaya
koymaktadır.
Aynı yerde Nuri Dersimi, Ermeni halkının
ulusal-demokratik mücadelesini ve reform taleplerini de suçlayıcı bir dille
konu ediyor. Daha 1862 Zeytun isyanından başlayarak bütün Ermeni halk
hareketlerini Rusların teşvikiyle açıklıyor. Esas hedefinin de Kürtler olduğunu
ileri sürüyor. “1877-1878 Rus ve Türk savaşı esnasında gerek Rusya'da, gerekse
doğu illerinde bulunan Ermeniler, Kürtlere çok büyük saldırıda bulunmuşlardır”
diyor. Bu hiç inandırıcı bir iddia değil. Osmanlı bölümündeki Ermeniler içinden
Rus ordusunu kurtarıcı olarak gören ve destek çıkanlar olmuşsa da, bunların
özel olarak Kürtleri hedefleme niyeti ve büyük saldırı yapacak güçleri
olmamıştır herhalde. Devamında “Bulgarlar bağımsızlıklarını kazandıktan sonra
artık Ermeniler tam bir bağımsızlık için İstanbul Patrikhanesi vasıtasıyla
açıktan açığa çalışmaya başlamışlardı. Hatta Bulgar bağımsızlığından sonra
Ermeniler hakkında bir özel maddeyi de Ayastefanos Anlaşması'na ilave etmeyi
Ruslar aracılığıyla sağlamışlardı. Bu madde Berlin Anlaşması'ndan ithal
olunmuştu” diyor. Bu da abartılı ve yanlış bir yansıtmadır. Gerçekte
Ermenilerin Ayastefanos Anlaşmasına konmasını istedikleri şey, doğu
vilayetlerindeki Ermeni halkının güvenlik sorunu başta olmak üzere mağduriyet
koşullarını giderici reformlar ve Müslüman halklarla eşit olarak yerel
yönetimlerde temsil edilmelerini sağlayacak bir özerklikti. Nuri Dersimi bu
konularda o kadar üstünkörü kalem oynatmış ki, Ayastefanos ile Berlin
anlaşmalarının sıralamasını da birbirine karıştırmış. Birincisi olan
Ayastefanos'ta Osmanlı devletinin muhatabı yalnızca Rusya olup, reform uygulama
alanında onun bir süre asker bulundurarak garantörlük yapması sözkonusuydu. Bu
önlem Osmanlı yönetimini gecikmeden reform adımlarını atmaya mecbur edebilirdi.
Fakat İngiltere ve Avusturya'nın Balkanlar üzerindeki çıkarları hesabına itiraz
ettikleri o anlaşma Rusya'nın oluruyla geçersiz sayılıp aynı yıl Berlin
Kongresi'nde altı büyük devletin (İngiltere, Rusya, Avusturya, Almanya, Fransa,
İtalya) taraf olduğu yeni bir anlaşma imzalanınca durum değişti. Rusya başka
tavizler yanında Erzurum, Bayezid ve Alaşgerd'deki askeri güçlerini hemen
çekecek, aşağı yukarı aynı muhtevada kaleme alınan Ermenilere ilişkin
reformların uygulanmasını ise artık hiç bir yaptırım şartı olmadan altı büyük
devlet ortaklaşa denetleyecekti. Böylece görünüşte Ermenilere “hamilik” yapan
devletler bayağı çoğalmış oluyor, fakat gerçekte sorun uluslararası
diplomasinin basit bir oyun kartı haline geliyor ve Osmanlı devleti sözde
yükümlü olduğu reformları istediği kadar savsaklama şansına kavuşuyordu. Yani
sonuçta ortaya çıkan durum hiç de öyle Dersimi'nin yansıttığı gibi, Ermenilere
bağımsızlık yolunu açacak türden değil, tam tersiydi. Ama kendisi, o gevşek
reform sözleşmesinin Ermeni halkı tarafından zorlanmasını dahi haksız bularak
Abdülhamit'in ayak diremesini olumluyor: “Ermenilerin kendilerinden sayıca çok
fazla olan Kürtleri yönetimleri altına alacak şekilde bir Ermenistan'ın
kurulması konusunda ısrar etmeleri üzerine, Rusya'nın zorlamasıyla Avrupa
devletleri tarafından 1880'de Babıali'ye Ermeni reformu konusunda bir nota verilmiş,
fakat Abdülhamit Avrupa devletlerini susturmayı başarmıştı” diyor.
Ona göre 1894-96 arası 300 bine varan Ermeni kırımları da
sözkonusu değildir. Veya sonunda Ermeniler katledilmişse kendi tahrik etmeleri
sonucu olmuş sayılır. Bunu “Ermeni ihtilalcileri Van, Muş, Kıği dağlarında
fedailer oluşturarak, karşılıklı sevgi ile bir arada yaşamakta olan iki unsuru
birbirlerinin kanına susamışçasına birbirleri aleyhine davranmaya kışkırtmış,
Kürdistan'ı kana boyamışlardı (...) Fakat Ermenilerin azınlıkta bulunmalarından
dolayı Kürtler galip gelmişlerdi” diye savunur [8]. Böyle bir savunmayı o
kırımların örgütleyicisi olan Abdülhamit bile yapamamıştır zamanında.
Ermenilerin Kürtler gibi yaygın silahlı güçlere ve bir kaç yer dışında savaşçı
geleneğe de sahip olmadıklarını hatırlatmak gerekir. Öyle zayıf bir konumdayken
Kürtlere ve devlete savaş açar gibi saldırmış olmalarına inanmak mümkün mü?
Gerçi buna da “Ermeni milliyetçileri, Batılı devletlerin dikkatini çekip
müdahalesini sağlamak için mahsus kışkırtıcı hareketler yaparak kendi
halklarının kıyımına sebep olmuşlardır” şeklinde kılıf uydurmaya çalışanlar
var. Ama olgulara bakılınca mızrak çuvala sığmıyor.
Nuri Dersimi, 1908 Meşrutiyet ilanından sonraki Ermeni
hareketini ve demokratik taleplerini de aynı şekilde suçlamaya devam ediyor.
Doğuda Ermenilerle Kürtler arasındaki arazi meselelerinin incelenmesi için
İttihat ve Terakki'nin göstermelik bir komisyon kurmuş olmasını dahi tepkiyle
karşılıyor. “Sonuç olarak bu politikalar terk edildi, ancak meşrutiyet idaresinden
bir hayli hak elde eden Ermeniler, sürekli ve hatta açıkça çalışmalarına devam
etmekten asla vazgeçmiyorlardı” diye ekliyor. Oysa meşrutiyetin ilk başta
yarattığı iyimserliğe rağmen elde edilen önemli hiç bir kazanım olmamıştı.
Mücadelenin devamını “aşırılık” gibi gösteren yukardaki sözler dönemin Dahiliye
Nazırı Talat Paşa'nın tutumunu andırıyor. Aynı mantıkla bugün de Kürtlere “Bir
çok hak tanındı, daha ne istiyorsunuz?” denildiğini hatırlatmakta yarar var.
Hepsi bu değil. Dersimi, o yılların Türk basınından izlediği biçimiyle adım
adım Ermenileri suçlamaya devam ediyor. Adana'daki 1909 Ermeni katliamı için
“Anlatıldığına göre olay Adana Ermeni Patriği Mosyö Muşakın'ın emriyle
Ermeniler tarafından başlatılmıştı” diyor. Burada ismini anmadan referans
verdiği kaynak, olayın sorumluluğunu Ermenilere yıkma çabasındaki Cemal
Paşa'nın yazdıklarıdır. Sonra Abdülhamit'ten beri yüzüstü kalan reform
taleplerinin yeniden yükseltilmesini Ruslarla anlaşmalı gizli bağımsızlık
planlarının sahneye konulması şeklinde yorumlayarak şöyle devam ediyor:
“Nihayet 22 Mayıs 1913'te Rusya Dışişleri Bakanlığı, Ermeni reformu için
Türkiye'den şiddetli isteklerde bulunmuştu. Bundan cesaret alan Ermeniler aynı
tarihte İstanbul'da çok büyük milliyetçi gösteriler düzenlediler ve Ermeni
alfabesinin bilmem kaçıncı yıl dönümünü kutladılar.” [9]
Bu yaklaşımla Dersimi bir bakıma Talat Paşa'yı bile
geride bırakmıştır. Zira milliyetçiliğin paravanı gibi gösterdiği kutlamalar,
Ermeni kültür tarihinin büyük dönüm noktalarıyla ilgili olup, devlet
adamlarının da katıldığı yasal bir zeminde gerçekleşmiştir. Ne olduğunu anlamak
için Pars Tuğlacı'nın o yıla ait basın derlemelerinden şu haberi okumak
yeterli: “Ermeni harflerinin icadının 1500. ve Ermeni matbaacılığının 400.
yıldönümü [10] dolayısiyle Dersaadet-Kumkapı Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana)
Kilisesi'nde, Gedikpaşa'da, Pera'daki Petits Champs Tiyatrosu'nda, Taksim
Bahçesi'nde (Jardin), Kadıköy'de düzenlenen ve 20 bine yakın kişinin izlediği
parlak kutlama törenlerinde önemli devlet adamları ve görevlileri, yalnız hazır
bulunmakla kalmayıp, Ermeni alfabesi anısına halka açık yerlerde düşünce ve
duygularını sözle dile getirerek törenlere katıldılar. (24-26 Ekim 1913)” [11].
Haberin devamında törenlere katılan devlet erkânından isimler sayılıyor, ki
bunlar arasında Dahiliye Nazırı Talat Bey'in kendisi de var. O bile kutlamaları
“milliyetçilik”le suçlamaya ve önlemeye çalışmamış, ama kırk yıl sonra olayı
hatırlayan Dersimi tam bir siyasi gösteri gibi ve bayağı çekemezlik içinde
yansıtıyor.
Bundan sonra tekrar Ermenilerin talep ettiği reformlara
değinen yazar, bunları “Kürdistan'da haksız üstünlük” çabası olarak tanıtır.
1914'te hükümetin aşağı yukarı aynı muhtevasıyla kabul etmek zorunda kaldığı
1895 tarihli memorandumun maddelerini aktardıktan sonra; “İşte bu projeye göre
Kürt bölgeleri tamamiyle Ermenilerin idaresi altına giriyordu. Kürt milleti de
Ermenilere esir olacaktı” diye yansıtır [12]. Ermenilerle Kürtlerin içiçe
yaşadıkları yerlerde her ikisinin de yararlanacağı dengeli bir özerklik yerine
Kürt beylerinin fiili imtiyazlarını sürdürecekleri eski sistemden yana konuşur.
Oysa o ümmetçi sistem içinde Kürtlerin ulusal-kültürel
haklarına dair birşey yoktu. “Esaret” diye tanımladığı reform planı ise
eğitimin milli dillerde yürütülmesini, dolayısıyla Kürt okullarının da
açılmasını öngörüyordu. Reform kapsamına giren altı şark vilayetinde Türkçenin
yanısıra Ermenice ve Kürtçenin de resmi dil olarak işlev kazanması, devlet
daireleri ve mahkemelerde kullanılması mümkün olacaktı. Yerel idare meclislerinin
başlangıç olarak eşit sayıda Müslüman ve Hristiyan üyelerden oluşması
öngörülüyordu. Zamanla nüfus sayımlarının gösterdiği reel oranlar dikkate
alınacaktı. Polis ve jandarma kuvvetleri ile mahkeme heyetleri de eşit
ağırlıklı oluşturulacaktı. Vali, mutasarrıf ve kaymakamların seçiminde ayrım
yapılmayacak, bu yetkililer hangi dinden olursa yardımcıları diğer dinden
olacaktı. Reform kapsamındaki altı vilayet (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbekir,
Harput, Sivas) bir büyük eyalete çevrilecek, bunun başına ise yerli Hristiyan
yada Avrupalı bir genel vali getirilecekti. Sonradan Trabzon da ilave edilerek
yedi vilayetten iki eyalet düzenlenip başlarına birer Avrupalı genel müfettiş
tayini benimsenmişti.
Bu formülün yeterince adil olmadığı söylenebilir. Eşit sayılar
yerine nüfus oranları ölçüsünde temsil, ayrıca dinsel olmaktan çok ulusal
aidiyetlere göre bileşim veya dinsel açıdan heterodoks (Kızılbaş, Ezidi vb)
cemaatleri de dikkate alan bir yaklaşım gibi pek çok noktadan tartışma
yürütülebilir ve yürütülmesi de gerekirdi. Fakat belirtmekte yarar var ki, bu
reformları gündeme getiren esas olgu yada en yakıcı sorun, o zamana kadar yüzde
yüz Müslümanlardan oluşan yerel idare koşullarında Hristiyan halkların çok
mağdur olmasıydı. Özellikle Ermeni köylüsünün Müslüman ağalar ve beyler elinde
çektiği sıkıntı, maruz kaldığı zorbalık ve haksızlıklar reform taleplerini en
baştan bir güvenlik ihtiyacı olarak gündeme getirmişti. Abdülhamit döneminde bu
talepler savsaklandığı gibi, kırımlar ve göçe sevk edici koşullarla Ermeni
nüfus daha da azaltılmış, ayrıca idari sınırlar Müslüman ağırlığını
pekiştirecek yönde tekrar tekrar değişime uğratılmıştı. Bütün bunlar dikkate
alındığında Hristiyanlar lehine pozitif ayrımcılık yapmayı gerektiren bir durum
olduğu inkar edilemez. Özerk bölgenin başına Avrupalı Hristiyan bir genel
vali/müfettiş getirilmesi de bu aşırı güvensiz ortam nedeniyle düşünülmüş bir
formül olmalıdır.
Bu formülleri şekillendiren Ermeni ulusal öncüleri
değildir. Reform talebi Ermeni halkından gelmesine rağmen onun kapsam ve
biçimini belirleyen komisyonlarda Ermeni temsilci bile bulunmamıştır. Daha en
baştan Berlin Anlaşması'nda yer verilen ifadelerle sorunun “Ermenileri Kürt ve
Çerkezlerden korumak” şeklinde konulması büyük bir talihsizlik olmuştur. Bunu
tercih eden Osmanlı ve Batılı müzakereciler Ermeni halkının şikayetlerini
önemser gibi gözükürken, aslında devletin sorumluluğunu gizlemiş ve sözkonusu
toplulukları daha fazla Ermenilere karşı körüklemiş oluyorlardı. Nitekim onu
izleyen yıllarda Abdülhamit Kürtleri “bakın Ermeniler size karşı tedbir
istiyor” diye kışkırtacak ve geliştirdiği tepkileri de reform yapmamak için
kullanacaktı. Ermeni-Kürt ilişkilerini inceleyen bütün önemli Ermeni
araştırmacılar bu yaklaşımı Avrupalıların ortak olduğu bir oyun olarak eleştirir.
[13]
Sorunun o şekilde konmasına Ermeni kurumlarının itirazı
olmamışsa bu da bir zaaf ve oyuna gelme sayılır. 1860'lardan itibaren doğu
vilayetlerinden İstanbul'daki Patriklik ve Ermeni Milli Meclisi'ne gelen
sayısız şikayet içinde Kürt ve Çerkes grupların fiili saldırıları önemli bir
yer tutmasına rağmen, bunlar devletin düzeninden kaynaklı ve onun gözyumması
ile devam eden şeyler olduğuna göre; güvenlik sorununun tek tek fail gruplara
işaret edilmeden, “millet-i hakime” (Müslüman kesim) karşısında dezavantajlı
Hristiyan unsurların korunma ihtiyacı olarak formüle edilmesi doğru olurdu.
Böyle bir yaklaşım “kanun önünde eşitlik” getirdiği söylenen Tanzimat ve
İslahat düzenlemelerinin kağıt üzerinde kalmasına da ciddi bir itiraz teşkil
ederdi. Yerel yönetimlerde hemen hiç yeri olmayan Hristiyanların adil ölçülerde
temsil edilmelerini istemek bu durumda daha net anlaşılır ve ihtilaflı gruplara
karşı tersinden hakimiyet kurma gibi yanlış yorumlara pek imkan vermezdi. Buna
ilaveten reformların somut bir tasarıya dönüştürülmesinde çeşitli kimlikleri
kendi önerileriyle katılmaya teşvik etmek gerekirdi. Doğu vilayetlerinde Ermeni
nüfusuyla aşağı yukarı eşit (kimi yerde daha fazla, kimi yerde daha az, fakat
genellikle ilk iki sırayı paylaşır durumda) ağırlığı olan Kürtlerin,
oluşturulacak bir özerklik içinde kendilerini görmeleri çok önemliydi. Bunun
olmadığı durumda, reform projesi her ne kadar “Ermenistan” adında bir özerklik
önermese de, işin rengini öyle göstermek ve Kürtleri o projeye karşı çevirmek
kolaydı.
İşte Nuri Dersimi'nin sonradan durumu değerlendirirken
bile yaptığı şey, o dönem reformları önlemek için Kürtler arasında pompalanan
havayı gerçekliğin yerine geçirmek oluyor. Böylece o “Kürt bölgeleri tamamiyle
Ermenilerin idaresi altına giriyordu” derken, iki türlü yanıltmaya
başvurmuştur. Birincisi o bölgelerin aynı zamanda Ermeni bölgeleri oluşunu
yadsıma; ikincisi projenin öngördüğü dengeli Müslüman-Hristiyan temsiliyetini
dikkatten kaçırma durumudur. Önceki yüzyıllar zarfında Kürt beyliklerinin daha
yoğun Ermeni nüfus üzerindeki tahakkümünü sorun etmezken, onun tersine bir
tahakküm getirmeyen yeni projeyi “Kürtler için esaret” diye nitelemesi
gerçekten çok ilginç. Öngörülen muhtevasıyla sağlanacak özerkliğin, hiç değilse
getireceği demokratik haklar bakımından yalnız Ermeniler için değil, Kürtler
için de önceki durumdan daha iyi olacağı; feodal beylerinin sahip olduğu
avantajları bir parça kısıtlamaya karşılık halkının ulusal-kültürel haklardan
yararlanarak gelişmesine imkan sağlayacağı açıktı. Özerk bölgede Türkçenin
yanında resmi dil statüsü hem Ermenice, hem de Kürtçe için yenilik olacaktı.
Anadilde eğitime gelince, bu Ermenice için zaten onyıllardan beri mevcut ve iyi
kötü her bölgede sayıları artan okulları ile işlerlik halindeyken, asıl o güne
kadar mevcut olmayan Kürtçe eğitim için yepyeni bir başlangıç anlamına
geliyordu. Üzerinden yüz yıl geçti; o günkü reform planının havaya
uçurulmasından sonra Kürtler öyle bir başlangıç şansına bir daha hiç erişemedi
ve halen de (son 30 yıllık silahlı mücadelenin ardından “barış ve çözüm süreci”
diye umutlandırıldığı aylardan sonra bile) anadilde eğitim için zar
ağlatılıyor. 1895 ve 1914'ün sabote edilmiş reform projelerinde açıkça yeri
olan Kürtçe eğitim hakkı, 2013'ün şu kasvetli günlerinde hükümetin hokus-pokus
açacağı “demokratikleşme paketi”nden yine çıkmayacak gözüküyor.
Aslında bu paradoksu bütün olumsuz yargılarına rağmen
Nuri Dersimi'nin kendisi de görmüştür. Öyle ki, “Kürt milleti Ermenilere esir
olacaktı” dedikten hemen sonraki paragrafında şu fikri yürütmekten kendini
alamıyor: “Şayet sözkonusu bu proje uygulansaydı, Kürtler hakkında bir taraftan
da hayırlı olurdu kanaatindeyim. Çünkü bu projenin 16. faslının 1.2.3.
bentlerinde zikr edildiği üzere öncelikle eğitim milli dil üzerinde
yürütüleceği için, başlangıçta bu maddeye istinaden Kürt okulları kurulacak ve
büyük önem taşıyan Kürt kültürü günden güne gelişecek ve felaketimizin büyük
nedeni olan cehalet bir derecede ortadan kalkacaktı”. Hatta özerk bölgenin Rus nüfuzuna girme
ihtimali için de öyle kötü konuşmazken, şu cümlesiyle asıl karşıtlık noktasını
göstermiş oluyor: “Diğer taraftan Kürdistan'da azınlıkta bulunan Ermenilere
karşı da doğal olarak kültür konusunda ilerlemekte olan Kürt milleti, ilmi,
edebi ve coğrafi noktalara dayanarak öz vatanlarını korumayı, savunmayı
başaracaktı” [14]
İşte bütün mesele!.. Yazar demokratik anlamda her iki
halk için yararlı olacak hakları birlikte daha da genişletme ve ortak
vatanlarında özgürce beraber yaşama koşullarını geliştirme anlayışı yerine,
inkarcı ve hasmane sözleriyle asıl kendi üstünlük arayışını ortaya koyuyor.
“Kürdistan'da azınlıkta bulunan Ermeniler” vurgusu “Ermenilerin haksız üstünlük
kurmak istedikleri” fikrini vermek içindir. “Kürdistan mı, Ermenistan mı?”
tartışmasında iki tarafın da kendine yontucu davranmış olduğunu söyleyebiliriz.
Ama eğer salt o günkü demografik dengelere değil, tarihsel gerçeklik ve yakın
dönemlerin zora dayalı değişim boyutlarına da bakarsak, Ermenilerin o alanı
Batı Ermenistan saymaları, Kürtlerin Kuzey Kürdistan saymalarından daha geçerli
dayanaklara sahipti. Osmanlı hakimiyetinin başlarında Ermeni nüfusun mutlak
çoğunluğa sahip olduğu sancaklar, kazalar hiç az değildi. Doğu bölgelerine ait
16. yüzyıl tahrir defterlerinin dökümü yapıldıkça bu durum net olarak
görülüyor. Bölgede devletin İslam unsurunu kayıran politikaları, Kürt
beyliklerinin sahip olduğu avantajlar ve bir dizi mağdur edici olaylar sonucu
Ermeni halkı zorunlu göç etme, din değiştirme ve kimlik yitimiyle azalırken,
Kürt nüfusu güneyden kuzeye doğru daha fazla yayılma ve onların yerini doldurma
durumunda olmuştur. Göçebe aşiretlerin tarım alanlarını gaspederek yerleşik
Ermeni köylülerini yerinden etmeleri de eksik olmamıştır. Bu erken değişimler
bir yana, en son reform meselesi gündeme geldikten sonra ilgili alanda Ermeni
halkını eritmek için yapılanlar ve sonuçları da büyüktür. İstanbul Ermeni
Patrikhanesi'nin verileriyle 1882'de Osmanlı Ermenilerinin toplam nüfusu
2.660.000 olup, bunun 1.630.000'i Vilayet-i Sitte (altı doğu vilayeti) içinde
yaşıyordu. Aynı Patrikhane'nin 1912 yılı sayımında ise bu altı vilayetin Ermeni
nüfusu 1.018.000'e düşmüş, yani 30 yılda 612.000 azalma olmuştu. Bu durum
özellikle 1894-96 kırımları, din değiştirmeler ve sonraki yıllar boyu kalanları
göçe zorlayıcı aleyhte uygulamaların ürünüydü. [15]
“Ermenilerin azınlık olduğu”ndan bahsedilirken dikkatten
kaçırılan şu durumu da belirtmek gerekir. Ümmete dayalı Osmanlı sisteminde
bütün Müslümanlar tek bir millet gibi ele alınıyor ve nüfus sayımlarında blok
olarak Müslüman kategorisi her yerde çoğunluk oluşturuyordu. Hristiyan halklar
ise hem etnik, hem de mezhepsel aidiyetlerine göre ayrı ayrı tasnif edilerek
sayıldıkları için en ağırlıklı oldukları vilayetlerde bile “azınlık” görünmeye
mahkum oluyorlardı. İşte Ermeni halkının tarihsel anavatanı olan bölgede o güne
kadar eritilmiş haliyle bile azımsanmayacak olan yoğunluğu, öyle bir istatistik
sistemine ek olarak rakamlar üzerinde oynama yoluyla da resmiyette kuşa
çevrilmekteydi. “Azınlık” sayılan Ermeniler karşısında “çoğunluk” görünen
Müslümanları Kürt, Türk, Çerkez, Arap ve diğer etnik gruplarıyla ayrı ayrı
saysalar, hiç biri kendi başına salt çoğunluk olmayacağı için, yalnızca
göreceli çokluk-azlık durumlarından sözetmek mümkün olabilecekti. Dolayısıyla o
karmaşık yapıya uygun bir düzenleme gerekirdi. Ermenistan ve Kürdistan coğrafyalarının
artık fazlasıyla iç içe geçmiş olduğunu gözeten ortak bir özerklik ve ardından
da federatif bağımsızlık amacı güdülebilirdi. N. Dersimi sözkonusu süreç için
böyle makul fikirler yürütmezken, Batı Ermenistan'ı yutup hazmedecek bir
Kürdistan tasavvuru yapmıştır. Kürt halkının eğitim yoluyla gelişmesini bile bu
perspektifle önemsediği anlaşılıyor.
Nihayet reform hikayesini büsbütün sona erdiren savaş
dönemine gelince, yazarın kanıtlamaya çalıştığı şey, bu defa reform projesi
yerine artık doğrudan Rus ordusuna dayalı olarak, yine “Ermenilerin Kürtleri
tasfiye etme girişimleri” oluyor. Konunun başında kısaca değindiğimiz bu
süreçle ilgili çizdiği tabloya daha yakından bakalım:
“1914 yılında Dünya Savaşı başlamıştı. Ben doğu
cephesinde Erzincan'da görevliydim. Olup bitenlerle yakından ilgilenmeyi
kendime görev saymıştım. Kürtler'in Ermeniler'e karşı gösterdiği iyilik dolu
hizmetlerine karşı Ermeniler'in Kürtler'e karşı reva gördükleri zulümden
sözedelim” diye bir giriş yaptıktan sonra kendi gözlem alanının çok uzağındaki
Bitlis taraflarından “Ermeni mezalimi” tasvirlerini -bizzat görmüş veya
yakından duymuş gibi- sayıp döküyor. Sonra nispeten yakın bulunduğu yörelere
gelerek şöyle sürdürüyor: “1915'te Ruslar Pasinler'i işgal edince Muş, Gumgum
(Varto), Gêxi (Kiğı), Palu bölgelerindeki Ermeniler, açık olarak isyan ettiler
ve çeteler halinde Kürt köylerine saldırmaya başladılar.” [16]
Bu iddia kesinlikle gerçek dışıdır. Ermenilerin anılan
yerlerde hiç bir isyan hareketi olmamıştır. Kıği ve Palu çevrelerinde yaşanan
gelişmeleri bu bölgelere ait Ermenice kaynaklardan ayrıntılı şekilde incelemiş
biri olarak biliyorum ki, bir tek Kıği'nin Xups köyü dışında tehcire karşı
direniş gösteren bile olamamıştır. Muş'ta, Varto'da yine isyan yoktur. Bölgede
bulunan Taşnak liderleri pasif bir bekleyiş içinde kalır. Ancak Muş şehri
askeri ablukaya alınıp tutuklama ve katliamlar başlatılınca bazı mahallelerde
silahlı direniş gösterilir. Bunlar da ima edildiği gibi 1915'in ilk aylarında
değil, Mayıs ve Haziran aylarında yaşanmıştır. Muş ovasının Ermeni köyleri
çoğunlukla ateşe verilmek suretiyle sakinleri katledilir. Ruslar burayı ele
geçirdiklerinde bir tek Ermeni bulamazlar. Ama o sıralar Türk ordusunun bir
subayı olarak soykırım mekanizmasının içinde bulunan Baytar Nuri, sonra da Türk
özel harp cihazının yalanlarıyla haşır neşir olarak hazırladığı inkarcı tarih
tezinin Kürt versiyonunu şöyle sürdürüyor: “Savaş devam ettiği sürece Ermeni
silahlı güçleri Kürtlere, Kürt köylerine, kadın ve kızlarına merhametsizce
saldırarak yüzbinlerce Kürd'ün kanının dökülmesine neden oldular. Bu savaş
esnasında Ermeniler'in Kürdistan bölgesinde işledikleri suçlar haddini aşmış ve
bir çok Kürt ocağı sönmüş ve bu vahşi zulümlerden evlatlarını kaybeden anneler,
kocalarını ölmüş gören gelinler karalar giyinmişlerdi. Babaları Ermeniler
tarafından öldürülen binlerce öksüz Kürt yavrusu harabe damların duvarları
önünde aç ve çıplak dilenmiş ve açlıktan ölmüşlerdi. Bu zulüm 1917 yılı 18
Aralık tarihinde Erzincan'da Rus ordusuyla Osmanlı ordusu arasındaki anlaşma
imzalanıncaya kadar bütün şiddetiyle devam etti...” [17]
Nasıl oluyor da 1915 yaz aylarından sonra Ermeni
nefesinin bile kalmadığı yerlerde Kürtlere karşı aralıksız “Ermeni vahşeti”
sürüyor? Bunun gerçeğe ve mantığa aykırılığını bizim söylememize gerek yok,
kendisinin “Kürdistan Tarihinde Dersim” isimli diğer kitabında o yıllara dair
yazdıkları daha farklıdır ve kendi kendini tekzip eder. Gerçi Ermeni halkının
imhasını orada da pek konu etmemiş, ama hiç değilse katliam ve tehcirden kaçan
Ermenilerin Dersim'e sığınmalarını, sonra Erzincan'daki Rus ve Ermeni
güçleriyle Dersimli Kürtlerin ittifak arayışlarını anlatırken gerçeğe yakın bir
tablo çizmiştir. Ermeni gönüllü birlikleri orada hiç de “Kürtlere saldıran
caniler” değil, hatta Dersim açısından kendi ifadesiyle “kardeş” güçlerdir.
Rusların çekilmesi ardından Erzincan'daki Ermeni güçlerinin Kürt köylerine
saldırma hikayesi bile o kitapta çok şaibeli, esasen Dersim'i kendi tarafına
çekmek isteyen Türk tarafının yaydığı bir tehlike söylentisi olarak geçer.
Seyit Rıza'nın bu şekilde dolduruşa getirilip Erzincan ve Erzurum'a kadar Türk
kumandanı Deli Halit eşliğinde sefere sürüklenmesini de hayıflanacak bir durum
olarak ve “derin acı” duyduğunu belirterek anlatır.[18]
Evet, orada “keşke dost ve kardeş Ermenilerle Dersim
Kürtleri anlaşabilse ve ortak düşmanları olan Türk devletinden
bağımsızlıklarını kazanabilselerdi” havası hakim.“Hatıratım” kitabındaki özel
bölümde ise tam tersi. Öyle ki burada uydurduğu yalanlara Seyit Rıza'yı da
ortak ederek, onun Erzincan'dan bir vahşet tablosunu “hüngür hüngür ağlayarak
anlattığı”nı söylüyor. Devamla Kars yönünde çekilmeye devam eden Ermenilerin
daha ne vahşetler yaptıklarına dair, hiç bir yer ve şahıs ismi, hiç bir kaynak
belirtmeden tüyler ürpertici sahneler döktürüyor ve yine “yüzbinlerce Kürdü
yaktıklarını” öne sürüyor. “1918 yılının son aylarında Kürdistan'da dehşetli
bir açlık baş göstermişti. Bu da Ermeniler'in yaptıkları zulümlerden ileri
geliyordu. Ermeni zulmü Kürdistanı her türlü tarımcılık faaliyetinden yoksun
bırakmış, memleketi harabeye çevirmişti. İşte bu nedenle 1919 yılının ilk
baharında güçten düşen birçok Kürt açlıktan öldü” diyerek, 1915'te Ermeni
çiftçi ve zanaatçısının yok edilmesinden beri yaşanan genel ekonomik çöküntünün
vebalini yine tam tersi iddialarla Ermenilere yüklüyor. [19]
Ermenilere yapılanı bir yerde güç bela ifade edebilen
yazar, basite aldığı bu olguda ise Kürtlerin bir sorumluluğu bulunmadığına
vurgu yapıyor: “Savaş sırasında Türkiye Hükümeti 1915'de bir kanun yayınladı ve
bu kanuna göre Ermenilerin Mezopotamya'ya göçettirilerek savaşın sonuna kadar
orada iskan edileceklerini bildirdi. Sonuç olarak bu kanun, Ermenilerin
katliamını öngören gizli emirlerle uygulamaya kondu. Adana-Halep üzerinden
Mezopotamya'ya gönderilmelerine karar verilen Ermeniler, yollarda Türk
teşkilatı tarafından imha edildiler.” diye özetliyor. Yollarda imha işinin
özellikle Kürtlere havale edilmiş olduğunu gözardı etmek için tehcir
güzergâhlarının yalnız Kilikya tarafındaki küçük bir bölümünü sözkonusu edip,
Batı Ermenistan ve Kürdistan içinden geçen çok sayıdaki ana arterlerini ve daha kanlı olan bölümlerini dikkatten
kaçırıyor. Neden yalnızca Türk teşkilatı dediğine açıklık getirmek ister
gibi“Çünkü” diyor “İttihat ve Terakki Cemiyeti mülkiye memuruna bu konuda
gerekli talimatı vererek haricen de Ermeni katliamını Kürtlere yükleyecek
yüzbin türlü hile ve yalanlara başvurmaktan da geri durmamıştı.” [20]
Hemen sonra Ermeni sürgünlerini de, kırımlarını da
dengelemek, hatta kat be kat onlara fark atmak üzere şöyle hayali mukayeseler
yapıyor: “Rus istilası esnasında Ermeni zulüm ve cinayetlerinden kurtulmak için
Diyarbekir üzerinden Halep ve Adana yoluyla Konya'ya ve Erzurum-Erzincan'dan
Sivas'a sığınmış olan zavallı Kürt göçmenlerinin gösterdikleri manzara, Ermeni
göçünden daha az kötü değildi. Fakat dünya kamuoyu bu konuda Kürtler için
hiçbir şey yazmadı. Tersine Kürtler'in aleyhinde raporlar verildi. Kürtlerin
felaket ve sefaletini edebi bir dille tasvir etme gereğini Alman ve Amerikan
misyonerleri vicdanlarında hissetmediler. Doğu Anadolu illerinden 1,5 milyon
Ermeni göç ettirildiğini ve bunlardan 600.000 Ermeninin yollarda katliama maruz
kaldığını yazan Avrupa barbarları Erzurum, Van, Bitlis ve diğer doğu illerinin
Ruslar tarafından istilası sırasında yukarda belirtildiği üzere Ermeniler
tarafından bu bölgede sakin olan Kürtlerden öldürülen ve miktarı 1,5 milyonu
aşan katliamdan bir nebze olsun söz etmediler” diyor.
İşi bir de böyle serzenişe dökünce daha inandırıcı
olacağını sanmıştır. Fakat gerçekten de bir tuhaflık yok mu bu işte?
Ermenilerin iki buçuk katı katledilmiş varsayılan Kürtler için neden hiç bir
yerli yabancı gözlemci birşey yazıp çizmemiş? Peki ya kendileri? Onlar da
eğitim düzeyinin düşüklüğünden dolayı yazamamış denebilir mi? Böyle denilip geçilemeyeceğini,
zira o gün değilse bir kuşak sonra yetişenlerin pekala yazabilecek olduğunu
yazarın kendisi de aklından geçirmiş olmalı ki; daha geçerli (!) bir başka
gerekçe gösteriyor: “Şimdiye kadar Kürt aydınları tarafından Ermeni zulmü
hakkında bir kitap yada broşür yayınlanmadı ve yazılmak istenmedi. Çünkü
özellikle Ermenilerden zulüm gördüklerinden şikayet etmek, ağlamak ve sızlanmak
için yazılar yazmak, yayınlar yapmak onların yaradılışlarına aykırı bir
davranış olur. Böyle bir şeyi kendilerini aşağılayacağını düşünerek, tenezül
etmemişlerdir”!..
Bu da son derece enteresan. Böylece sözkonusu boşluğu bir
“yüce gönüllülük” nişanesi olarak gösterip Ermenilerin yazılı hafızalarını ise
“düşkünlük” anlamında yeriyor. Halbuki Kürtlerin “yaradılışına aykırı” dediği
şeyi, kendisi uyduruk ve mesnetsiz biçimlerde olsun pekâlâ yapabilmiştir.
Ermeni tanıklıkları için “kendini acındırma” veya “kin-nefret dökme” dediği
durumda kendi yaptığının nasıl birşey olduğunu hiç sorguladığı da olmamıştır.
Buna rağmen şu tip uyarılarla “kardeşlik ve birlik” isteğinden dem vurması ise
kitabın en samimiyetsiz yönünü oluşturuyor:
“Ermeni aydınları bugüne kadar Erzurum'un, Bitlis'in.
Van'ın, Diyarbekir'in, Elaziz'in, Dersim'in Ermenistan olabileceği hayalinden
vaçgeçtiklerini ispat ettikleri takdirde vatandaşları ve ırkdaşları olan
Kürtlerle dostça bir hayat geçirmeye başlamış olurlar kanaatindeyim. Aksi
takdirde arada bulunan bu nefretin devamı her iki unsurun gelecekte felaketine
yol açacaktır. Üzücü durumların ortaya çıkmasını önlemek için öncelikle Kürtler
aleyhine yazılmış olan gerek eski ve gerekse yeni kitap ve yayınların Ermeni
aydınları tarafından yakılmak suretiyle tamamen ortadan kaldırılması ve bizzat
Türkler tarafından her iki kardeş unsurun arasına saçılmış olan bu uğursuz
ayrılık tohumundan ötürü bir unutkanlık perdesi çekilmesi gerekmektedir...
Dileğimiz her iki kardeş ve mağdur unsur arasında gerçek ve samimi bir ittifak
kurularak, geçmişin tamamen unutulmasına çalışmak; her iki milletin yeni
nesillerinin ruhuna birlik ve kardeşlik hissini perçinlemekten ibarettir” [21]
Kürt siyasi çevrelerinde halen oldukça itibar edilen bu
tarihsel figür ile İttihatçı Türk geleneğinin zihniyet parametrelerindeki
çakışmalar kolayca farkedilebilir. Soykırımdaki kollektif sorumluluk paylarıyla
yüzleşmeyi asla istemeyenler Ermeni halkının kayıtlı belleğine ateş püskürüyor,
inkara sığınıyor, karşı suçlama için yalanlar üretiyor ve en sonu çıkış yolu
olarak da “karşılıklı topyekün unutma”yı dayatıyorlar. Bugün de böyle
tehditvari yaklaşımlarla kardeşlik-dostluk lafı edenler var. Eğer ki öyle daha
iyi kardeş olunuyorsa, kendilerine karşı yapılan onca inkarcılık ve
haksızlıkları sineye çekerek Kürtler de Türklerle “bin yıllık kardeşlik”lerini
pek güzel yeniden yaşayabilir, tadını çıkarabilirler demektir. Ama görüldüğü
gibi öyle olmuyor. Vicdani olmayan yaklaşımlar sonuçta kulağa hoş gelen
temennilerle de bitse gönülleri kazanamıyor.
Dersimi son sözlerinde samimi olsaydı, adını andığı
yörelerde Ermeni halkının binlerce yıllık mirasına saygılı bir üslupla konuşur,
artık oralarda Ermeni varlığının kalmamış olmasına dair üzüntü belirtir,
oraların tekrar Ermenistan olabileceği hayalinin zaten gerçekleşmeyeceğini
bilerek o hayalden “vazgeçtiklerini ispatlama” gibi inadına duyguları
örseleyici ültimatomlar vermez, tersine soykırım öncesi karışık nüfuslarıyla
Ermeniler ve Kürtlerin ortak vatanı olan o yörelerde bir gün yeniden beraber
yaşama arzusunu dile getirirdi. Yine “Kürtler aleyhine yazılmış” dediği kitap
ve yayınların bizzat Ermeni aydınları eliyle yakılmasını (!) istemek yerine,
“gerçekten haksızlığa varan veya genelleştirici olan ithamların özeleştirisini
yapsınlar” gibi nispeten aklı başında çağrılar yapmaya çalışırdı. Ama zaten
öyle birşeye yüzünün tutması için önceki sayfalar boyunca Ermeniler aleyhine
kendi yaptığı muazzam iftiraları yapmamış olması ve az-çok vicdani bir muhasebe
yürütmesi gerekirdi. İşte o taktirde bahsedeceği kardeşlik ve birlik
duygularının samimi olarak algılanma ve karşılık bulma şansı olabilirdi.
20/09/2013
[1] Nuri Dersimi'nin yaşam öyküsü, içinde bulunduğu kurum
ve çevreler, 1. Dünya savaşındaki asker konumu ve İttihatçılarla yakınlığı,
sonra bir yanda Türk ordu ve istihbaratı, diğer yanda Koçgiri ve Dersim
Kızılbaş Kürtleri ile eşzamanlı ilişkileri, tutukluluk, mahkümiyet, serbest
bırakılma ve iki defa Ermenilerden boşalmış manastır çiftliklerinin kendisine
hediye edilmesi, 1926 Dersim-Koçan direnişini kanla bastıran harekatın içinde
binbaşı olarak bulunup aynı zamanda direnişçilere yardımcı olma hikayesi, 1937-38
Dersim soykırımı arifesinde Suriye'ye çıkış, “Dersim Generali Seyid Rıza” adına
sahte bildiri yayınlama gibi dikkat çekici durumları ve çok yerde kendi kendini
ele veren çelişkili anlatımları dikkate alındığında, ikili oynamış bir kişilik
olduğuna kanaat getirmemek mümkün değil. Onun yazdığı iki kitap içindeki
çelişkileri, kaçamak, şüpheli ve açık verici yönleri irdeleyen Sait Çiya,
yazılı ve sözlü başka kaynaklarla karşılaştırmalı olarak büyük ölçüde deşifre
etmiş; “Baytar Nuri'nin Örtülü İtirafları” başlıklı yazısında ayrıntılarıyla
ortaya koymuştur. (Bkz: Kızılbaş Dergisi, Ağustos 2011, sayı 5, sayfa 20-27)
[2] M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Basım-Yayın-1997, s.
47
[3] M. Nuri Dersimi, age, s. 65
[4] M. Nuri Dersimi, age, s. 38-40
[5] M. Nuri Dersimi, age, s. 41
[6] Raffi, “Yergeri Liyagadar Joğovadzo, Çorrort Hador,
Vibagner” (Toplu Eserleri, Dördüncü Cilt, Kısa Romanlar), Yerevan, 1984
[7] M. Nuri Dersimi, age, s. 67
[8] M. Nuri Dersimi, age, s. 48
[9] M. Nuri Dersimi, age, s. 50-51
[10] Ermeni alfabesinin icadı miladi takvimle 405, Ermeni
matbaacılığının ilk eseri de 1512 yılına aittir. Birinin 1500'ncü, diğerinin
400'ncü yıldönümlerinin 1913'te birlikte kutlanması muhtemelen hazırlık
çalışmalarının zaman alması sonucudur.
[11] Pars Tuğlacı, Tarih Boyunca Batı Ermenileri, Cilt 3,
1891-1922, Pars Yayınları, 2004, s. 601
[12] M. Nuri Dersimi, age, s. 57
[13] Vahan Bayburtyan, Kırderı, Haygagan Hartsı yev Hay
Kırdagan Haraperutyunnerı Badmagan Luysi Nerko (Tarihin Işığında Kürtler,
Ermeni Sorunu ve Ermeni-Kürt İlişkileri), Yerevan-2008, s. 123-125
[14] M. Nuri Dersimi, age, s. 58
[15] Hamo K. Vartanyan, “Arevmıdahayeri Azadakrutyan
Hartsı yev Hay Hasaragagan-Kağakagan Hosanknerı XIX Tari Verçin Karortum” (19.
Yüzyıl Son Çeyreğinde Batı Ermenilerinin Kurtuluş Sorunu ve Ermeni
Sosyal-Siyasal Akımları), Yerevan, 1967, s. 202
[16] M. Nuri Dersimi, age, s. 43-44
[17] M. Nuri Dersimi, age, s. 43-44
[18] M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Zel
yayınları, 1994, s.80-84
[19] M. Nuri Dersimi, Hatıratım, s. 46
[20] M. Nuri Dersimi, age, s. 64
[21] M. Nuri Dersimi, age, 65-66
Hovsep Hayreni / hovhayreni@gmail.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.