Bir birilerin yaşam alanlarını ve sınırlarını zorlamadan bir
arada yaşmanın verdiği sorumluluk gereği biri birilerini tolare ederek
nötrleştirmiştir. Birinin ak dediğine
diğeri kara dese bile aynı masada veya aynı toplumda çatışmasız yaşamını
sürdürmüştür. Her bir toplum bir diğerine karşı daha müsamahakâr davranma
yoluna gitmeyi kendine bir görev bilmiştir.
Tüm bunlara bakıp alt alta koyunca ortaya “Anadolu” tabiri
ve Anadolu insanı nitelemesi çıkıyor. Bu
ifadenin gerçekte bizim insanımızı çok güzel ifade ettiğini düşünürüm. Gidin
köylere, hangi kapıya varsanız buyur edip evini sofrasını açarlar. Bu ister
Türk, İster Ermeni veya Kürt isterse de başka bir etnik kökenden olsun hiç fark
etmez. Hepside Anadolulu ve hepside
Anadolu insanı gibi davranmayı kendisine bir borç olarak görür bilir. Bu
topraklarda zaten başka türlüsü de düşünülemez.
Bu memlekette ne kadar Ali, Ahmet ismi ve Ayşe Fatma ismine
rastlarsanız o kadarda Hasan Hüseyin ve Ali Osman ismi görürsünüz. Yani Ali’yi de Osman’ı da severler ve baş
tacı ederler. Alevi’si için de Sünni’si için de bu böyledir.
Toplumumuzda yer etmiş Evliya ve Din büyükleri de aynı
teveccüh ve saygıyla yâd edilir. Hacı Bektaşi Veli için gösterilen ihtimam ve
sevgi Mevlana içinde gösterilir. Sağlığında gösterdikleri sevgi ve saygıyı
ölünce de yitirmeyen bu zatlar hemen her kesim tarafından ve halen bir barış
abidesi gibi varlığından ve değerinden hiçbir şey yitirmeden kabirleri ziyaret
edilir, dualar okunup kabri şeriflerinde kurbanlar kesilir. Kendi ilimiz içinde bunun en güzel örneği
Hasan Basri hazretleri ve Zeynel Abidin türbeleridir. Her iki ziyaret yerlerine
gidildiğinde göreceğiniz şey sizleri şaşırtsa da bizleri şaşırtmıyor. Alevi ve
Sünni aynı kabirde dua ve niyazda bulunuyorlar.
Kendisi Alevi olduğu halde Kürt ve Sünni’ye kız veren
tanıdığım gibi, ailece Sünni olduğu halde Alevi’ye kız veren ailelerde
tanırım. Kendi köyümden de bir örnekleme
yapmama müsaade edin;
Köyümüz tamamı Sünni köy, bazı ailelerin birkaç kuşak öncesi
Alevi olduğu bilinir hemen hepsi bayramlarda ve Cumalarda istisnasız camiye
giderler. Oruç ve Kurban ibadetlerini aksatmazlar. Genç kuşakların bazısı hariç
hiçbir dini tedrisat görmemişlerdir. Hemen hemen tüm Anadolu köyleri böyledir
bana göre. İbadetlerine yetecek kadar dua bilirler, görevli hocalardan
öğrendikleri kadarıyla yaşamlarını sürdürürler.
Kısaca ailede ne görülmüşse o uygulanır.
Doğdukları anne ve babasını seçemeyen aciz insan doğduktan
sonra etrafına bakmış Cem yapılıyor kendisini Alevi addetmiş, bakmış anne
babası namazlı ve Camiye de gidiyor Sünni olduğunu fark etmiş. Kiliseye gidilen
ailelerin çocukları da Ermeni ve Nusayri olduğunu neden sonra fark
edebilmiştir.
20-25 yıl geriye doğru gidildiğinde -ki o yıllar fenni
sünnetçilik ve hastane ile tanışabilme yıllarıdır- köyümüzdeki düğünleri baba
oğul Alevi köyünden kirvelerimiz çalarlardı. Davulcu Paşa kirve hala sağdır ve
Allah sağlık versin babası rahmetli Haydar kirve köyümüzde istisnasız her
düğünde beş on çocuğun sünnetini yapardı.
Köyde davullu zurnalı oyunlar oynandığı esnada ezan sesi ile
davula ara verilir Haydar kirve kenara çekilip cigarasını sarar geri kalan
oyuncular camiye giderdi. Ne namazsız olan Haydar kirve oyuncuları rahatsız
ederdi ne de oyuncuların namazı Haydar kirveyi. Düğün bitimi sünnet merasimi
yapılırken namazda görmediğimiz kirvemiz besmele ve tekbirle sünneti
gerçekleştirir ve arkasından da salâvat getirilirdi. Düğün evlerinde davul zurna susunca koyu
sohbetler olurdu. Bu sohbetlerde hiç Alevi-Sünni veya ne bileyim
Kürt-Türk-Ermeni gibi kelimler tartışma konusu olmadığı gibi bize öğretilen ve
hala da uygulanan “ayıp” kelimesi yeterli idi. Böyle şeyleri gündeme getirmek
ve hele ki bu gibi sohbetlerde ima yollu bile olsa ufacık bir dokundurma çok
ayıplanır ve anında kapatılırdı.
Biri birimizin etnik kökenini bildiğimiz arkadaşlarımıza
şaka yollu bile olsa ismin önüne etnik kökenini koyup telaffuz etmek ayıpların
en büyüğü idi ve hemen hepimiz bu ayıba düşmekten sakınırdık. Arkadaşımıza bir
nevi ”Kürt Ömer” demek ona hakaretle eş
anlamlı idi.
Son günlerde yaşanan bu suni ayrışmalara ve bilerek ve
isteyerek bizleri kamplara bölmeye ve saflarımızı seçmeye zorlayanları görünce
aklıma bunlar geldi.
Sizleri bilmem ama benim içim acıyor. Bu oyunu sürdürenlere
de bu oyuna alet olanlara da.
Gurbette bekârlık günlerimde yağmurda soğukta gecenin bir
vakti kapım çalınıp bana sahurluk yemek tepsisi ilen gelen Şeker ablamı, Fatma
Ablamı ve diğer Alevi komşularımı kendimden farklı nasıl görebilirim ki. Akşamları eve döndüğümde “sen üşenir yemek
yapmazsın” diyerek zorla yemeğimi elime tutuşturan bu vefalı Alevi komşularımın
haklarını neyle ödeyebilirim…
İşçiliğin en güzelini yapan marangoz Ermeni komşumu ve
evlerinde ders yapmaya gittiğim sevgili Yusuf (Josef) kız kardeşi ve annesinin
ikramları kızılcık şerbetinin hatırını ve onların bana ailemden biriymiş gibi
davranmasını unutabilir miyim…
Ya Şeyho amcayı, Cemile ablayı, az mı fırçasını yedim vahide
ablayı ve derslerime yardım eden diğerlerini... Alevi komşumuzdular, kendi
evimden fazla vaktim onlarda geçerdi. Bizim köyden iki amcaoğlunu evlerinde
çocukları gibi yemeklerini verir ve üst baş elbiselerini yıkar İmam Hatip
okumasına vesile olurlardı…
Şimdilerde Cem evi ve Camii veya imam hatip türban
mevzularını kaşımaya çalışanları görünce aklıma bu komşum geliyor. Düşünün
Alevi bir aile, Sünni iki çocuğu evinde barındırıp imam hatibe yolluyor…
Ben ülkemin değerlerini savundum, bana “dostlarım” bölücün
dediler,
Ben Ahmet Kaya’ya üzüldüm, PKK’lı olmakla itham ettiler,
Hırant Dink katledildiğinde içimden bir parça koptu,
Ermenilikle itham ettiler,
Ülkemdeki “kirli savaş” bitsin dedim, barış sürecini destekledim,
“zaten bunların ‘soyu-sopu’ belli değil” diyerek rahmetli nenemin Kürtlüğüne
gönderme yaptılar,
Gün oldu sazımla Ferhat Tunç’tan parçalar çaldım, gün oldu
Ozan Emekçi’den,
Gün oldu Mustafa Yıldızdoğan’dan en popüler parçalar, Ozan
Arif’ten en hırçın siyasi parçalar çaldım,
Mahzuni’yi de sığdırdım gönlüme Hilmi Şahballı’yı da,
Ahmet Kaya’nın kasetleri vardı elimde Osman Öztunç’ta,
Biri bana Milliyetçi, bir diğeri vatan haini dedi,
Eski “Ülkücü” olmam dönekliğimi engelleyemedi,
Tıpkı İmam Hatip okumuş olmamın da “dinsizliğimi”
engelleyemediği gibi…
Gezi eylemcilerinin “haklı duruşlarını veya meşru haklarını”
savundum, kaç lira aldın dediler,
Gezi eylemlerinin “masum bir talep” olmanın ötesinde başka
“işler” peşinde ve birilerinin “maşası” olduklarını ve dışarıdan destekli
“malum çevrelerin işidir” dediğim de “yalaka” olmayı başarabildim.
Herkes beni “şartlı” sevdi,
İstediği gibi inanınca baş tacı, inancın yanlışını veya
yanış inanışları sorgulayınca “tu kaka” oldum,
Duymak istediklerini söylediğimde yücelttiler, düşündüğümü
söylediğimde dışladılar,
Ben kimse gibi olmayı başaramadım.
Kısacası İsa’ya yaranamadığım gibi Musa’ya da yaranamadım.
Sonra bir şeyi fark ettim, iyi ki kimseye yaranamadım!
Böyle olduğum için ben, ben olabildim; yani İnsan. İnsan
merkezli düşünmeye başladığımda da “adam” olduğumu fark ettim. Ben adam gibi
adam olacağım, yani Anadolulu olacağım varsın ne derlerse desinler. Doğrucu
Davutluğumdan ve bildiğim doğrulardan ödün vermeden…
Anlatacak çok şey var, sizlerin kıymetli vakitlerini daha
fazla almayayım, başka bir yazı-sohbette görüşelim nasipse, sağlıcakla kalın…
Twitter: @medya_ilisuluk @44yorumcu44 qmalatyanews
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.